24
Öğretme Adına Getirdiği Sistem
Posted by zixakÂ
Efendimiz (sav)’in talim ve terbiye adına ortaya attığı esaslar, tafsilatıyla Kur’ân-ı Kerîm ve sünnette ifade edilmiştir. Aslında, hiçbir şey olmasa da sadece O’nun Kur’ân-ı Ke-rîm’i insanlara tebliğ etmesi ve benimsetmesi bile çok hârikadır. Mevzumuz Kur’ân değil, ancak istitrâdî olarak anlatacağım.
Kâinatın İftihar Tablosu, hiçbir ÅŸey bilmeyen, okuma yazmadan anlamayan, mektep ve medreseye sırtı dönük bir toplum içinde zuhur etmiÅŸti. İrtihâl buyurduÄŸu zaman ise, arkada bıraktığı cemaat içinde, rüştüne yeni ermiÅŸ insanlardan, mezara girmeyi bekleyen en yaÅŸlıya kadar bu toplum içinde, okuyup yazma bilmeyen tek fert kalmamıştı. Oysaki günü-müzde bunca imkân, bunca sa’y, bunca gayret.. hatta bazen metazori baskılara.. ve benimsediÄŸimiz harfleri, benimseyeli 65 sene geçmiÅŸ olmasına raÄŸmen, hâlâ insanımızın çoÄŸuna okumayı yazmayı öğretemedik! Allah Rasûlü ise 20 küsur sene gibi kısa bir zamanda, inandırmış, bilgilendirmiÅŸ ve herkese okuma yazma öğretmiÅŸti. Zannediyorum, Efendiler Efendisi irtihal-i dar-ı beka buyurduklarında, arkada bıraktığı arkadaÅŸlarından Kur’ân-ı Kerîm’i okumasını bilmeyen kalmamıştı… Hatta deÄŸil Kur’ân okumak, Medine’nin çiftçileri, ellerinde sabanları tarla sürerken dahi, Kur’ân’ı yedi veya on vecihle okumasını biliyorlardı. Bugün “vücuh ilmiâ€? dediÄŸimiz bu ÅŸekilde Kur’ân okumayı, bu satırların yazarı da bilmiyor ve bilenlerin sayısı da oldukça azdır.
Doğrudur, o insanlar fıtrî olarak çok zekiydiler.. hafızaları da yorgun değildi. Ancak, bu büyük işi halleden, sadece onların zekâ ve hafızaları değildi. Belki Allah Rasûlü’nün öğretme adına getirdiği sistemdi ki, onları Kur’ân’la böyle bütünleştirmişti.
Halbuki bu insanlar, daha önce kötü ahlâkın her çeşidine açık insanlardı. Allah Rasûlü, o müthiş icraatıyla bunlardaki bütün kötü huyları söküp attı ve onları yepyeni bir var oluşa ulaştırdı.
Meselâ: Kur’ân-ı Kerîm onlara:
| “Allah hükmünü verdi. O’ndan başkasına kulluk yapmayacak ve anne babaya da iyi davranacaksınız� (İsra, 17/23) |
diyor ve bu emir, düne kadar, anasını babasını doğrayan, kırıp geçiren bu insanlar üzerinde öyle bir te’sir icra ediyordu ki, bunlardan biri, Allah Rasûlü’ne müracaat ediyor ve babası kendisine baktığında, ona tebessümle karşılık veremediyse, bunun cezasının ne olacağını soruyordu.
Yine Kur’ân-ı Kerîm:
| “Yetimin malına yaklaşmayın� (En’am, 6/152; İsra, 17/34) |
mealindeki âyet, müslümanlara öyle dokunuyordu ki, birçoğu Allah Rasû-lü’ne gelerek, elindeki, yetime ait malı almasını ve sahiplerine vermesini istiyordu. Dikkat edilirse âyet, “yetimin malını yemeyin� demiyor, “o mala el uzatmayın� diyordu. Böyle hassas bir mevzuda, Sahabe kendine has hassasiyeti gösteriyor ve zimmetindeki yetim malından sıyrılmak istiyordu. Yetime hayat hakkı tanımayan ve onun bütün mal varlığını elinden almaya çalışan bu insanlara ne olmuştu ki, böyle birdenbire başkalaşmışlardı.
