Archive for the ‘Åžiirler’ Category

Nis
18

Gel

Posted by zixak

Gel
Kevser Yenel

Sen’den arta kalan zamanlar tüketiliyor şimdi
Sözler mânâsız, kimlikler kayıp, düşler korkulu…
Şehirlerin hengâmesinden kaçtım.
İçimde büyüyor yangın,
Gözlerim buğulu…
Zihnimde derin sancılarla,
Düşüncelerimdesin.

Takati yok kelimelerin Sen’i tarif etmeye
Aşk, Sen’sin;
Çöllerin sinesinden doğan umman da Sen…
Toprak, şereflenir ne zaman yürüsen.
Ahh… Sen!
Varlığıyla varlığımı bulduğum,
YokluÄŸunda kaybolduÄŸum Sevgili!
KonuÅŸtun,
Sustu bütün heceler.
Ruhum sözlerinin aleviyle yıkandı.
AÅŸk dilimde kor iken,
Bir avuç küle döndüm.
Fırtına savurmadan,
Dört bir yana dağılmadan gel!

Vahşi’yi affeden yüreğinle sar
Erit damla damla bakışınla Yâr!
Katran gecelerin kâbusundan
Baykuşlar tünemesin gül dallarına.
Yağmursun, çöllere hayat verirsin,
Gelişinle can yürüsün damarlarıma.
Gel de kurtar.

Sen’inle güldü güneşin yüzü;
“Ay doğdu üzerimize Veda Tepelerinden�
Gel, tükensin içimde çoğalan sızı!
Kapısız hücrelerde bîçare bırakma.
Sana mahkûm et, hürriyetim ol, gel!
Ayrılık kelepçesini çıkar bileklerimden.
Gözyaşıyla kavrulan gözlerim vuslata kansın.
Bir kez göreyim çehreni,
Kalbim varlığına boyansın.

Gel!
Bombaların gölgesinde minareler suskun.
Seccadelere kapanmış yığınla ceset.
Gel de değişsin bu çirkin resim!
Zulmün saltanatı yıkılsın.
Cemre düşsün toprağına
Ölümden buz kesilmiş şehirlerin.
Vicdanlar dirilsin, tahta çıksın adalet.
Saniyeler durmadan,
Bebekler yok olmadan gel!

Sine-çâk, avare, sessiz…
Böyle geçti asırlar Sensiz Sevgili!
Parçalandık, kaybettik özümüzü.
Kin büyüttük kalbimizde,
Unuttuk sözümüzü.
Dualar ve secdeler saf kaldı yalnız,
Bekliyoruz, huzuru için insanlığın,
Yer yeniden sarsılmadan,
Bizim için.
Gel!

 

Nis
18

Hz. Hamza: “Ben de O’nun İnancını Paylaşıyorum, Ben de Onun Söylediklerini Söylüyorum, Cesareti Olan Varsa Gelsin”

Posted by zixak

http://www.youtube.com/watch?v=CeBIHoZy0ws

Nis
18

Nurullah Genç’in YaÄŸmur Åžiiri Sacit Onan’ın Sesinden

Posted by zixak

http://www.youtube.com/watch?v=v3IIxx2EOxs

Nis
18

Sacit Onan’ın Sesinden, Arif Nihat ASYA’nın Seccaden Kumlardı Naati

Posted by zixak

http://www.youtube.com/watch?v=yoUguJ8×658

Nis
18

Fethullah Gülen Hocaefendi’den Sultanım Benim Åžiiri.. Hayri Küçükdeniz’in Sesinden

Posted by zixak

http://www.youtube.com/watch?v=RZKHtgg7EC8

Mar
04

NAAT

Posted by zixak

Seccaden kumlardı…

Devirlerden diyarlardan

Gelip göklerden buluşan

Ezanların vardı.   

Mescit mü’min, minber mü’min…

Taşardı kubbelerden tekbîri

Dolardı kubbelere “âmin”.   

