25
O Ayrı Buudların İnsanıdır (2)
Posted by zixak
1. RABBANÎLİK
Hiçbir peygamber, düşünüp, taşınıp şöyle bir sistem ortaya koyayım, diyerek işe başlamamıştır ve başlamaz. Risalet mevzuunda doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk, insanlar içinden bir kimseyi peygamber yapmayı murad buyurur.. vakti ve zamanı gelince tamamen peygamberlik için yaratılmış bu seçkin İnsan’a, vazife, sorumluluk ve peygamberlik vazifesini duyurur, O da peygamberliğini ilan eder. Her peygamber seviyesine göre, vahiyle gelir, vahiyle yaşar ve vahiy kesilince de gider. Bizim hayatiyetimizin devamı için hava, su, ekmek gibi temel maddeler ne ise, peygamber için de vahiy odur. Onlar adetâ, Allah’tan gelen “üns� esintileriyle beslenirler. Feyz-i Akdes ve Mukaddesten daima sabâ rüzgarı gibi birşeyler eser gelir ve onlar da bu esintiler devam ettiği sürece insanların arasında kalmaya katlanırlar. O kesilince de Rabb’e doğru iştiyakla kanat çırpar ve ötelere uçacakları anı beklerler.
Onlar, bütün varlıklarıyla Rabb’lerine teslim olmuşlardır. O neyi söylemelerini isterse ancak onu ve Rabb’lerinin istediği ölçüde söylerler. Getirdikleri din, tamamen Allah (cc) tarafından vaz’ edildiği için onlar vazifelerinde Rabbanîdirler ve böyle Rabbanî bir vazifeyi yerine getirmekle mükelleftirler.
Vazifelerini yaparlarken de, muhataplarının kabul veya reddi onları bağlamaz ve alâkadar da etmez. Evet onların vazifesi sadece tebliğ edip anlatmaktır. Muhaliflerin dedikleri, söyledikleri veya yaptıkları hiç umurlarında değildir. Da’vâları adına taviz vermeleri ise, kat’iyen düşünülemez. “Ay’ı bir omuzuma, Güneş’i diğer omuzuma koysalar, vallahi bu da’vâdan vazgeçmem� onların umûmî düsturudur. 53
2. HASBÎLİK
Peygamberler yaptıkları hizmet karşılığında maddî-manevî hiçbir ücret beklemezler. Kur’ân-ı Kerîm onların bu hususiyetlerini çeÅŸitli vesilelerle ve muhtelif âyetlerde dile getirmiÅŸtir. Hepsinin sözündeki ortak ve odak nokta “Benim mükafatım ancak Allah’a aittirâ€? hakikatında toplanmaktadır. Bizler, maddî olmasa da manevî bir ücret bekleyebiliriz. Halbuki nebîler bunu da beklemezler ve bütün yaptıklarını Cenâb-ı Hakk’ın emri olması zaviyesinden deÄŸerlendirerek yaparlar. Farz-ı muhal, neticede cehennemin alevlerinde yanacak dahi olsalar, yine onların düşüncelerindeki berraklık bulanmaz ve hep vazifelerini yapmayı düşünürler…
Peygamberler maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakârlıkta bulunan insanlardır ve bu mevzuda zirve varlıklardır.. cennet sevdası da cehennem korkusu da değildir onlara bu çetin ve zorlu vazifeyi yaptıran, bu zorlardan zor hizmeti gördüren sadece ve sadece Rabb’in rızasını kazanabilmektir.
Her peygamber hasbîdir. Ancak hasbîlikte doruk nokta Nebîler Sultanı’na aittir. Doğduğu zaman “Ümmetî� demiş, mahşerde de “Ümmetî, Ümmetî� diyecektir 54. Bu nasıl hasbîliktir ki, cennet kapıları ardına kadar açılıp O’nun teşrifini beklerken O, ümmetini de oraya götürebilmek için mahşerin en bunaltıcı anlarını cennete tercih edebilmektedir. Ve yine bu nasıl bir hasbîliktir ki, sadece sıhriyyet ve kurbiyyet itibariyle kendine yakın olanları değil; en mücrimi de dahil, bütün ümmetini toptan istemektedir.
Evet onların ruh menfezleri sadece bir noktaya açıktır: Allah (cc)’ın rızasına.. bundan başka her şeye onlar kapılarını sürgülemiş ve sürmelemişlerdir.
Bilhassa günümüzde, peygamberliğe ait bir vazife olan, tebliğ ve irşad vazifesini omuzlayanlar, bu noktaya çok iyi dikkat etmeleri ve bu mevzuda çok hassas davranmaları gerekmektedir. Çünkü sözün tesiri, belâgat ve fesâhatında değil samimî olmasında saklıdır. Bu ise hasbîliği gerektirmektedir.
Bu ma’nâya işaret içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de :
| “Sizden ücret istemeyen kimselere tâbi olun, onlar hidayete ermiş kimselerdir� denilmektedir (Yâsîn, 36/21). |
Evet, onlar hidayet semâlarında pervaz edip uçarken, siz de onlara tâbi olun. Çünkü sizden dünyalık namına birşey talep edip istemiyorlar. Uyup arkasından gideceğiniz insanları iyice düşünüp, tartın ve öyle insanlara tâbi olun ki, gece ve gündüzleri, hep hizmet aşkıyla dolu olsun. O, gelecek neslin zafer arabalarının geçeceği yolları hazırlamayı, o dönemin debdebeli ve muhteşem günlerini idrak edip kavuşmaya tercih etsin. Ve O’nun hasbîlikle yoğrulmuş gönül dünyasına, bu kadar masum bir isteğin gölgesi dahi düşmesin. İşte kendinize böyle önder ve liderler seçin ve onların ardından gidin!
Allah Resûlü hasbî idi. Hayatı boyunca karnını arpa ekmeği ile dahi doyurmamıştı. Bazen günler, haftalar ve aylar geçerdi de, O’nun saadet dolu hanesinde yemek pişirmek için ne bir ocak yanar ne de bir tas çorba kaynardı.55
Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün yanına gittim. Namazı oturarak kılıyordu. Namazını tamamlayınca sordum:
-Ya Resûlallah hasta mısınız?
-Hayır, açlık!. Ya Eba Hureyre, dedi.
Ağlamaya başladım. Kâinat kendisi için yaratılmış, Allah’ın en sevgilisi açlık ve gıdasızlık sebebiyle ayağa kalkacak gücü olmadığından namazını oturarak kılıyordu. Benim ağladığımı görünce teselli etti.