Zina çok yaygındı ve o toplumda tamamen meşru hale gelmişti. O cemiyette bu kötü hareketi yadırgayan sanki yok gibiydi. Derken Kur’ân, belli bir süre sonra:
| “Zinaya yaklaşmayın� (İsra 17/32) |
emriyle geldi, geldi ve gayr-i meşru ilişkiler bütünüyle bıçakla kesilmiş gibi oldu.. evet, o devrede bir-iki zina hâdisesi ya vâki olmuş veya olmamıştır.
Hırsızlık, yağmacılık cesaret maratonculuğuydu.. ve bunlar şecaat emaresi kabul ediliyordu. Kur’ân’da
| :“Kadın veya erkek, hırsızlık yapanın elini kesin!� (Mâide 5/58) |
fermanı gelince her ÅŸey birdenbire deÄŸiÅŸti. Benim bildiÄŸim, bu âyetten sonra, bilinen ve el kesme ile neticelenen bir-iki hırsızlık hâdisesi oldu; hepsi o kadar…
Ve yine Kur’ân-ı Kerîm bu cellat insanlara:
| “Allah’ın haram kıldığı insanları öldürmeyin.� (İsra, 17/33) |
demişti ki, öldürme ve cinayetlerin kesilmesine bu ayet yetivermişti. Evet, o dönemde, biri kasıtlı ki; bir yahudiyi, müslüman biri öldürmüştü,58 diğeri de hatâen olmak üzere; bütünü iki cinayet hâdisesi olmuştu.
Şimdi bakınız; 23 sene gibi bir zaman zarfında ve Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyeleri içinde, itiraflı bir tek zina hadisesine; bir yahudinin öldürülmesi ve benim bildiğim, bir kadının elinin kesilmesi gibi birkaç vak’aya şahid oluyoruz. Oysaki biraz evvel arzetmiştim. Bu topluluk, “leş yerdik, kan içerdik� diyen âdetâ vampir bir topluluktu. İşte bu topluluk içinden Allah Rasûlü zülal gibi insanlar çıkarıyor.. ve “efendilerimiz� dediğimiz, Ebu Bekir Efendimizi, Ebu Hureyre Efendimizi hatta Mâiz Efendimizi, Gâmidiyeli Kadınefen-dimizi ve daha nicelerini.. evet, çıkarıyor. Bu çamurdan, bu bataklıktan ve bu çirkeften, nuranî bir topluluk zuhur ediyor. Bu mucize değildir de ya nedir?
Bu arîz ve amîk hususu tafsilatıyla arzetmem mümkün değil; müsaade ederseniz, sadece ahlâk-ı âliyenin üç-dört prensibine dair, bir-iki misal arzederek, Hz. Muhammed (sav)’in icraatının ihtişamını bir kere daha sergilemek istiyorum.
1. Cömertlik ve Îsâr
O topluluk, kendi menfaat ve kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen bir topluluktu. Başkasına yardımcı olma, onun elinden tutma, onların rüyalarına dahi misafir olmamıştı. Hele başkasını kendi nefsine tercih etme ki buna “Îsar� diyoruz-, onların arasında hiç bilinmeyen ve hiç duyulmamış bir mes’eleydi. Ancak, Allah Rasûlü’nün risaleti, onlar arasında çok şeyi değiştirdiği gibi, cimriliği de alıp götürmüş, sahâvet ve îsar duygusunu onların ruhlarına âdetâ tespit etmişti.