Ve mübarek geceler, dualarımız,

Geri gelmeyen dualardı..

Geceler ki, pırıl pırıl

Kandillerin yanardı!   

Kapına gelenler, yâ Muhammed.

-Uzaktan yakından-

Mü’min döndüler kapından!   

Besmele ekmeÄŸimizin bereketiydi

İki dünyada aziz ümmet,

Muhammed ümmetiydi.  

                        Konsun -yine- pervazlara

                        Güvercinler;

                        “Hû hû” lara karışsın

                        Âminler…

                        Mübârek akşamdır;

                        Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler!   

Åžimdi Seni ananlar,

Anıyor aÄŸlar gibi…

Ey yetimler yetimi,

Ey garipler garibi;

Düşkünlerin kanadıydın, Yoksulların sahibi…

Nerde kaldın ey Rasul,

Nerde kaldın ey Nebî?   

Günler ne günlerdi yâ Muhammed;

Çağlar ne çağlardı:

Daha dünyaya gelmeden

Mü’minlerin vardı…

Ve bir gün, ki gaflet

Çöller kadardı.   

Halime’nin kucağında

Abdullah’ın yetimi,

Âmine’nin emaneti aÄŸlardı!   

Hadîce’nin koncası,

ÂiÅŸe’nin gülüydün.

Ümmetinin gözbebeği,

Göklerin Rasulüydün…

Elçi geldin, elçiler gönderdin…

Ruhunu Allah’a,

Elini ümmetine verdin.

BeÅŸiÄŸin, yurdun, yuvan

Mekke’de bunalırsan

Medine’ye göçerdin.   

Biz bu dünyadan

Nereye göçelim, yâ Muhammed? Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

(Ebû Leheb öldü.) diyorlar:   

Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed

Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!   Neler duydu şu dünyada

Mevlid’ine hayran kulaklarımız

Ne adlar ezberledi, ey Nebî,

Adına alışkın dudaklarımız!

Artık yolunu bilmiyor;

Artık yolunu unuttu

Ayaklarımız! Kâbe’ne siyahlar

Yakışmamıştır, yâ Muhammed,

Bugünkü kadar!   

Haset gururla savaÅŸta;

Gurur, Kafdağı’nda derebeyi…   

Onu da yaralarlar kanadından, Gelse bir ÅŸefkat meleÄŸi…

İyiliğin türbesine

Türbedâr oldu iyi!   

Vicdanlar sakat

Çıkmadan yâ Muhammed yarına!

İyilikler getir, güzellikler getir

Âdem oÄŸullarına…   Şu gördüğün duvarlar ki

Kimi Tâif’tir, kimi Hayber’dir;

Fethedemedik, yâ Muhammed,

Senelerdir…   

Ne doÄŸruluk, ne doÄŸru;

Ne iyilik, ne iyi…

Bahçende en güzel dal,

Unuttu yemiÅŸ vermeyi…

Günahın kursağında

Haramların peteÄŸi…   

Bayram yaptı yabanlar:

Semâve’yi boÅŸaltıp

Sâve’yi dolduranlar…

Atını hendeklerden -bir atlayışla-

Aşırdı aşıranlar…

Ağlasın Yesrib,

AÄŸlasın Selman’lar!  

Gözleri perdeleyen toprak,

Yüzlere serptiÄŸin topraktı…

Yere dökülmeyecekti ey Nebî,

Yabanların gözünde kalacaktı!   

                        Konsun yine pervazlara

                        Güvercinler;

                        “Hû hû” lara karışsın

                        Âminler…

                        Mübârek akşamdır;

                        Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler!  

Ne oldu, ey bulut,

Gölgelediğin başlar?

Hatırında mı, ey yol,

Bir aziz yolcuyla AÅŸarak daÄŸlar taÅŸlar,

Kafile kafile, kervan kervan

Şimale giden yoldaşlar?   