-Ağlama Ya Eba Hureyre! Bu dünyada açlık ızdırabını çeken, diğer tarafta Allah’ın azabından emin olacaktır.� 56
Ensardan bir kadın kendisine döşek gibi bir şey getirmiş ve Hz. Âişe Vâlidemiz (r.anha) de onu Allah Resûlü’nün her zaman üzerinde istirahat buyurduğu hasırın üzerine sermişti. Geldiğinde bu manzarayı gören Allah Resûlü, ne olduğunu sormuş ve aldığı cevap üzerine de şöyle buyurmuştu:
-ÂiÅŸe! Onu derhal geriye teslim et. Allah’a yemin ederim ki, eÄŸer istese ve arzu etseydim, Allah benim sağımda ve solumda, altın’dan ve gümüşten daÄŸlar yürütürdü; fakat ben istemiyorum… 57
Evet O, eğer isteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi; ama istemiyordu. Birgün bir melek geldi ve Allah (cc)’dan selâm getirdi, sonra da sordu: “Ya Resûlallah, Cenâb-ı Hakk’ın selâmı var soruyor: Bir melik peygamber mi olmak istersin yoksa bir kul peygamber mi?�
Cibrîl imdada yetişir: “Ya Resûlallah (Rabb’ine karşı) mütevazi ol� Ve Allah Resûlü tercihini yapar:
“Birgün aç kalıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmayı isterim.� 58
Oturur, köle ve hizmetçilerle beraber yemek yerdi. Bir kadın bu manzarayı görünce: “Oturmuş da köle gibi yemek yiyor� dedi. Kâinatın Efendisi cevap verdi: “Benden güzel köle mi olur! Ben Allah’ın kölesiyim.� 59
Allah Resûlü’nün bütün hayatı hasbîlik tablolarıyla doludur. Åžimdilik misâllerin tafsîlatını, O’nun hayat-ı seniyesini konu alan binlerce kitaba havale ediyoruz. Evet O baÅŸta olmak üzere ve bütün nebîler hasbî olarak yaÅŸamışlar, yaptıkları hizmet mukabilinde ne dünya ne de ahiret namına hiçbir talepte bulunmamışlardır. Onun içindir ki sözleri müessir olmuÅŸtur. Öyle ise, sözlerinin iksir misâl tesirli olmasını isteyenler, evvela hizmetleri karşılığında, kimseden hiçbirÅŸey istememeyi öğrenmeliler…
3. İHLAS
İhlas, yapılan her şeyi Allah (cc) için yapma ve yapılmayanı da yine Allah için yapmama, demektir. Peygamberler, daha işin başında işte böyle bir ihlâsa erdirilmiş şahsiyetlerdir. Gerçi çalışıp çabalama ile insan, ihlâsta bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, diğer insanların varabileceği son nokta nebîler için sadece bir başlangıç noktasıdır. Onlar, âdetâ ihlâsın özü haline gelmiş ve muhlasînden kılınmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm onların bu hususiyetini bazı peygamberlerde müşahhaslaştırarak şu şekilde anlatır:
| “Kitab’ta Musa’yı da an! Gerçekten o, ihlâsa erdirilmiş, bir Resûl ve bir peygamberdi (Meryem, 19/51). |
Ve Hz. Yusuf için
| “…Şüphesiz o, ihlâsa erdirilmiÅŸ kullarımızdandırâ€? (Yusuf, 12/24). |
Ve Allah Resûlü’nün şahsında ümmetine şöyle sesleniyor:
| “Şüphesiz ki kitab’ı sana hak olarak indirdik (O halde sen de) dini ona has kılarak Allah’a kulluk et!� (Zümer, 39/2). |
Yine Allah (cc), Habibini şöyle konuşturuyor:
| “De ki: Ben dinimi sadece O’na has kılarak Allah’a kulluk ederim� (Zümer, 39/14). |
Kulluğun sebebi Allah’ın emridir; neticesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızasıdır; meyve ve semeresi ise Rabb’in ahirette verecekleridir. Kulluk bütün bir hayatı içine alır ve mü’minin bütün davranışlarında bir şuur ve iz’ân olarak kendisini hissettirir.
Asrımızın büyük mütefekkiri: “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O’nun rızası dairesinde hareket ediniz�, derken ihlâsın hem tarifini yapmakta hem de ehemmiyetini dile getirmektedir.60
İhlâs, insanın dosdoğru ve müstakîm olmasının adıdır. İhlâslı insanın hayatında zikzaklar yoktur. Ruhânî seyri hep yukarıya doğru ve dimdiktir. Onun içindir ki, onlar işe başladıkları günkü mahviyetlerini, zirvelere çıktıkları zaman da koruyup muhafaza edebilmişlerdir. Ancak onlar ne kadar azdır!.
İnsanlık tarihinde, bu ufkun zirvesinde sadece bir insan vardır; O da Allah Resûlü’dür. Nasıl olmasın ki, da’vâsını ilk yaymaya başladığı günkü tavrıyla Mekke’yi fethettiği gün arasında mahviyet ve tevazu bakımından zerre kadar değişme göstermemiştir.
Mekke sulhla alınmıştır. Münferit bir-iki hâdise olsa bile, bunu umuma teşmil etmek doğru değildir. İki Cihan Serveri, senelerce evvel çıkarıldığı bu mübarek yere girerken fâtih bir kumandan edasıyla girmiyordu. O gün merkûbe binmiş ve başını o kadar eğmişti ki, mübarek başı neredeyse eğerin kaşına değecekti.61
O, Medine’de bulunduğu devre içinde de tavrını hiç değiştirmemişti. Sahâbe, O içeriye girdiğinde ayağa kalkardı.. kalkmalıydılar da. Hatta O girdiğinde cenazeler dahi kabirlerinden fırlayıp, O’na ihtiram etmeliydiler.. O bütün bunlara fazlasıyla lâyıktı. Ancak kendisi, sahâbenin böyle ayağa kalkmasından ciddî rahatsızlık duyar ve her defasında : “Acemlerin (büyüklerine) ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın� 62 der ve tekdîr ederdi.
Evet O, kudsî vazifeye nasıl başladıysa, öyle de bitirdi.. O’nun hayatı âdeta bir musîki ahengi içinde geçmişti. Başladığı işi başladığı perdede bitiriyordu ve bu çok üstün muvaffakiyet demekti. Hatta O, bir yönüyle bu ilâhî musîkiye pestle başlamış ve neticede arz-ı semâ’yı velveleye verecek tize ulaşmıştı.
O, bütün hayatı boyunca dini Allah’a tahsis ederek sadece O’na kulluk yaptı.. gönlü sadece O’nun marifetiyle doldu-taÅŸtı.. gözü her yerde O’nun asârını süzüp durdu.. bütün duyguları O’ndan gelen mânevî zevklerle coÅŸtu ve köpürdü.. O, Hakk’a uyanmış, hakikate yelken açmış ve doyma bilmeyen bir iÅŸtiha ile hep “Allahâ€? deyip dolaÅŸmıştı. Çünkü O, bir ihlâs insanıydı…
O’ndaki ihsan şuuru da buna ayrı bir buud teşkil ediyordu. Çünkü bizzat O’nun tarifi içinde ihsan, Allah’ı görüyor gibi kulluk yapmaktı 63. Mes’eleyi bir teşbihle anlatacak olursak, başkası kıbleye dönüp namaz kılarken, O, namazını Kâ’be’nin içinde kılıyordu.
4. MEV’İZE-İ HASENE (Güzel Öğüt)
Peygamberler, da’vâlarını neşrederken kat’iyen diyalektiğe girmezler. Onlar insanlara “mev’ize-i hasene� ve “hikmet�le yaklaşırlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Efendimiz’e şöyle ifade edilmektedir:
| “Sen Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır; ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.� (Nahl, 16/125). |
Onlara eşyanın hikmetini, hilkatteki esrârı yumuşak bir şekilde ve inandırıcı bir üslupla anlat! Yani hissiyatlarını rencide etmeden, kalp ve kafalarını doyurmaya gayret et!
Peygamberler demagoji, diyalektik ve felsefî üsluba hiç mi hiç iltifat etmemişlerdir. Zira, ne dün ne de bugün, demagojiye açık birkaç ahmak istisna edilecek olursa, bu yolla kimseye bir şey anlatılamamıştır. Zaten Cenâb-ı Hakk da onları bu türlü abes şeylerle meşgul etmek istememiştir. Onların vazifesi hikmetle ve “mev’ize-i hasene� ile dine ait mes’eleleri neşredip yaymaktan ibarettir.