Bir gün huzur-u risalet penâhi’ye birisi geldi. Bu gelen zat Ebu Hureyre idi. Devs’in Aslanı, Allah Rasûlü’ne yaklaÅŸtı ve şöyle dedi: “Ya Rasûlallah! Birkaç günden beri yiyecek birÅŸey bulamadım. Üst üste aç olarak oruca niyetlendim.â€? Allah Rasûlü etrafına nazarını gezdirdi. Fakat onu evine götürüp misafir edecek kimse göremedi. Neden sonra Allah Rasûlü’nün çok sevdiklerinden Ebu Talha ayaÄŸa kalktı ve: “Ya Rasûlallah onu ben misafir edeyimâ€? dedi. Sonra da alıp evine götürdü. Her ÅŸeylerini İslâm uÄŸrunda harcayan bu insanların ellerinde avuçlarında hiçbir ÅŸey kalmamıştı.. ara sıra evlerinde bir çorba ya piÅŸerdi veya piÅŸmezdi. İhtimal o gün, hanımı Ümmü Süleym çocuklarına bir parça çorba yapabilmiÅŸti. Ve onu çocuklara içirecekti. Misafir eve gelince karı koca aralarında konuÅŸtular: “Bu gece çorbayı Allah Rasûlü’nün misafirine yedirelim. Biz nasıl olsa bugün de aç olarak oruç tutabiliriz. Çocuklar, ikna edilip yatırılmalı… Sabah onların da çaresine bakarız.â€? Siyer yazarları naklediyorlar. Yapacakları ÅŸey ÅŸu idi: Yemek sofraya konunca, hanım yanlışlıkla mumu söndürecek ve ev sahibi kaşığını boÅŸ getirip götürecek.. zira çorba iki kiÅŸiyi doyuracak kadar deÄŸildi.. böylece misafir de karnını doyuracaktı. Plânladıkları gibi de yaptılar. Derken sabah oldu ve sabah namazında da Allah Rasûlü’nün arkasında yerlerini aldılar. Allah Rasûlü (sav) sabah namazını kıldırdı. Yüzünü onlara döndü, sonra da Ebu Talha’yı ve Ebu Hureyre’yi arayarak onlara sordu. “Bu gece ne yaptınız ki, hakkınızda ÅŸu âyet nazil oldu:
| “Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler� (Haşr 59/9).59 |
Cahiliye insanının kitaplarında “Îsarâ€? yani baÅŸkasını nefsine tercih etme, açı doyurma, çıplakları giydirme, yaÅŸatma ve yaÅŸamama, zevk ettirme ama zevk etmeme gibi hususlar yoktu. Yoktu ama Allah Rasûlü irÅŸat buyurdu.. sesini duyurdu. İlhamlarını mermere kazır gibi onlara nakÅŸetti ve onları bu duygularla bütünleÅŸtirdi. Siz, bu diÄŸergamlık rûhuna ister sabır deyin, ister tahammül deyin, ister teslimiyet deyin; ne derseniz deyin netice deÄŸiÅŸmeyecektir. “İman teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül dünya ve ahiret saadetini gerektirirâ€? ölümsüz sözünü bir kere daha tekrar edelim. Evet, inanmış iseniz Allah’a teslim olacaksınız. Allah’a teslim olduÄŸunuzda O’na tevekkül edecek ve O’na güvenip dayanacaksınız… İşte o zaman, dünya ve ukba saadetine ereceksiniz.2. Hansâ’nın KahramanlığıHansâ, kardeÅŸinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle cihanı aÄŸlatmıştı. Bu büyük kadın o gün için henüz câhiliyenin sisinden, dumanından kurtulamamış, Hz. Muhammed’e uyanmamış, O’nu tanıyamamış, Kur’ân’ın füsunkâr büyüleyici beyanına kulak verememiÅŸ ve ona açılamamıştı.. Kur’-ân’ı tanıyınca birdenbire deÄŸiÅŸti. Hem de nasıl deÄŸiÅŸti! Cahilî kardeÅŸine destan kesen bu yüce ruh, Kadisiye’de dört oÄŸlu da birden ve peÅŸi peÅŸine ÅŸehid düşer.. hem de ilhama açık analarının ruh aynasına çarpa çarpa.. bir ana olarak inler, kıvranır ama, bir büyük teslimiyetle ÅŸunları