Uçsuz bucaksız çöllerde,

Yine, izler gelenlerin,

Yollar gideceklerindir.   

Åžu tekbir getiren maÄŸara,

Örümceklerin değil;

Peygamberlerindir, meleklerindir.   Örümcek ne havada,

Ne suda, ne yerdeydi… Hakkı göremeyen

Gözlerdeydi!   

Åžu kuytu cinlerin mi; perilerin yurdu mu?

Åžu yuva -ki bilinmez,

Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?-

KuÅŸlarını, bir sabah, Medine’ye uçurdu mu?   

Ey Ebvâ’da yatan ölü,

Bahçende açtı dünyanın En güzel gülü;

Hatıran, uyusun çöllerin Ilık kumlarıyla örtülü.   Dinleyene hâlâ,

Çöller ses verir;

“Yâleyl!” susar,

UÄŸultular gelir.

Mersiye okur Uhud,

Kaside söyler Bedir. Sen de bir hac günü,

Başta Muhammed, yanında

Ebû Bekir;

Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü

Destan yap, ey şehir!   

 Ebû Bekir’de nur,

Osman’da nurlar…

Kureyş uluları, karşılarında

Meydan okuyan

Ömer bulurlar;

Ali’nin önünde kapılar açılır,

Ali’nin önünde eÄŸilir surlar.

Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de

Hakk’ın yiÄŸitleri, ÅŸehîd olurlar…   

Bir mutlu günde ki, ölüm tatlıydı; Yerde kalmazdı ruh, kanatlıydı…   

                        Konsun yine pervazlara

                        Güvercinler;

                        “Hû hû” lara karışsın

                        Âminler…

                        Mübârek akşamdır;

                        Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler!   

Vicdanlar, sakat çıkmadan,

Yâ Muhammed, yarına; İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

Âdem oğullarına!   

Yüreklerden taşsın

Yine, imanlar!

Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;

Evliya, okusun Kur’an’lar!

Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoÄŸaltsın

Kayışzade Osman’lar!   

Na’tini Gâlip yazsın,

Mevlid’ini Süleyman’lar!

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin Sinan’lar!

Çarpılsın hakikat niyetine

Cenaze namazı kıldıranlar!   

Gel, ey Muhammed, bahardır…

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır!…

Hacdan döner gibi gel;

Mîrac’tan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!   

Bulutlar kanad, rüzgâr kanat,

Hızır kanad, Cibril kanat;

Nisan kanad, bahar kanat;

Âyetlerini ezber bilen

Yapraklar kanat…  

Açılsın gözlerin kapıları,

Açılsın perdeler, kat kat!

Çöllere dökülsün yıldızlar;

Dizilsin yollarına Yetimler; günahsızlar! Çöl gecelerinden, yanık

Türküler yapan kızlar

Sancağını saçlarıyla dokusun;

Bilâl-İ Habeşî sustuysa Ezanlarını Dâvûd okusun!   

                        Konsun yine pervazlara

                        Güvercinler;

                        “Hû hû” lara karışsın

                        Âminler…

                        Mübârek akÅŸamdır;                         Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler!

ARİF NİHAT ASYA

Mar
04

NECİD ÇÖLLERİNDEN MEDİNE’YE

Posted by zixak

 

Åžerif Ali Haydar PaÅŸa Hazretlerine

Nâr-ı beyzâ mı nedir, öğle zamanında güneş?

Tepesinden döküyor beynine âfâkın ateş!

Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine,

Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sîne.

San’atın sırrını ressâm-ı ezelden okuyan;

Rûh-i ma’sumu bütün hilkati kendinde duyan;

Åžimdi yerlerde ÅŸafak, ÅŸimdi bulutlarda bahar,

Şimdi tûfân-ı ziya, şimdi köpük, şimdi buhar,

Şimdi, mahmûr-i tefekkür, uzanan enginler,

Şimdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler,

Şimdi dalgın dereler, şimdi zılâl ummanı,

Şimdi bir vaha çizen; şimdi bütün elvanı,

Toplayıp mavi elekten geçirirken, üryan

Kumların üstüne bin türlü bedâyi’ dokuyan

O güzel sîne, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor:

Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!