İnsan sadece bir zihin ve kafadan ibaret değildir; onun bir de kalbi, ruhu, sırrı, hafîsi, ahfâsı vardır ve bunların hepsi de tatmin ister, tatmin beklerler. İşte nebîler, insanları bütün bu yönleriyle ele alır ve mesajlarını takdim ederken de onları bütün havaslarıyla ikna ve tatmin ederler. İnsana ait hiçbir hususiyet boş bırakılmadan yapılan böyle bir tebliğin neticesi ise, bütün tereddütleri zail olarak muhatabın îmandaki vahdete ulaştırılmasıdır ki, bu da insanın varoluş gayesidir.
Onların ders halkasında yetiÅŸenlerde bir baÅŸka yakîn hasıl olur. Onların huzurunda bu âleme bakan gözlerinin yanında kalp gözlerinin kapakçıkları da açılır ve baÅŸkasının görmediÄŸi, bilemediÄŸi mes’eleler artık, onlar için ayân olur. Gayri bütün dünya tereddüt ve şüphe ile dolup, taÅŸsa, ihtimal onlar sadece bunlara müstehzî bir eda ile güler geçerler. Zira onların vicdanlarında hasıl olan marifet peteÄŸine hiçbir şüphe sineÄŸi konamaz…
Allah (cc), onların bildiği biri, bin yapar, bildiklerine bereket katar ve onlara bilmediklerini de öğretir64. Semâdan gelen ilham esintilerini onların kalplerini âdetâ bir semâ haline getirir.. ve onlar bu bildiklerini harfiyen tatbik etmekle, semâya doğru yükselen “kelime-i tayyibe� merkûbunu bulur ve yükseldikçe yükselir.65
Hatta onların arasında, Hz. Ali (ra) gibi öyleleri yetişir ki, “perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek� der ve sır kapılarını aralarlar. Yani, “Gayb perdesi kalksa, ben neticede görmem gerekli olan her şeyi görsem, şu anda inandığımdan fazla bir marifet ufkuna ulaşacağıma ihtimal vermiyorum; zira yakînim o ki, ben gaybe îman’ın doruğundayım.�66
Hz. Ali (ra) gibi bir insanda bu söz, “tahdis-i nimetâ€? makamında söylenmiÅŸ bir sözdür. Allah Resûlü, Hakk’ın takdiriyle kıyâmete kadar gelecek velîlerin babası olarak onu ilân buyurmuÅŸtur. Onu, saadet hücresine almış, kadınların en güzeli, en incesi, en zarifi, en endamlısı, hûrîleri geride bırakacak o nübüvvet bahçesinin çiçeÄŸi Hz. Fâtıma anamızla evlendirmiÅŸ ve bu kutlu evlilikten de bir güzelle bir de güzelcik, yani Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dünyaya gelmiÅŸ. Ayrıca bütün velîler ve velîler içinde de kutuplar hep bu menbadan fışkırıp çıkmış…
Evet, Hz. Ali böyle olduğu gibi, onunla devam eden altın silsilenin hemen hemen herbir halkası da, bu şuuru temsilin birer kahramanı olmuştur.67
Evet, bu şuur îman ve İslâm’ın neticesinde ihsan sırrına erenlerde gelişir.. ve onlar daha dünyada iken:
| “Senden perdeyi kaldırdık, bugün artık gözün keskindir� (Kâf, 50/22) |
hitabına mazhar olurlar. Batılının Entüisyon dediği bu hal, insanın vicdanında varlığını hissettirmeye başladı mı artık dış dünya susar ve iç sezişlerin çığıltıları benliği sarar; derken ruh-efzâ bir hâl olur. Çünkü marifet Sultanı gönül tahtına oturmuştur. O’nu dışarılarda aramaya ne gerek var..?
İşte tilmizlerini bu duygu ve düşünceye yükselten Nebî, metod olarak hep en şümullü ma’nâsıyla mev’ize-i haseneyi esas almış ve irşad binasını da bu temel üstüne kurmuştur.
Bizim bu bâbta söylemeye çalıştığımız hususları şu âyet, en veciz ve en mu’cizevî bir üslupla dile getirmektedir :
| “Nitekim, size kendi içinizden, âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı ve hikmeti getirip bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik� (Bakara, 2/151). |
İki Cihan Serveri’nin bu mevzudaki hassasiyet ve metodunu çeşitli vesilelerle arzedip misâlleştirdiğimizden burada daha fazla bir şey söylemeyi zaid görüyoruz. Yine de bir-iki cümle ile hülâsa edecek olursak, şöyle demek mümkündür: O, herzaman muhatabın durum ve seviyesine göre onun aklını, kalbini, vicdanını doyuracak şekilde, eksik ve fazladan müberrâ olarak, hikmet çerçevesinde bir usûl ve uslûpla hitab ederdi ki, ekseriyetle O’nu dinleyip de huzurdan ayrılanlar, îman ve itminân elde etmiş olarak ayrılırlardı. Velid b. Muğîre ve Utbe b. Rebî’a gibi Hz. Muhammed (sav)’in söylediklerinin hak olduğunu kabullenmekle beraber, gurur ve kibirlerinin esiri olmuş, inanamamış bazıları da korkularının kurbanı olmuş, inkarda kalmıştır ki, aslında bu da tamamen alıcı durumunda olanlara ait kusurlardandır. Bazen de, Şair A’şâ gibi her şeyi kabul etmekle beraber, eski alışkanlıklarını terkedemeyip mehil isteyenler vardı ki, eğer hidayete ermeden ölmüşlerse, bu onlara ait kazâ ve kaderin, daha önceden sebkat etmesiyle izâh edilmelidir. Bunların hiçbirinde Allah Resûlü’ne râci’ bir eksiklik ve kusur yoktur ve olamaz da!
5. TEVHİDE ÇAĞRI
Kur’ân-ı Kerîm’de birçok peygamberin kavmine hitabında, bu nokta ele alınarak şöyle denmektedir:
| “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka ilah yoktur� (Hûd, 11/84). |
Her peygamberin da’vâsı bu yüce hakikatla başlar ve onunla noktalanır.
Birbirinden ayrı zaman ve mekanlarda gelen, bu mümtaz şahsiyetlerin böyle bir noktada ittifakları ve hep aynı hakikatları haykırmaları, hiçbir şüphe ve tereddüt bırakmaz ki, bunlar kendilerine ait fikir ve düşünceleri değil, Rabb’lerinden aldıkları mesajları tebliğ etmektedirler. Zira aynı mes’elede ayrı ayrı isti’dât ve kabiliyetteki insanların, hem de çeşitli yer ve zamanlarda yaşamalarına rağmen ittifak etmeleri aklen mümkün değildir. Siz, aynı ekole mensup, bir kısım felsefî akımların, hem de aynı zaman dilimi içinde yaşayanları arasında dahi, çok küçük ve basit mes’elelerde, pek çok ihtilaf ve farklılıklara şahit olursunuz. İşte, beşerî düşünce ve mülâhaza kaynaklı cereyanlardaki bu ihtilaf ve ilâhî vahiyle serfiraz zatların sundukları sistemlerdeki bu ittifak, öncekilerin heva ve heves kaynaklı, ikincilerin de hidayet edalı olduğunu göstermektedir. Evet, bunlardaki söz birliği ve hepsinin tevhid hakikatıyla gelmesi de yine o müesseseye ait bir hususiyettir. Onun içindir ki Allah Resûlü: “Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin söylediği en faziletli söz: ‘Lâilâhe illellahu vahdehu Lâ şerike lehu’ ma’nâ-sına gelen sözdür� buyurmuşlardır.68
SIDK-DOÄžRULUK
Doğruluk, peygamberliğin mihveridir. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır. Çünkü onlar, hilâf-ı vâki hiçbir beyânda bulunmazlar. Kur’ân-ı Kerîm bazı peygamberlerin büyüklüğünü anlatırken, bize onların bu vasıflarından söz eder:
| “Kitabda İbrahim’i de an. O dosdoğru (Sıddîk) bir nebîydi� (Meryem, 19/41). |
Yani sen o büyük peygamber olan İbrahim (as)’i Levh-i mahfuzda veya onun sabit hakikatı ve istinsahı olan Kur’ân’da hatırla ki, o, özü sözü, davranışları, düşüncesi dosdoğru bir nebîydi.