mırıldanır:
“Allahım Sana hamd olsun. Bana verdiÄŸin dört oÄŸlumu hayatta iken Sana armaÄŸan etmek imkânını bana bahÅŸet-tin!â€?60 İşte Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın insanları deÄŸiÅŸ-tirmesi ve mucize elinin büyük deÄŸiÅŸtiriciliÄŸi.. O’nun karan-lıktan ışık çıkarması ve zulmette nur cilveleri göstermesi… Bir kere daha tekrar ediyorum: İnsanları birdenbire böyle deÄŸiÅŸtirme, mucize deÄŸil de ya nedir? 3. Bir Anlık İnsibağın Kahramanları
a. İkrime (ra)
Mekke fethedilince, İkrime, firar etmiş ve neden sonra hanımı tarafından ikna edilerek gittiği yerden geri dönebil-mişti. Allah Rasûlü’nün bu en azılı düşmanı, Efendimiz’in huzuruna girince, İki Cihan Serveri, ona tebessüm etti ve: dedi61. Bu söz onun gönlünü fethetmeye yetmişti. Kendi kendine söz verdi: Hem kendi hem de tek oğlu, Âmir, bu uğurda hırz-ı can edeceklerdi. Yermuk’ta kendi dakikalarını sayarken, bir aralık gelip dediler ki: “Oğlun Âmir şehit oldu.� İkrime doğruldu. İhtimal Allah Rasûlü temessül buyurmuşlardı ve: “Ya Rasûlallah! Oğlumu da yolunda feda edeceğim diye Sana söz vermiştim. Râkib-i muhacir sözünde durdu mu?� dedi. Ebu Cehil’in oğlundan “Rakib-i Muhacir� çıkar mı? O “Her cephede Allah Rasûlü’yle karşı karşıya gelen, O’nu öldürmeyi en büyük emel bilen�62 insandan yani o zulmet insanından, o karanlıklar insanından, melekleri geride bırakacak bir “Râkib-i Muhacir� çıkar mı? Meğer çıkarmış.. ve çıktı da.
O ki, cahiliye devrinde zengin ve güçlü idi, zayıfları ezer ve onların yollarını keserdi. Zayıfın zaten hayat hakkı yoktu. Ve, hele kadınlar kat’iyen yaşama hakkına sahip değillerdi. Çocuklar bir hiç uğruna öldürülürlerdi. Fakir “benim de hakkım var� diyemezdi. Kanunlar vardı. Ve her zaman da ol-muştu; ama bunlar acizlere ve zayıflara karşı kullanılırdı. (Günümüzde de öyle değil mi..?) İşte Allah Rasûlü, alabildiğine vahşi, hak, adalet ve istikamet bilmeyen böyle bir cemaat içinden yeryüzünde adaleti temsil edecek melek misali insanlar çıkarıyordu.b. Hz. Ömer (ra)
Ömer; işte şanlı halife, öyle bir devletin başında bulunmaktadır ki, topraklarının bir ucu Yemen’e ulaşmış diğer ucu da tâ Öküz Nehrindedir. Ve bir gün böyle bir devletin başındaki Hz. Ömer’in Ubey İbni Kâ’b’la arasında bir anlaşmazlık olur. Ubey: “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi haksızlık yapıyorsun� der. O da hâkime gidip murafaa olmayı teklif eder. Bu murafaada Zeyd İbni Sabit hâkimdir. O’nun evine giderler. Muhakeme orada görülecekdir. Medine’nin Kadısı, Halifenin içeriye girdiğini görünce, edep ifadesi olarak yanındaki minderi işaret eder ve: “Ya Emirel-Mü’minin şuraya oturun!� der. Kaşlarını çatan ve hiddetlenen koca Ömer, tarihin kulağına küpe olacak şu sözleri söyler: “Daha şimdiden sen hükmünde ilk haksızlığı yaptın.�63
c. Mâiz Hadisesi ve Vicdan İrtibatlı Kontrol Sistemi
Ürperten bir muhâsebe ruhu veya Maiz hâdisesinden bir kesit. Müslim-i Şerîf, ona hususi bâb ayırmış ve “Câde bi nefsihi�; “Nefsini cömertçe feda eden adam� başlığını koymuş. Evet, nefis cömertliği yapan adam. İşte Maiz bu!
