Mar
04
Posted by zixak
Seccaden kumlardı…
Devirlerden diyarlardan
Gelip göklerden buluşan
Ezanların vardı.  Â
Mescit mü’min, minber mü’min…
Taşardı kubbelerden tekbîri
Dolardı kubbelere “âmin”.  Â
Ve mübarek geceler, dualarımız,
Geri gelmeyen dualardı..
Geceler ki, pırıl pırıl
Kandillerin yanardı!  Â
Kapına gelenler, yâ Muhammed.
-Uzaktan yakından-
Mü’min döndüler kapından!  Â
Besmele ekmeÄŸimizin bereketiydi
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi. Â
                       Konsun -yine- pervazlara
                       Güvercinler;
                       “Hû hû” lara karışsın
                       Âminler…
                       Mübârek akşamdır;
                       Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler!  Â
Åžimdi Seni ananlar,
Anıyor aÄŸlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın, Yoksulların sahibi…
Nerde kaldın ey Rasul,
Nerde kaldın ey Nebî?  Â
Günler ne günlerdi yâ Muhammed;
Çağlar ne çağlardı:
Daha dünyaya gelmeden
Mü’minlerin vardı…
Ve bir gün, ki gaflet
Çöller kadardı.  Â
Halime’nin kucağında
Abdullah’ın yetimi,
Âmine’nin emaneti aÄŸlardı!  Â
Hadîce’nin koncası,
ÂiÅŸe’nin gülüydün.
Ümmetinin gözbebeği,
Göklerin Rasulüydün…
Elçi geldin, elçiler gönderdin…
Ruhunu Allah’a,
Elini ümmetine verdin.
BeÅŸiÄŸin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan
Medine’ye göçerdin.  Â
Biz bu dünyadan
Nereye göçelim, yâ Muhammed? Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
(Ebû Leheb öldü.) diyorlar:  Â
Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed
Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!   Neler duydu şu dünyada
Mevlid’ine hayran kulaklarımız
Ne adlar ezberledi, ey Nebî,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık yolunu bilmiyor;
Artık yolunu unuttu
Ayaklarımız! Kâbe’ne siyahlar
Yakışmamıştır, yâ Muhammed,
Bugünkü kadar!  Â
Haset gururla savaÅŸta;
Gurur, Kafdağı’nda derebeyi…  Â
Onu da yaralarlar kanadından, Gelse bir ÅŸefkat meleÄŸi…
İyiliğin türbesine
Türbedâr oldu iyi!  Â
Vicdanlar sakat
Çıkmadan yâ Muhammed yarına!
İyilikler getir, güzellikler getir
Âdem oÄŸullarına…   Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi Tâif’tir, kimi Hayber’dir;
Fethedemedik, yâ Muhammed,
Senelerdir… Â Â
Ne doÄŸruluk, ne doÄŸru;
Ne iyilik, ne iyi…
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiÅŸ vermeyi…
Günahın kursağında
Haramların peteÄŸi…  Â
Bayram yaptı yabanlar:
Semâve’yi boÅŸaltıp
Sâve’yi dolduranlar…
Atını hendeklerden -bir atlayışla-
Aşırdı aşıranlar…
Ağlasın Yesrib,
AÄŸlasın Selman’lar! Â
Gözleri perdeleyen toprak,
Yüzlere serptiÄŸin topraktı…
Yere dökülmeyecekti ey Nebî,
Yabanların gözünde kalacaktı!  Â
                       Konsun yine pervazlara
                       Güvercinler;
                       “Hû hû” lara karışsın
                       Âminler…
                       Mübârek akşamdır;
                       Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler! Â
Ne oldu, ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı, ey yol,
Bir aziz yolcuyla AÅŸarak daÄŸlar taÅŸlar,
Kafile kafile, kervan kervan
Åžimale giden yoldaÅŸlar? Â Â
Uçsuz bucaksız çöllerde,
Yine, izler gelenlerin,
Yollar gideceklerindir. Â Â
Åžu tekbir getiren maÄŸara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir.   Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi… Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi!  Â
Åžu kuytu cinlerin mi; perilerin yurdu mu?
Åžu yuva -ki bilinmez,
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?-
KuÅŸlarını, bir sabah, Medine’ye uçurdu mu?  Â
Ey Ebvâ’da yatan ölü,
Bahçende açtı dünyanın En güzel gülü;
Hatıran, uyusun çöllerin Ilık kumlarıyla örtülü.   Dinleyene hâlâ,
Çöller ses verir;
“Yâleyl!” susar,
UÄŸultular gelir.
Mersiye okur Uhud,
Kaside söyler Bedir. Sen de bir hac günü,
Başta Muhammed, yanında
Ebû Bekir;
Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü
Destan yap, ey ÅŸehir! Â Â
 Ebû Bekir’de nur,
Osman’da nurlar…
Kureyş uluları, karşılarında
Meydan okuyan
Ömer bulurlar;
Ali’nin önünde kapılar açılır,
Ali’nin önünde eÄŸilir surlar.
Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de
Hakk’ın yiÄŸitleri, ÅŸehîd olurlar…  Â
Bir mutlu günde ki, ölüm tatlıydı; Yerde kalmazdı ruh, kanatlıydı…  Â
                       Konsun yine pervazlara
                       Güvercinler;
                       “Hû hû” lara karışsın
                       Âminler…
                       Mübârek akşamdır;
                       Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler!  Â
Vicdanlar, sakat çıkmadan,
Yâ Muhammed, yarına; İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Âdem oÄŸullarına!  Â
Yüreklerden taşsın
Yine, imanlar!
Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;
Evliya, okusun Kur’an’lar!
Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoÄŸaltsın
Kayışzade Osman’lar!  Â
Na’tini Gâlip yazsın,
Mevlid’ini Süleyman’lar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan’lar!
Çarpılsın hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!  Â
Gel, ey Muhammed, bahardır…
Dudaklar ardında saklı
Âminlerimiz vardır!…
Hacdan döner gibi gel;
Mîrac’tan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!  Â
Bulutlar kanad, rüzgâr kanat,
Hızır kanad, Cibril kanat;
Nisan kanad, bahar kanat;
Âyetlerini ezber bilen
Yapraklar kanat… Â
Açılsın gözlerin kapıları,
Açılsın perdeler, kat kat!
Çöllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına Yetimler; günahsızlar! Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilâl-İ Habeşî sustuysa Ezanlarını Dâvûd okusun!  Â
                       Konsun yine pervazlara
                       Güvercinler;
                       “Hû hû” lara karışsın
                       Âminler…
                       Mübârek akÅŸamdır;                        Gelin ey Fâtiha’lar, Yâ-sin’ler!
ARİF NİHAT ASYA
Mar
04
Posted by zixak
Â
Åžerif Ali Haydar PaÅŸa Hazretlerine
Nâr-ı beyzâ mı nedir, öğle zamanında güneş?
Tepesinden döküyor beynine âfâkın ateş!
Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine,
Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sîne.
San’atın sırrını ressâm-ı ezelden okuyan;
Rûh-i ma’sumu bütün hilkati kendinde duyan;
Åžimdi yerlerde ÅŸafak, ÅŸimdi bulutlarda bahar,
Şimdi tûfân-ı ziya, şimdi köpük, şimdi buhar,
Şimdi, mahmûr-i tefekkür, uzanan enginler,
Şimdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler,
Şimdi dalgın dereler, şimdi zılâl ummanı,
Şimdi bir vaha çizen; şimdi bütün elvanı,
Toplayıp mavi elekten geçirirken, üryan
Kumların üstüne bin türlü bedâyi’ dokuyan
O güzel sîne, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor:
Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!
Ne zemininde sezersin, ne fezasında hayat;
Âh bir reng-i hayât olsa da görsem… Heyhat!
Benzi külden de uçuk… Nerde o masmavi semâ?
Yine bîçârenin üstünde o müzmin humma!
Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmûm,
Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm,
Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor;
O zaman işte muhîtâtı alevler tarıyor;
Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,
Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!
Ne soluk var, ne de ses… Bâdiyenin hâli harab!
Çağlıyor sâde ufuklardaki âvâre serab;
Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı.   Geceden girdiği dehşetli mugaylân-zârı,
Gündüzün geçmek için kafile olmuş develer,
Eğrilip büğrülerek, yangına düşmüş ejder
Istırâbıyle, ne müz’ic uzanıp kıvranıyor!
İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor.
Ya o sırtındaki yüzlerce heyûlâ-yı beşer,
Âteşîn dalgalar üstünde yüzen bir mahşer, Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak,
Gidiyor bulmaya, heyhat, yeÅŸil bir toprak!
Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedî pâyânın?
Nerdedir vahası, yâ Rab, bu serâbistânın?
Necd’in a’mâkına dalmış, iki aydan beridir,
Koca bir kafile Mecnun gibi hâib, hâsir,
Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye,
Görürüm, bir gün olur “Hayme-i Leylâ” diye!
Ne devam etmeye takat, ne karâr etmeye yer;
Bir ılık gölge, İlâhî… O da olmazsa eÄŸer,
Kalmıyor sâhil-i maksûda vusul imkânı.   Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı,
Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ” edivermez mi zuhur?
O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr!
Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrakı,
Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk’ı!
Ebedî fecrini gördükçe perişan lâhût;
Zıll-i memdûduna düştükçe güneşler mebhût!
Sanki feyfâ-yı taharride yanan ervaha,
Sayeler dökmek için Sidre’den inmiÅŸ vaha.
O cehennem gibi vâdîde bu cennet ne güzel!
En büyük ÅŸi’r tezadın mıdır, ey hüzn-i ezel?