“Kitapta İsmail’i de an, O sözünde dosdoğruydu.. resûl ve nebîydi� (Meryem, 19/54).
“Kitapta İdris’i de an. O dosdoğru bir nebîydi. Onu yüksek makamlara yücelttik� (Meryem, 19/56-57).
Hz. Yusuf (as)’a hapishane arkadaşının hitabını Kur’ân naklederken, yine aynı vasıftan bahsetmektedir:
| “Ey özü sözü doğru Yusuf!� (Yusuf, 12/46). |
Onlar nasıl doğrulukla mücehhez olmaz ki, Allah (cc) sıradan insanların dahi doğru olmalarını istiyor ve Kur’ân’da doğru olanları tebcîl ediyor:
| “Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun� (Tevbe, 9/119). “Gerçek mü’minler, ancak Allah ve Resûlü’ne îman eden, O’ndan asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır� (Hucurât, 49/15). |
Sadıklar Övgüye Layıktır
Ve sözünün eri sadıklar Kur’ân’da tebcîl edilir:
| “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir� (Ahzab, 33/23). |
Bu son âyette bir nebze durmak istiyorum:
Enes b. Mâlik -ki Allah Resûlü’nün hizmetkârıdır. Efendimiz Medine’ye teşrif edince, annesi, henüz on yaşlarında olan Enes’in elinden tutup onu Allah Resûlü’ne getirmiş ve “Ya Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin� demiş ve Enes’i orada bırakıp gitmişti 69 -“Bu âyette kastedilen şahıs, amcam Enes b. Nadr ve emsalidir� der.
Enes b. Nadr, Akabe’de Allah Resûlü’nü görünce O’na büyülenmiÅŸ gibi baÄŸlanmış ve delicesine sevmiÅŸti. Fakat her nasılsa Bedir’de bulunamamıştı. Halbuki Bedr’in ayrı bir yeri vardı. Hatta Bedir’de bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse, Bedir’e iÅŸtirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü. Bu, Bedir’de bizzat bulunmuÅŸ ve meleklere kumandanlık yapmış Cibrîl’in sözüydü70. Gel gör ki Enes b. Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Geldi derdini Allah Resûlü’ne ÅŸerh etti: “Ya Resûlallah, eÄŸer bir daha onlarla karşılaÅŸmak nasip olursa, iÅŸte o zaman kafirlerin benden çekecekleri var.â€? Enes’in bu içten duâsı kabul olmuÅŸ ve Uhud’da küffarla karşı karşıya gelmiÅŸti…
Uhud.. Uhud deyince insanın içi burkulur. Çünkü orada yetmiş sahâbe şehid edilmiştir. Kimbilir belki de Uhud’daki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnatta bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, önlem almış ve birgün Uhud’un yanından geçerken: “Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz� buyurmuştur.71
Uhud sarp bir dağdır. Fakat Uhud savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir. Her nasılsa sahâbe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlü’nün gösterdiği tabyanın dışına çıkmıştı. Evet, bu sadece bir strateji ve bir tabye aramaydı. Bu itibarla da buna bozgun demek doğru değildir. Bizim sahâbeye karşı olan saygı anlayışımız da bu çizgidedir.
Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı. Ama her şeye rağmen O mağfiret ve Rahmet Peygamberi, ellerini açmış, duâ duâ yalvarmış ve: “Allah’ım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar� buyurmuştu.72
Enes b. Nadr oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resûlü’ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ama, o da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sa’d b. Muaz’a şu sözleri söylüyordu: “Resûlullah’a benden selâm söyle. Vallahi şu anda Uhud’un arkasından cennet kokularını duyuyorum.�
O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı. Hamza tanınamamış, Mus’ab b. Umeyr bilinememiş, Abdullah b. Cahş’ın vücudunun parçaları bir araya getirilince ancak hakkında “O’dur� diye hüküm verilebilmişti. Enes b. Nadr da aynı durumdaydı. Kızkardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline -ki ihtimal tek oradan yara almamıştı- bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, “Bu Enes b. Nadr, Ya Resûlallah!� diyebilmişti.73
İşte âyet bu civanmerdi anlatıyordu. O verdiği sözde durdu.“ Ölesiye savaşacağım� dedi ve öldü. Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.
Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir. Evet “Lâilâheillallahâ€? dedikten sonra, her ferd bu denli o kelimenin muhtevasına sadık kalmalıdır ki, din harap, îman serâb, ÅŸeair de payimal olmasın…
Enes b. Nadr ve Enes b. Nadırlar sözlerinde durdular. Sözlerinin eri ve dosdoÄŸru olduklarını isbatladılar. Çünkü onlar derslerini, kâinatın efendisi Muhammedü’l-Emin’den almışlardı. O nasıl doÄŸru ve emindi, dostları da aynı ÅŸekilde doÄŸru ve emindiler…
Cahiliye O’nu “Emin� Tanımıştı
Mekkeli O’na mücerred adıyla değil, ismine “el-Emin� sıfatını ekliyor ve öyle hitap ediyordu.. evet, O bu sıfatıyla meşhurdu.
Kâ’be tamir edilmiÅŸ ve Hacerü’l-Esved’in (Biz Es’ad: Mutlu TaÅŸ diyelim) tekrar eski yerine konulması büyük bir mes’ele haline gelmiÅŸti. Kabileler kılıçlarını yarıya kadar sıyırmış ve herkes bu ÅŸerefin kendine ait olmasını istiyordu. Sonunda şöyle bir karara vardılar. Kâ’be’ye ilk girenin hakemliÄŸini kabul edeceklerdir. Herkes merakla bekliyordu.. ve tabii, Allah Resûlü’nün hiçbir ÅŸeyden haberi yoktu. O’nun dosta-düşmana güven telkin eden gül yüzü görününce, oradakiler sevinçlerinden havaya zıplayıp “Eminâ€? geliyor, dediler ve O’nun hükmüne kayıtsız ÅŸartsız razı olacaklarını söylediler… 74
Zira O’na güvenleri tamdı. Allah Resûlü o gün henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti ama, herkesin itimat edeceği bir insandı ve bir peygambere ait bütün vasıfları üzerinde taşıyordu.