Bir gün Allah Resûlü’nün huzûruna girer ve O’nun yanına kadar sokulur. Ayakta kaddi bükülmüş, rengi sarar-mış.. benzi solmuÅŸ ve laf söyleyecek hali kalmamıştır. İşte bu bitkin insan şöyle der: “Ya Resûlallah! Beni temizleâ€? Allah Resûlü yüzünü öbür tarafa çevirir… Åžefkat İnsanı, onun diyeceÄŸini duymak istemez. Bu defa da Maiz öbür taraftan gelir ve aynı ÅŸeyleri söyler. Derken bu durum tam dört defa tekerrür eder! Her defasında Allah Resûlü yüzünü çevirir. Maiz de O’nun yüzünü çevirdiÄŸi cihetten gelerek, kendisini temizlemesini ister. Dördüncüde Allah Resûlü: “Seni hangi günahtan temizleyeyim?â€? sorusunu sorar. O da: “Zinadan Ey Allah’ın resûlüâ€? cevabını verir. Herkes donup kalmıştır. Allah Resûlü’nün devrinde “zinaâ€? kelimesi belki ilk defa telaffuz ediliyordu. İtiraf ÅŸok te’siri yapmışdı. Daha dün zinayı meÅŸru görenler, İslâm’la birlikte ondan o kadar uzaklaÅŸmışlardı ki, bilmedikleri yeni birÅŸey duymuÅŸ gibi ÅŸaşırıp kalmışlardı. Sükûneti Allah Resûlü’nün ÅŸefkat dolu sesi bozdu.. ve sordu oradakilere:
- Maiz’de delilik var mı?
- Hayır, Ey Allah’ın Resûlü, Maiz aklı başında biridir, dediler.
- Acaba sarhoş mu? Ağzı koklandı ve yine;
- Hayır, cevabı verildi. Maiz itirafında bu kadar ısrar edince, artık Allah Resûlü’nün elinden birÅŸey gelmezdi. “Haddi tatbik edinâ€? buyurdu. TaÅŸ atanların arasında kendisi yoktu. Maiz bir meydana getirildi. Başına taÅŸlar yaÄŸdırıldı. Bir aralık bu taÅŸlamaya dayanamadı, kalkıp kaçmak istedi. Kaçarken de biri eline geçirdiÄŸi bir çene kemiÄŸiyle başına vurdu ve düşürdü. Maiz ölmüştü… Hâdise olduÄŸu gibi Al-lah Resûlü’ne, son anda kaçmak istediÄŸi, fakat birisinin vurduÄŸu bir çene kemiÄŸi ile öldüğü ÅŸeklinde hikaye edilince o Åžefkat Âbidesi dayanamadı ve: “Onu bana bırakmalı deÄŸil miydiniz?â€? dedi, aÄŸladı. Belki Maiz, itirafından vazgeçecekti. O zaman da durum deÄŸiÅŸebilirdi. Aradan bir-iki gün geçmiÅŸti ki Allah Resûlü’nün huzuruna bu sefer bir kadın çıkageldi. Bu Maiz’in suç ortağı olan kadındı. O da Maiz gibi: “Ya Resûlallah beni temizleâ€? diyerek söze baÅŸladı. Allah Resûlü de Maiz’e yaptığı gibi yaptı ve: “Dön git tevbe etâ€? dedi. Ama kadın ısrarlıydı. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Belki sen hamilesindir. O masumun kanına giremeyizâ€? dedi ve kadını geri çevirdi. Aylar geçti ve kadın çocuÄŸunu doÄŸurdu. İlk fırsatta hemen Allah Resûlü’nün huzuruna gelerek teklifini tekrarladı… Bu defa da Allah Resûlü: “Bu çocuÄŸun bakıma, süte ihtiyacı varâ€? diyerek kadını geri gönderdi. Son geldiÄŸinde, çocuÄŸa ekmek yemesini de öğretmiÅŸti ve: “İşte artık bana ihtiyaç kalmadı. Ne olur ya Resûlallah bana haddi tatbik et ve beni ÅŸu vicdan azabından kurtar!â€? dedi; ve alıp götürdüler, vicdan huzuruna doÄŸru kanatlanacağı bir rampaya.. vefat ederken mesut ve bahtiyardı. Biri başına taÅŸ atarken “Seni gidi…â€? deyince, uzaktan seyreden Rasûlullah kaÅŸlarını çattı ve şöyle dedi: “Vallahi bu kadın öyle bir tevbe etti ki tevbesi bütün Medine halkına dağıtılsaydı yeterdi.â€? 64
Neden öyleydi? Çünkü, hiç kimsenin görmediği yerde bir günah işlemiş.. hesabı öteye kalmasın diye, kendini itirafın cenderesine atmış ve cezasını çekeceği âna kadar da Allah ve topluma karşı işlediği suçun hicap ve vicdan azabını sırtında ateşten bir gömlek gibi taşımıştı. Evet, ayağı kaymış ve düşmüştü ama, kurtuluşu dinin kapısında aramakdan vazgeçmemişti.