Ne zemininde sezersin, ne fezasında hayat;

Âh bir reng-i hayât olsa da görsem… Heyhat!

Benzi külden de uçuk… Nerde o masmavi semâ?

Yine bîçârenin üstünde o müzmin humma!

Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmûm,

Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm,

Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor;

O zaman işte muhîtâtı alevler tarıyor;

Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,

Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!

Ne soluk var, ne de ses… Bâdiyenin hâli harab!

Çağlıyor sâde ufuklardaki âvâre serab;

Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı.   Geceden girdiği dehşetli mugaylân-zârı,

Gündüzün geçmek için kafile olmuş develer,

Eğrilip büğrülerek, yangına düşmüş ejder

Istırâbıyle, ne müz’ic uzanıp kıvranıyor!

İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor.

Ya o sırtındaki yüzlerce heyûlâ-yı beşer,

Âteşîn dalgalar üstünde yüzen bir mahşer, Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak,

Gidiyor bulmaya, heyhat, yeÅŸil bir toprak!

Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedî pâyânın?

Nerdedir vahası, yâ Rab, bu serâbistânın?

Necd’in a’mâkına dalmış, iki aydan beridir,

Koca bir kafile Mecnun gibi hâib, hâsir,

Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye,

Görürüm, bir gün olur “Hayme-i Leylâ” diye!

Ne devam etmeye takat, ne karâr etmeye yer;

Bir ılık gölge, İlâhî… O da olmazsa eÄŸer,

Kalmıyor sâhil-i maksûda vusul imkânı.   Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı,

Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ” edivermez mi zuhur?

O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr!

Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrakı,

Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk’ı!

Ebedî fecrini gördükçe perişan lâhût;

Zıll-i memdûduna düştükçe güneşler mebhût!

Sanki feyfâ-yı taharride yanan ervaha,

Sayeler dökmek için Sidre’den inmiÅŸ vaha.

O cehennem gibi vâdîde bu cennet ne güzel!

En büyük ÅŸi’r tezadın mıdır, ey hüzn-i ezel?

Sana bir mısra’-ı bercestedir etmiÅŸ ki sünûh:

Duyar amma varamaz yükselen âhengine rûh.   “Menâha”dan geçiyorduk, ikindi olmuÅŸtu. 

Çıkınca karşıma Cânân’ımın yeÅŸil yurdu,

Gözüm karardı,atıldım harîm-i cazibine;

Yarıp cemâ’ati, düştüm direklerin dibine.

Sonunda bir yere, lâkin, gömünce varlığımı,

Ridâ-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı.

YavaÅŸ yavaÅŸ o demin duyduÄŸum derin heyecan

İçimde dondu da bir ra’ÅŸe koptu ruhumdan;

Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!

Önümde sîneye çekmiÅŸ huşû’u titrerdi,

Zemin zemin kabaran saflarıyla gûnâgûn

Zılâl-i camide halinde, bir cihân-ı sükûn!

Evet, o koskoca âlem… Tunuslu, Afganlı,

 Transvâlli, Buhârâlı, Çinli, Sudanlı,

Habeşli, Hîveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,

Serendib’in, Cava’nın, MaÄŸrib’in bütün ÅŸekli;

Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden,

Cihan cihan dolaşıp, müntehâ-yı şarka giden,

O dûdmân-ı kerîmin sayılmaz evlâdı,

Huzur içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı!   Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût!

Ki vecde geldi temaşadan ansızın melekût:

Hurûş edip beşi birden yanık minarelerin,

Huda’yı baÄŸrına basmış yığın yığın beÅŸerin

Gömülmüş olduğu ummanı dalgalandırdı;

Deminki mahÅŸeri inletti, Sûr’u andırdı!