Evet, fazîlet odur ki, düşmanlar dahi kabul ve tasdik etsin. İşte, -o güne göre- Efendimiz (sav)’in en azılı düşmanı Ebu Süfyan’ın, O’nun doğruluğunu tasdiki:
Allah Resûlü etraftaki hükümdarlara nâmeler gönderiyordu. Bu mektuplardan birini de, Roma imparatoru Hirakl’e (Hireklius) göndermişti. Hirakl, mektubu baştan sona okudu. O sırada Şam bölgesinde bulunan Ebu Süfyan’ı çağırttı ve aralarında şu şekilde bir muhâvere cereyan etti:
-O’na daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi fakirler mi?
-Fakirler.
-Hiç O’na inananlardan dönenler oldu mu?
-Şimdiye kadar hayır.
-Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
-Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.
-Hayatında hiç yalan söylediğini duydunuz mu?
-Hayır, O’nu hiçbirimiz yalan söylerken duymadık.
Ve işte mektubun tesirinden sonra, henüz müslümanların en amansız düşmanı olan Ebu Süfyan’dan aldığı bu cevaplarla çarpılan Hirakl, kendini tutamayarak şöyle dedi:
-Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allah’a karşı yalan söylemesi düşünülemez.75
Sadece mevzumuzla alâkalı yönünü aktarmak için çok kısa temas ettiğimiz bu hâdisede, Allah Resûlü’nün doğruluğuna iki delil vardır. Birincisi, Bizans İmparatoru Hirakl’dir ki, yukarıda kaydettiğimiz sözü söylemiştir. İkincisi ise, o gün için henüz İslâm’la şereflenmemiş Ebu Süfyan’ın verdiği cevaptır ki, Allah Resûlü’nün doğruluğunu kabullenip tasdik etmiştir. Ne var ki, Hirakl, makam ve mansıp sevdasını aşıp, ayağının dibine kadar gelmiş bir hakikî ve ebedî mülkü elde edememiş; müslüman olup bahtiyarlar zümresine girememişti. Buna rağmen Allah Resûlü’nün risaletini kabul edip saygılı davranması, onun namına bir basiret jesti, bizim hesabımıza da sevindirici bir itiraf olmuştur.. Resûlullah’ın sadakatını itiraf.
Esasen, Hirakl’in söyledikleri çok derindir. Evet, kırk yaşına kadar sıradan insanlara karşı dahi, şakacıktan olsun yalan söylemeyen bir insan, ölüm koridoruna girdiği bir devrede, hem de Allah’a karşı yalan söylemesi nasıl mümkün görülebilir ki..?
Yâsir henüz Müslüman olmamıştı. Oğlu Ammar’a nereye gittiğini sordu. Ammar:
- Muhammed (sav)’in yanına.
Bu cevap Yâsir’e yetmişti.
- O Emin bir insandır. Mekkeli O’nu böyle tanır. EÄŸer O, peygamber olduÄŸunu söylüyorsa doÄŸrudur. Çünkü O’nun yalan söylediÄŸini kimse duymamıştır…
Bu sözler, bu kabullenmeler, sadece birkaç kişiye mahsus değildi.. ışık çağı ve ona tekaddüm eden yıllarda, O’nu tanıyan hemen herkes, hem de ittifakla O’nun doğruluğunu tasdik ediyordu.
Hep DoÄŸruluk Tavsiye EtmiÅŸti
O hep doğru olarak yaşadığı gibi ümmetine de dâima doğruluğu tavsiye etmiştir. Teberrüken bunlardan birkaçını burada zikretmek istiyorum:
“Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet’i tekeffül edeyim:
- KonuÅŸtuÄŸunuz zaman doÄŸru konuÅŸun!
- Va’dettiğiniz zaman yerine getirin!
- Emanette ‘emin’ olun!
- Apış aranızı koruyun!
- Gözlerinizi harama yumun!
- Ellerinizi haramdan uzak tutun.� 76
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve O kendine has doğrulukla âdetâ imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı. Öyle bir noktaya ki, onun ötesinde sadece ve sadece Allah sıdkı vardır. Yani Allah Resûlü, doğrulukta da (Necm, 53/9) ufkunda seyrediyordu. Evet O, bir yönüyle imkân dairesindeydi; ancak bir başka yönüyle imkân âlemini aşmıştı. Mi’râc münasebetiyle Kâdı İyâz’ın dediği gibi O, bir yere geldi ki, ayağını nereye basacağını şaşırdı. O’na “bir ayağını diğerinin üzerine koy� dendi. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O’nu işte böyle bir seviyeye yükseltmişti. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve: “Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size cenneti söz vereyim� demektedir.
Başka bir hadîslerinde de şöyle buyururlar : “İçinde kuşku uyaran şeyleri bırak, terket (kuşkusuz bir iklimde yaşa). Doğruluk insanın içinde itmi’nân ve oturaklaşma hasıl eder. Yalana gelince, burkuntudur, bulantıdır.� 77
Yine buyuruyor: “Daima doğruluğu araştırın! Doğrulukta helakinizi görseniz bile, muhakkak onda sizin kurtuluşunuz vardır.� 78
Başka bir hadîste de şöyle ferman eder:
“Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birr’e, o da sizi cennete ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddıklardan yazılır.
Yalandan sakının. Yalan insanı fücura (günaha) o da cehenneme götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.� 79
Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; halbuki her yalan ayrı bir ölümdür.
Ka’b b. Mâlik (ra): “Ben doğruluğumla kurtuldum� der. Evet, doğruluk deyince O’nu hatırlamamak mümkün değildir.
Ka’b b. Mâlik, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Şairdi. Şiirleriyle kafirlerin moral dünyalarını alt-üst edebilirdi..
Akabe’de gelip Allah Resûlü’ne biat etmişti. Dolayısıyla da Medine’nin ilklerindendi. Fakat Tebûk seferine katılamamıştı. Tebûk zorlu bir savaştı. Bu savaşta bir avuç insan koskoca Roma imparatorluğunun ordularıyla yaka-paça olacaktı. Hem de çölün o kavurucu ve bitirici sıcağında. O düşünceyle gidildi.. o civanmertlik gösterildi.. o sevap alındı ama o korkunç muharebe sadece düşüncelerde kaldı.
Allah Resûlü, bütün askerî harekatlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve herkesi açıktan da’vet etmişti. İşte, böyle açık bir da’vete rağmen Ka’b, bu sefere iştirak edememişti.
Şimdi siyer kitaplarına kendi serencamesini kendi ağzından icmal ederek anlatalım:
“Herkes muharebeye da’vet edildi. Çünkü mücadele çetin olacaktı. Fakat Allah takdir etmedi ve sadece tatbikattan ibaret bir hareket olarak kaldı. Böyle olacağı bildirilmiş veya bildirilmemişti ama, Allah Resûlü bu muharebeye ayrı bir ehemmiyet veriyordu.
Herkes gibi ben de hazırlıklarımı tamamladım. Hatta o güne kadar hiç bir harbe bu kadar iyi hazırlanmamıştım. İki Cihan Serveri hareket komutunu verdi ve ordu harekete geçti. Ben kendi kendime: Nasıl olsa onlara yetişirim, diye beraber çıkmadım. Hiç de bir işim yoktu. Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu. Bugün-yarın-öbürgün, derken günler gelip geçiverdi. Artık Allah Resûlü’ne yetişmem mümkün değildi. Mecburen bekleyecektim.. ve bekledim de. Hem de her saatı günler süren bir bekleyişle bekledim.