Bütün ahlâk, kural ve disiplinlerini burada sıralamamız mümkün değildir. Zira yüzlerce ahlâk kuralı ve disiplini vardır. Ancak biz, bunlardan sadece birkaçına işaret edebildik. Eğer bütün ahlâk kuralları bir bir sıralanabilseydi, Allah Resûlü’nün insanüstü icraatı adına daha güçlü ipuçları elde etmek mümkün olurdu. Zira, o günün insanı, bilinen ne kadar ahlâk kuralı ve disiplini varsa, bütünüyle onların zıddıyla muttasıf idiler. İşte İki Cihan Serveri, hem onlardaki bu menfî huyları söküp attı, hem de müsbetiyle onları techiz edip donattı.
Allah Resûlü, terbiyecilikte de bir mu’cize gösterdi ve insanlığın terbiyesi adına bir kısım temel esaslar vaz’ etti ki, bunlar kıyas ve benzetmelerle çoğaltılarak, derinleştirilerek, hem topyekün insanlığı hem de bütün zamanları kucaklayacak mahiyetteydi. Kanaat-i âcizanem, O’nun bu prensipler arkasındaki tasarı ve düşünce derinliklerini kavrayıp O’nun anlayışına ulaştığımız zaman, melekleri gıptaya sevk edecek seviyeyi kazanmış olacağız. Ne var ki, Hamîde Kutub’un da bir vesileyle ifade ettiği gibi biz henüz yoldayız. Hani, Hz. Mûsa, Allah (cc)’a şöyle bir taaccübünü ifade eder: “Ya Rabbi! Çok insanlar görüyorum ki, Senin yolunda yürürken ve Seni bulmuşken, birdenbire yol değiştiriyor ve başka istikamete gidiyorlar.�
Cenâb-ı Hakk ona kemâl-i hikmetle buyuruyor ki: “Ya Mûsa onlar kat’iyen Bana gelmedi, Beni bulamadı ve Bana ulaÅŸamadılar. Onlar henüz yoldaki insanlardı ve yol deÄŸiÅŸtirdiler.â€? (Allah (cc), yolda olup da takılıp kalmaktan ve takılıp kalıp da yol deÄŸiÅŸtirmekten bizleri muhafaza buyursun!) Evet, teminat altında deÄŸiliz. Kimse kimseye, azıp sapmayacağına dair teminat veremez…
Her şeyin dizgini Allah(cc)’ın elindedir.. her şeyin dizgini elinde olan Allah (cc), bizi istikametten ayırmasın! Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle baş başa bırakmasın! Allah (cc), bu necip, bu soylu, bu asil ve tarihte eşimenendi gösterilemeyecek mübarek milleti, yine devletlerarası muvazenede yerini almaya muvaffak etsin!