Birinci “EÅŸhedü en-lâ-ilâhe illâ’llâh”

Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh,

Duyuldu Merkad-i Pâk’in de, aynı ikrarı,

Derin derin gelen âvâzelerle tekrarı.

Bütün o ma’kese dönmüştü cebheler ÅŸimdi;

Onun sadâları artık muhîte hâkimdi.

İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd,

Huda’yı etti zeminden için için tevhîd.

Üçüncü oldu ÅŸehâdet ki: Tuttu eb’âdı,

Muhammed’in ebediyyet-güzîn olan yâdı.

Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan!

Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Canan?

Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı?

Kıyâm-ı HaÅŸr’e kadar yoksa hiç uyanmaz mı?

Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke:

Şu hâbgâhı derâgûş eden demir şebeke,

-Yerinden oynamayan dağ kadar vücûdunda-

Bütün bu cuşişi ürpermelerle duysun da;

O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle,

Uyanmasın koca bir mahşerin enîniyle?   

Minareler yeniden “Lâ-ilâhe illâ’llâh”

Teranesiyle coşarken, ayaklanıp nâgâh,

Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ’da;

Yayıldı velvelesiz bir inilti eb’âda.

Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;

Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;

Ne ihtiyarıma sâhib, ne i’tiyâdıma râm,

Bu girdibâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm;

Sularla engine düşmüş sefîne-pâre gibi,

-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi,

İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda,

YavaÅŸ yavaÅŸ kabaran dalgalarla kalkar da,

İyân olur yeniden- öyle çalkanıp durarak;

Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak!

Ayılmışım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş,

Sükûna münkalib olmuş da bekliyor, medhûş.

İnince yerlere mahfilden akıbet bir enîn,

Boşandı gitti o binlerce sineden «âmîn!»

Boyun bükük, kol açık âsumâne, göz kapanık;

Ne inliyor o cemâ’at, ne inliyor artık!

Fezayı dolduran eller ki Hakk’a yalvarıyor;

Yarıp da loşluğu bir müttekâ-yı nûr arıyor!

Bu başka başka lisanlar, bu here ü merc âvâz,

Birer niyaz idi Mevlâ’ya…Hem de aynı niyaz!

Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,

Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;

Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete,

Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,

Ne istesin ki, beraberce ben de istemeyim?

Åžu ben.ki… Her birinin ayrı ayrı kardeÅŸiyim.

Ezelde kaynaşan ervaha ayrılık var mı?

Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?

Olunca minberimîz, arşımız, Huda’mız bir;

Benim de beklediğim nûr onun da gayesidir.   

O nuru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin âfâkı, bir şabâh ister.

İnayetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm

İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!

Bu secdegâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;

Harîm-i Kabe’n için; sermedi Kitâb’ın için;

Avâlimindeki âyât-ı bî-hisâbın için;

Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için; 

Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;

Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın! 

Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?

O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,

Bir inkılâb ile mahrum olunca azminden,

Esaretin ne kadar ÅŸekli varsa katlandı…

Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mazinin.

           

Henüz duâ ediyordum ki, “Yâ Resûlallâh!”

Nidası kükreyerek, bir kanadlı tayf-i siyah,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

Süzüldü uçtaki “Babü’s-Selâm” önünde yere.

Mehîb sayhası hâlâ fezada çınlardı,

Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.

Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.

Diyordu inleyerek:   

- Yâ Nebî, şu hâlime bak!

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!

Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;

Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…

Yıkıldı hepsi… Ben aÅŸtım diyâr-ı Sudan’ı,

Üç ay «Tihâme!» deyip çiğnedim beyabanı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;

Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!

İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,

Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.

Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;

Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!

Yanıp tutuÅŸmadan aylarca yummadım gözümü…

Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…

Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?

Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;

Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!

Nedir o meÅŸ’ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!…   Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa “ah!”…

Ne gördüm, oh! SerilmiÅŸ zemine Sudanlı…

Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı,

Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.