Nihayet, Allah Resûlü’nün seferden dönüşü her yandan duyulmaya baÅŸladı. Zaten her defasında öyle olurdu. Medine, O’nun dönüşüne yakın yeniden bir kere daha canlanırdı. İşte ÅŸimdi yine herkesin yüzünde bir beşâşet vardı; Allah Resûlü dönüyordu…
Nihayet beklenen vakit geldi. Ordu Medine’ye avdet etti. Efendimiz de mutâdı olduğu üzere evvela mescide uğrayıp iki rekat namaz kılmış ve halkla görüşmeye başlamıştı. Herkes bölük bölük mescide geliyor, ziyaret ediyor ve harekete iştirak etmeyenler de özür beyanında bulunuyorlardı. Benim durumumda olanlardan da çoğu mazeret bildirmiş ve Allah Resûlü tarafından mazeretleri kabul edilmişti. Ben de aynı şeyi yapabilirdim. Zira, içlerinde ikna kuvveti ve söz söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim. Ama, nasıl olur da hiçbir mazaretim olmadığı halde Allah Resûlü’ne yalan söyleyebilirdim. Yapmadım, yapamadım. Karşılaştığımızda, İki Cihan Serveri kalbimi delip geçen bir buruk tebessümle karşıladı beni. Ve ‘neredeydin?’ dedi. Durumumu olduğu gibi eksiksiz anlattım. Başını çevirdi ve dil ucuyla: ‘Kalk git� dedi.
Dışarı çıktım. Kavmim etrafımı sardı: ‘Sen de bir mazeret söyle, kurtul’ dediler. Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu. Fakat birden kendime geldim ve sordum: Benim durumumda olan başkaları var mı? ‘Var’ dediler ve iki isim söylediler. İkisi de Bedir’e iştirak etmiş namlı, şanlı sahâbeler arasında bulunuyorlardı: Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye. Evet onlar da hiçbir mazeret beyan etmeyerek doğruyu söylemişler ve benim durumuma düşmüşlerdi. -Estağfirullah- İntizar koridoruna girmişlerdi. Benim için kendilerine ittiba edilecek insanlardı ikisi de.. ben de onlara uymaya karar verdim; mazeret ileri sürmekten vazgeçtim.
Üçümüz hakkında bir emir yayınlandı. Artık hiçbir Müslüman bizimle görüşüp, konuşmayacaktı. Diğer iki arkadaşım evlerine kapanıp, durmadan gece gündüz ağlıyorlardı. Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım. Sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum. Ancak benimle kimse konuşmuyordu. Vaktimin çoğunu mescidde geçiriyordum. Allah Resûlü’nden bir tebessüm yakalayabilmek için uzun uzun beklediğim oluyordu.. heyhat ki, hergün evime hicranla dönüyordum; O, yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan insan, bir kere olsun, bana bakıp tebessüm etmemişti. Selâm veriyordum; acaba dudakları kımıldayacak mı diye gözlerimi dudaklarına dikiyordum. Gel gör ki en hafif bir kımıldama olmuyordu.
Çok defa namaz kılarken gözümün ucuyla O’na bakıyordum. Namaza başladığımda bana bakıyordu. Fakat namazımı bitirince hemen benden gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti. Bütün insanlar ve bulunduğum yer bana öylesine yabancılaşmıştı ki, kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.
Bir gün Ebu Katâde -ki amcamın oğluydu. Onu çok severdim. O da beni canı kadar severdi- onun bahçesinin duvarından atlayarak yanına sokuldum. Selâm verdim, selâmımı almadı. Sordum: Allah için söyle, benim Allah ve Resûlü’nü sevdiğime inanmıyor musun? O hiç cevap vermedi. Sözümü üç defa tekrar ettim. Üçüncüsünde de: ‘Allah ve Resûlü bilir’ dedi ve yanımdan ayrıldı. Dünya başıma yıkılmıştı. Ebu Katâde’den bu sözü hiç beklemiyordum. Gözlerim doldu ve hıçkıra hıçkıra ağladım.
Yine bir gün Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken; sokaklarda bir adamın beni soruÅŸturduÄŸunu duydum. SorduÄŸu ÅŸahıslar iÅŸaretle beni göstermiÅŸlerdi. Adam yanıma geldi elindede bir mektup vardı. Mektup bana aitti. Gassân melikinden geliyordu. Melik beni, kendi memleketine da’vet ediyordu. Mektubunda: ‘İşittim ki sahibin seni yalnız bırakmış.. bize gel; senin gibilerin bizim nezdimizde kadri yüksektir…’ gibi sözler ediyordu. “Bu da bir imtihanâ€?, dedim ve mektubu yırtarak ateÅŸe attım.
Kırkıncı gündü. Allah Resûlü bir adam göndermişti. Gelen şahıs bizim hanımlarımızdan uzak durmamız gerektiğini söylüyordu. Boşayayım mı, ne yapayım? dedim. -Ah vefasına kurban olduğum insan!- ‘Sadece uzak dur’, dedi ve gitti. Hanımıma kendi evlerine gitmesini söyledim. Bu arada Hilâl’in hanımı gidip, hizmet etmek kaydıyla izin istemişti. Hilâl yaşlı bir insandı. Kendi işini göremiyordu. Ve Allah Resûlü onun hanımına izin vermişti. Bazıları benim de aynı şekilde izin almamı istediler. Fakat kabul etmedim. Zira, Allah Resûlü’nün böyle bir teklifi nasıl karşılayacağını bilemiyordum.
Derken bir müddet de böyle geçmiş ve tam elli gün dolmuştu. Artık dayanamaz hale gelmiştim. Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı. Her zaman yaptığım gibi evimin damında sabah namazını kılmış, oturuyordum. Birisinin yüksek sesle ismimi söylediğini duydum. Ses: ‘Müjde Ka’b!’ diyordu. İşi anlamıştım. Hemen secdeye kapandım. O gün sabah namazından sonra Allah Resûlü affımızı ilân etmişti. Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu. Talha boynuma sarıldı, yüzümü, gözümü öpüyordu. Sanki yeniden bir Akebe yaşıyordum. Allah Resûlü’nün huzuruna gelip elini tuttum. O da benim elimi tutmuştu. -O anda cennetle müjdelenseydi dahi zannediyorum bu kadar sevinmeyecekti- Allah Resûlü: ‘Allah sizi affetti’ buyurdular. Ve hakkımızda inen şu âyeti okudular:
| “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet yine Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah Tevvâb’tır Rahîmdir� (Tevbe, 9/118). |
O bu âyeti okuduktan sonra Resûlullah’a hitaben, Ya Resûlallah! Ben doğrulukla kurtuldum.. bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şey söylemeyeceğime, söz veriyorum dedim.�80
Evet, peygamberlik hakikatı, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Her peygamber doğru söyler. Ve öyle olması da zaruridir. Zira, gayb âleminden emirler getirerek insanlığa tebliğ eden bu şahıslardan herhangi birinde küçücük bir yanılma veya yanlışlık olsa, her şey alt-üst olur. İnsanlık adına öğrenmemiz gerekli olan bütün hakikatler, bize onlar vasıtasıyla intikal etmektedir. Bu ise zerre kadar yanılgıya tahammülü olmayan çok hassas bir konudur. Onun içindir ki Cenâb-ı Hakk, bu mevzuda şöyle buyurur :
| “Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette O’nu kuvvetle yakalar; sonra da O’nun can damarını koparırdık (O’nu yaşatmazdık) sizden hiçbiriniz de buna mâni olamazdı� (Hakka, 69/44-47). |
O, ilâhî emir ve nehiyler karşısında gassalın elinde bir meyyit gibiydi. Vahiy, O’nu istediği tarafa evirir-çevirir, O da hep o istikameti kollardı. Kurbiyet kazanıp en son noktayı elde ettiği anda dahi O, bu hassasiyetinden hiçbir şey kaybetmemişti.. kaybetmek bir yana daha da derinleşmiş ve âdetâ erişilmez bir duyarlılık kazanmıştı.