Evet, bu millet tarihî yerini aldığı zaman, biz, ahlâk-ı İslâmiye ve ahlâk-ı Kur’âniye’yi daha seviyeli ve daha inan-dırıcı olarak anlatma imkân ve fırsatını bulacağız. İşte o zaman, insanlık, ütopyalarda aradığı şeylerin hem de asırlarca önce yaşanmış olduğunu görecek ve hayret edecektir. Biz şimdilerde Eflatun’un Cumhuriyeti’ni okuyor ve feylesofların, devleti nasıl idare ettiklerini öğrenmeye çalışıyoruz. Bırakın bunları, tarihde feylesofların aklının eremeyeceği şekilde devlet idare edildiği dönemler var. İşte bidayet-i İslâmiye ve işte şanlı Devlet-i Âliye! Göklerde melekler bir idare şekli kursalardı ancak o da bu kadar olabilirdi.
Ne var ki biz, İslâmiyeti o seviyeden anlatacağımız âna kadar, milletler kulaklarını kapatacak ve bizi dinlemeyeceklerdir. Belki bir ölçüde, Kur’ân’ın nurunun kendi gücüyle, sızıp, bazı vicdanlara çarpması neticesinde, bir kısım kimseler Müslüman olsalar da, gerçek patlama, bu şanlı, şerefli ve muhteşem milletin bu yüce hakikatı kendi kâmet-i kıymetine uygun temsiliyle gerçekleşecektir.
Geriye dönüyorum. Cahilî bir muhitte, cahilî bir topluluk içinde, cahilî
âdetlerle kaynaya kaynaya piÅŸmiÅŸ bir topluluk arasında Allah Resûlü, akıllara durgunluk veren muhteÅŸem bir inkılâp meydana getiriyor. Ve bu inkılâp, bütün hayatı içine alacak ÅŸekilde gerçekleÅŸiyor. Vakıa, insanlık tarihinde pek çok dâhi yetiÅŸmiÅŸtir.. ve bunlar belli sahalarda bir kısım deÄŸiÅŸiklikler yapabilmiÅŸlerdir. Ama münhasıran o sahaya mahsus kalmıştır. Meselâ; bir içtimaî dâhi yetiÅŸtirdiÄŸi nesilleri o mevzuda zirveye ulaÅŸtırmış ve devleÅŸtirmiÅŸtir. Ama iktisadî sahada onları güdük bırakmış, psikolojik sahada birÅŸey verememiÅŸ ve terbiye adına da fazla ileriye götürememiÅŸ ve hele ruh hesabına onlara hiçbir ÅŸey kazandıramamıştır. Meselâ; bir baÅŸka dâhi çıkmış, ülkenin iktisadiyatı adına bir inkılâp yapmış.. ve bir toplumu belli bir noktaya götürmüş-tür. Bu da onlara, içtimaiyat adına bir adım daha attıramamıştır. Nefsî kontrol, muhasebe ve mürakabe adına hiçbir ÅŸey söyleyememiÅŸtir. Bir baÅŸkası baÅŸka sahada ve bir baÅŸkası da daha baÅŸka bir sahada.. hiçbiri bütün üniteleriyle en mükemmeli yakalayamamıştır. Ancak Hz. Muhammed (sav)’dir ki, hayatı bütün üniteleriyle kucaklamış, alıp zirvelere taşımış ve ona “ebed müddetâ€? zirvelerde kalma garantisi vermiÅŸtir. Evet O, iktisatta zirvededir.. içtimâiyatta zirvededir.. harbiye-de zirvededir.. nefis muhasebesinde zirvededir.. insanlara kendisini kabul ettirmesinde zirvededir.. dünya ve âhiret muvazenesi kurmada zirvededir.. eÅŸya ve hâdiselere nüfûz etmede zirvededir.. varlığın ötesine nüfûz etmede zirvededir.. ve her ÅŸeyde zirvededir. Evet, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’nın terbiyesinde insana ait hiçbir duygu güdük kalmamış, hiçbir ÅŸey ihmale uÄŸramamış; aksine hepsi inkiÅŸaf ettirilmiÅŸ, hepsi geliÅŸtirilmiÅŸ ve insanlara, beÅŸ başı ma’mûr olma yolları açılmış.. kader de yollarına su serpince, her sahada en kamil ve en mükemmel insanlar yetiÅŸmiÅŸtir.Â
M.Fethullah GülenÂ