Bitince hârice nakliyle gasli, tekfini, 

“Bakî’”a gitti ÅŸehidin vücûd-i fânisi;  

“Harem”de kaldı, fakat, rûh-i câvidânîsi. 

MEHMED AKİF ERSOY

Mar
04

NA’T

Posted by zixak

 

Yâ Resûl-i fahr-i âlem seyyid-i zât u sıfat

Bahr-ı zâtın gevherisin hem sıfatın ayn-ı zât.   Kuvvet-i zât-ı ezel dâim seninle müstakim

Hikmet-i dâru l-ebed kâim sanadır muhkemât.  

Mazhar-ı sırr-ı dakâyık matla-ı nûr-ı ezel

Mahzar-ı kân-ı hakâyık menba-ı her mu’cizat.  

Ahmed ü Mahmud u Kâsım  şâh-ı sultân-ı rusûl

“Künt ü kenz”in ma’deni hem keÅŸf-i hall-i müşkilât  

Vasfına “Ve’n-Necm”ü “Ve’ÅŸ-Åžems”ü “Tebârek” söyledi

Şânına “Tâ-Hâ” ve “Yâ-Sîn” geldi Hakk’tan beyinât  

Sûret-i envârının her zerresi şems ü kamer

Turre-i anber-feşânın Leyletü’l Kadr ü Berât.  

İzz ü ikbâlinden ötürü oldu terkîb-i cihan

Yer ü gök ins ü melâik asi u fer-i kâinat.  

  

NESÃŽMÃŽ

Mar
04

NA’T

Posted by zixak

 

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Huda’dır bu  Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafa’dır bu    

Felekde mâh-ı nev Bâbu’s-selâm’ın sîne-çâkidir

Bunun kandîli cevzâ, matla’-ı nûr-i ziyadır bu.  

Habîb-i Kibriya’nın hâb-gâhıdır fazîletde

Tefevvuk-kerde-i ArÅŸ-ı Cenâb-ı Kibriya’dır bu.  

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı Adem zail

Âmâdan açdı mevcudat dü-çeşmin tûtîyâdır bu.  

Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metaf-ı kudsiyândır cilve-gâh-ı enbiyâdır bu. 

NÂBÎ

Mar
04

Muhammed’e Medhiye

Posted by zixak

 

 Tuttu  cihanı  ser-te-ser  envâr-ı  Mustafâ   Çünkim belirdi dünyâda âsâr-ı Mustafâ   Uruldu canda nevbet-i  ÅŸer’-i Muhammedi 

Doldu  cenan cinânına ezhâr-ı  Mustafâ  

Tevhîd servi ravza-i îmânda bitti hoş 

Aktı çü ayn-ı hikmet-i esrâr-ı Mustafâ  

Hakk gülşeninde öttü  ger ü  vahy  bülbülü 

Rahmet güliyle doldu bu gülzâr-ı Mustafâ  

Oldu meşâm-ı akl u dil ü can    muattar 

Açıldı çünki nâfe-i güftâr-ı Mustafâ  

Kalmadı kadr ü kıymeti dürr ü cevahirin 

Dürler çü saçtı  la’l-i  dürer-bâr  Mustafâ  

Bâzâr-ı küfr ü kibr ü dalâlet harâb olup 

Hem hoÅŸ bezendi ÅŸer’ ile bâzâr-ı Mustafâ  

Dînin çerâğı yandı vü yandı kamu oda 

Küffâr-ı ehl-i şirk ü hep ağyâr-ı Mustafâ  

Gerçi ki yok dürür bu Süleyman’da hoÅŸ amel

Lakin anın ümîdi dahi var-ı Mustafâ  

Sen Mustafâ’yı cân ile tekrar eyle kim

Nûr artırır gönüllere tekrâr-ı Mustafâ 

SÜLEYMAN ÇELEBİ