Sözünün Eriydi
Kırk yaşına kadar O’nun hilâf-ı vâki bir söz söylediğini veya sözünde durmadığını bir kimse, ne görmüş ne de duymuştu. Daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat diyor ki: “Cahiliye devrinde Allah Resûlü’yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık.� -Yukarıda da arzettim. Cahiliye yaşadığı devrin adıdır. Yoksa O gönlü apaydın insan hiçbir zaman cahiliye devri yaşamamıştır. O hep resûllere has bir hayat çizgisi takip etmiştir. Fakat, diyor bu sahâbe: “Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığım yere gittim.. baktım ki Allah Resûlü orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece: “Ey genç! Bana meşakkat verdin. Üç gündür seni burada bekliyorum� dedi.81
SÖYLEDİKLERİ O’NU TASDİK ETMEKTEDİR
O, doğuştan Hz. Muhammed Mustafa (sav) idi. O’nun için, peygamberliğinden sonra da ne dediyse herkes gönülden inandı ve tasdik etti. Evet, topyekün cihan O’na: “Doğru söylüyorsun ya Resûlallah�, diye tasdike koştu. Değil sadece insanlar, mu’cizeler diliyle, herbir nev’i kendi adına temsilci gönderdi. Âdetâ O’na biat etti.
Burada bir parantez açıp şunları söylemekte fayda mülahaza ediyorum: Kur’ân’ın ve Efendimiz’in nurlu beyanları, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfat ve esması arasındaki münasebete riayet keyfiyetiyle öyle bir üstün dereceye sahiptir ki, ne felsefecilerin akıl yoluyla, ne evliyânın kalb ayağıyla, ne de asfiyânın ruh buuduyla o seviyede bir anlayış ve beyâna ulaşmaları mümkün olmamıştır ve olmayacaktır da.
Ancak, bu müterakkî ruhların, melekleşmeye doğru tırmanışlerı, neticede hep şunu göstermiş ve göstereciktir ki, onlar gidecek, gidecek ve gittikleri yerin sonunda hep Kur’ân’ın ve Allah Resûlü’nün beyânlarının doğruluk ve hakkâniyetini anlayacak.. Resûlullah’ın söylediklerini keşif ve müşahede ile zevk edeceklerdir.
Evet, bugün O’nun, ulûhiyete ait söylediği bütün sözler, o mevzunun ehilleri tarafından da tasdik görmekte ve birer esas olarak kabul edilmektedir. Hatta ulûhiyete, haşr u neşir ve kadere dair incelerden ince öyle mes’elelerden söz etmiştir ki, -hem de mevzûlar arası muvazeneyi koruyarak- değil öncekiler ve sonrakilerin akıllarının ermesi; O’nun aydınlık beyânlarını “yok� farzettiğimiz takdirde, bu hususlarda bir tek kelime söylemeleri mümkün olmayacaktır.
Hz. Ömer (ra) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. KonuÅŸtu, konuÅŸtu, konuÅŸtu… Öğle ezanı okundu namazı kıldırıp tekrar çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuÅŸtu. İkindi namazını eda ettikten sonra konuÅŸmaya baÅŸladı, konuÅŸması akÅŸama kadar sürdü. Neler konuÅŸtu, neler anlattı? Hepsini ihata zor ama, o güne kadar söylenmeyen her mes’eleye temas etmiÅŸti denebilir. Evet, ilk hilkattan baÅŸlamış, varlığın baÄŸrına ilk hilkat tohumunun atılışını anlatmış, kâinatın teÅŸekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılışa ait devreleri bir bir sıralamış.. ve daha sonra da kıyâmete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmiÅŸti.82
Evet, mazinin derinliklerine dalmış ve Hz. Âdem’e kadar bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbâle nazarını çevirip mahşere, cennet ve cehenneme kadar her şeyi göz önüne sermişti.
Halbuki O, ne bir kitap okumuÅŸ ne birinin ders halkasına katılmıştı. Öyleyse bütün bunları nasıl bilebilirdi? Evet, O’na bütün bunları öğreten biri vardı; O da, hiç şüphesiz, her ÅŸeyi bilen Hz. Allah’tı…
O’nun, arştan ferşe, oradan yerin derinliklerine kadar anlattığı bütün mes’eleleri O’na Mütekellim-i Ezelî’si öğretiyordu. Bunların başka şekilde öğrenilemeyeceği bugünün insanları tarafından da tasdik edilmektedir ki, bu da Allah Resûlü’nün sıdkına ayrı bir delildir.
Evet O, peygamberlerden bahsediyor.. onların tarifini yapıyor; yüz hatlarıyla onları tablolaştırıyor ve o günün Ehl-i Kitabı, bütün bunların hiçbirine itiraz etmeden hepsini kabul edip: “Evet, kitaplarımızda, onları bahsettiğiniz şekliyle buluyoruz� diyorlardı83. Tevrat, İncil veya başka bir kitap okumamış bir insanın, oralarda zikredilen veya edilmeyen keyfiyetleriyle bütün kendinden evvel gelmiş-geçmiş peygamberleri hem de böyle tafsilatıyla anlatması ve bu işi bilenlerin de onu tasdik etmeleri, Allah Resûlü’nün sıdkına ve da’vasında doğruluğuna şahit ve delil değil midir!?
Bir parantez içinde arzetmeye çalıştığımız bu hususların takdimi, benim takatımın çok üzerindedir. Esasen hâli hâlime denk okuyucunun durumu da bundan daha farklı olmasa gerek. Bu gibi mes’eleleri anlayıp anlatabilmek için, insanın onları tasdik edebilecek seviyeyi kazanması gerektir. Ancak biz, bu seviyeleri ihraz ettiÄŸine inandığımız ÅŸahısların sözlerine itimaden diyoruz ki, mertebe mertebe yükseliÅŸ kaydeden yüzbinlerce evliyâ, asfiyâ ve kafasını ilimle aydınlatan filozof ve bilgelerin, Efendimiz’e ait beyânlarını gördükçe, sürekli o mevzûnun zirvesinde, O’na ait beyânın bulunduÄŸunu kabul etmeleri, O’nun sıdk ve doÄŸruluÄŸunun ayrı bir buudunu teÅŸkil etmektedir. Evet, en seçkin insanların bu tasdikleri de göstermektedir ki, O, hiçbir sözünde hilâf-ı vâki konuÅŸmamıştır. Zaten O’nun konuÅŸtukları kendinden deÄŸildir ki.. O, hep ilâhî mesajlarla konuÅŸmuÅŸ, vahyin tercümanlığını yapmış, onun için de bütün zamanların ve mekanların Söz Sultanı olmuÅŸtur…84
Bizim, burada daha çok üzerinde duracağımız husus, ondört asır evvel O’nun geleceğe ait söylediği bazı hâdiselerin vakti gelince aynen zuhur etmesinin, O’nun sıdk ve doğruluğuna birer delil olması yönüdür. Ancak mevzuya girmeden önce, bir mes’elenin açıklanmasında fayda mülahaza ediyoruz ki, o da “gayb� ile alâkalı değişik mütâlaâlardır. Evet, bu mes’ele de dikkatle takip edilmesi gereken ince mes’elelerdendir:
GAYB MESELESİ ÜZERİNE“Gayb� kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele alınır :
| “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir Kitap’tadır� (En’âm, 6/59). |
Bu âyette, “gayb�ın tamamen Allah (cc)’ın nezd-i ulûhiye-tinde olduğu dile getirilmekte ve O’ndan başkasının -Hz. Muhammed (sav) de dahil- gaybı bilemeyeceği söylenmektedir.
Ve, zaten Allah (cc) Efendimiz’i şöyle konuşturmuyor mu?
| “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben, bana vahyolunan Kur’ân’dan başkasına uymam. ‘De ki: Körle gören bir olur mu?’ Siz hiç düşünmez misiniz?� (En’âm, 6/50).
“De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim; bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanabilecek bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim� (Â’râf, 7/188).). |
Cin sûresinde ise şöyle denmektedir:
| “O bütün gaybı bilir. Gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği peygamberler bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki, böylece onların (peygamberlerin) Rabblerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymış (kaydetmiş) tir� (Cin, 72/26-27). |
Åžimdi bu âyetlerin ışığı altında şöyle bir tahlil yapabiliriz: “Allah Resûlü, mutlak olarak gaybı biliyorduâ€?, demek bir ifrat; “bilmiyorduâ€? demek de bir tefrittir. O kendi olarak gaybı bilmezdi. Ancak Allah’ın bildirmesiyle öyle bir bilirdi ve bilmiÅŸti ki, bir ekranın başında durmuÅŸ da, kıyamete kadar zuhur edecek bütün hâdiseleri, ana hatlarıyla ve temel esaslarıyla ÅŸerh edip insanlığın gözünün önüne sermiÅŸti. Bizim üzerinde hassasiyetle durmak istediÄŸimiz mes’ele de iÅŸte budur. O, kendiliÄŸinden birÅŸey söylemiyordu; söyledikleri hep vahiy ve Cenâb-ı Hakk’ın bildirdikleriydi. Bildiren, Allah (cc) olduktan sonra sadece peygamberler ve Peygamberimiz deÄŸil, ümmet arasında bir kısım yetiÅŸkin kimseler dahi, keramet olarak gayba muttali olabilirler. Nitekim Allah Resûlü: “Benim ümmetim arasında bir kısım mülhemûn vardırâ€? 85 buyururlar ki, Allah (cc)’ın ilhamına mazhar insanlar, demektir. Bu cümleden olarak; minberde hutbe okurken, günlerce uzaklıktaki bir mesafede savaÅŸan İslâm Ordusu’nun, daÄŸ tarafından düşman askerlerince kuÅŸatıldığını gören Hz. Ömer, ordu kumandanı Sâriye’ye hitaben: “Ya Sâriye! DaÄŸ tarafınaâ€? diye üç defa bağırması, Sâriye’nin de bu sesi duyarak kuÅŸatmayı yarması… 86 Muhyiddîn b. Arabî gibi zâtların, asırlarca sonra olacak hâdiselere aynen iÅŸaretlerde bulunması.. Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Müştak Efendi gibi yüzlerce zâtın gelecekle alâkalı ihbarda bulunması bulunurken de Allah Resûlü’ne yürekten baÄŸlılık göstermeleri ve mazhar oldukları bütün vâridâtın MiÅŸkat-ı Muhammedî’den süzülüp geldiÄŸini itirafları, O zâtın -Allah’ın izniyle- ne kadar gaybe açık olduÄŸunu gösterir. Evet, O’nun yetiÅŸtirdikleri, böyle ilhamlara mazhar ve ilâhî esintilerle hüşyâr olur da bu çapta gayba muttali kılınırlarsa, bütün ümmeti bir kefeye konsa hepsine birden ağır basacak olan İki Cihan Serveri’nin bir mu’cize olarak gayba muttali olması niçin uzak görülsün ki?.. 87
Mu’teber hadîs kitaplarında zikredilen, bu kabîl Efendimiz’in, üçyüze yakın mu’cizesi var ki, verdiği gaybî haberlerin büyük bir kısmı, aynen çıkmış, diğerleri de çıkma vaktini beklemektedir. Biz burada bunların hepsini nakledecek değiliz. Sadece, fikir verme bakımından birkaç misâlle iktifa etmeyi düşünüyoruz ki; bu misâlleri de üç ana grupta toplamak mümkündür:
Birincisi: Kendi devrine ait verdiği gaybî haberler.
İkincisi: Uzak ve yakın istikbâle ait söylediği sözler.
Üçüncüsü: Sehl-i müntenî üslupla ifade buyurduÄŸu; ancak ilimlerin inkiÅŸafıyla daha sonra hakikatı anlaşılabilen mu’cizevî beyânlar…
53) Buharî Edep 95, Menâkıb 25, Müslim Zekât 142.
54) Buharî Hibe 28 Ebu Davud Diyet 6.
55) Bkz. Ebu Davud Edeb 1 Nesai Kasâme 24.
56) Hakim Müstedrek 3/242.
57) Suyûti Hasâis-ül Kûbra 1/26, İbn-i Hacer İsâbe 1/566, İbn-i Kayyım el-Cevziyye Zad’ül Meâd 1/59, Hakim Müstedrek 3/604.
58) Buharî İlim 28, Ezan 61, Edeb 75.
59) Müslim Salat 179 - Nesai İftitah 71 Buharî Edep 74.
60) Müslim, İman, 158 - İbn-i Mace, Fiten, 1.
61) Buharî, İman, 22.
62) Nisa 4/127.
63) Bkz. İbn Hişam, Sire 1/285.
64) Bkz. Buharî, Rikâk 3.
65) Bkz. Müslim, Eşribe, 140; Ebu Nuaym, Hiyle, 1/30.
66) Taberi, Tarihü’l Ümem ve’l Mulûk, 4/252.
67) Buharî, Tefsir-i Sure-i Tahrim, 66 Müslim, Talak, 31.
68) İbn Sa’d, Tabakat, 2/152.
69) Müslim, Fezail, 48 (Enes’den); Buharî Menâkıb, 23 (Bera’dan)
70) Hasâis-ul Kübra, Suyuti, 1/123, el-Hindi, Kenz 7/168.
71) Müslim, Fezâil 48;
72) Buharî, Savm,7
73) Buharî, Deavât, 11; Ebu Davud, Edep 100 Müsned 1/136.
74) İbn-i Hişam, Sîre 4/135; İbn-i Hacer İsâbe 2/187 Müsned 6/465; el-Hindi, Kenz 10/505, Müslim, Fezail, 57.
75) Müslim, Cihâd, 78.
76) İbn Kesir, el Bidâye, 6/63.
77) Tirmizi, Birr, 40.
78) Bkz. el-Hindi, Kenz 6/571.
79) İbn Kesir, el Bidâye 3/158, 159.
80) el-Hindi, Kenz 3/113; Heysemi, Mecme-uz Zevaid 10/325.
81) İbn Kesir, el-Bidâye, 8/5.
82) İbn Hişam, Sîre, 2/137.
83) Heysemi, Mecme’uz Zevâid, 6/169, İbn-i Hişam, Sîre 4/47,48.
84) Tirmizi, Şemâil, 78; Müsned, 6/256.
85) Müsned 2/381; İbn-i Hişam, Sîre, 2/141.
86) Buharî, Rikâk, 17.
87) Heysemi, Mecme’uz Zevâid 9/20; İbn-i Mace, Et’ıme, 30 M.Fethullah Gülen (Sonsuz Nur’dan…)Â