Sana bir mısra’-ı bercestedir etmiÅŸ ki sünûh:
Duyar amma varamaz yükselen âhengine rûh.   “Menâha”dan geçiyorduk, ikindi olmuÅŸtu.Â
Çıkınca karşıma Cânân’ımın yeÅŸil yurdu,
Gözüm karardı,atıldım harîm-i cazibine;
Yarıp cemâ’ati, düştüm direklerin dibine.
Sonunda bir yere, lâkin, gömünce varlığımı,
Ridâ-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı.
YavaÅŸ yavaÅŸ o demin duyduÄŸum derin heyecan
İçimde dondu da bir ra’ÅŸe koptu ruhumdan;
Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!
Önümde sîneye çekmiÅŸ huşû’u titrerdi,
Zemin zemin kabaran saflarıyla gûnâgûn
Zılâl-i camide halinde, bir cihân-ı sükûn!
Evet, o koskoca âlem… Tunuslu, Afganlı,
 Transvâlli, Buhârâlı, Çinli, Sudanlı,
Habeşli, Hîveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,
Serendib’in, Cava’nın, MaÄŸrib’in bütün ÅŸekli;
Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden,
Cihan cihan dolaşıp, müntehâ-yı şarka giden,
O dûdmân-ı kerîmin sayılmaz evlâdı,
Huzur içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı!   Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût!
Ki vecde geldi temaşadan ansızın melekût:
Hurûş edip beşi birden yanık minarelerin,
Huda’yı baÄŸrına basmış yığın yığın beÅŸerin
Gömülmüş olduğu ummanı dalgalandırdı;
Deminki mahÅŸeri inletti, Sûr’u andırdı!
Birinci “EÅŸhedü en-lâ-ilâhe illâ’llâh”
Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh,
Duyuldu Merkad-i Pâk’in de, aynı ikrarı,
Derin derin gelen âvâzelerle tekrarı.
Bütün o ma’kese dönmüştü cebheler ÅŸimdi;
Onun sadâları artık muhîte hâkimdi.
İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd,
Huda’yı etti zeminden için için tevhîd.
Üçüncü oldu ÅŸehâdet ki: Tuttu eb’âdı,
Muhammed’in ebediyyet-güzîn olan yâdı.
Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan!
Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Canan?
Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı?
Kıyâm-ı HaÅŸr’e kadar yoksa hiç uyanmaz mı?
Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke:
Şu hâbgâhı derâgûş eden demir şebeke,
-Yerinden oynamayan dağ kadar vücûdunda-
Bütün bu cuşişi ürpermelerle duysun da;
O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle,
Uyanmasın koca bir mahÅŸerin enîniyle?  Â
Minareler yeniden “Lâ-ilâhe illâ’llâh”
Teranesiyle coşarken, ayaklanıp nâgâh,
Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ’da;
Yayıldı velvelesiz bir inilti eb’âda.
Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;
Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;
Ne ihtiyarıma sâhib, ne i’tiyâdıma râm,
Bu girdibâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm;
Sularla engine düşmüş sefîne-pâre gibi,
-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi,
İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda,
YavaÅŸ yavaÅŸ kabaran dalgalarla kalkar da,
İyân olur yeniden- öyle çalkanıp durarak;
Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak!
Ayılmışım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş,
Sükûna münkalib olmuş da bekliyor, medhûş.
İnince yerlere mahfilden akıbet bir enîn,
Boşandı gitti o binlerce sineden «âmîn!»
Boyun bükük, kol açık âsumâne, göz kapanık;
Ne inliyor o cemâ’at, ne inliyor artık!
Fezayı dolduran eller ki Hakk’a yalvarıyor;
Yarıp da loşluğu bir müttekâ-yı nûr arıyor!
Bu başka başka lisanlar, bu here ü merc âvâz,
Birer niyaz idi Mevlâ’ya…Hem de aynı niyaz!
Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,
Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;
Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete,
Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,
Ne istesin ki, beraberce ben de istemeyim?
Åžu ben.ki… Her birinin ayrı ayrı kardeÅŸiyim.
Ezelde kaynaşan ervaha ayrılık var mı?
Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?
Olunca minberimîz, arşımız, Huda’mız bir;
Benim de beklediÄŸim nûr onun da gayesidir.  Â
O nuru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!
Bunaldı milletin âfâkı, bir şabâh ister.
İnayetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm
İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!
Bu secdegâha kapanmış yanan yürekler için;
Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;
Harîm-i Kabe’n için; sermedi Kitâb’ın için;
Avâlimindeki âyât-ı bî-hisâbın için;
Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiÅŸ ümmet için;Â
Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;
Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın!Â
Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?
O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,
Bir inkılâb ile mahrum olunca azminden,
Esaretin ne kadar ÅŸekli varsa katlandı…
Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!
O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,
Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.
Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mazinin.
          Â
Henüz duâ ediyordum ki, “Yâ Resûlallâh!”
Nidası kükreyerek, bir kanadlı tayf-i siyah,
Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,
Süzüldü uçtaki “Babü’s-Selâm” önünde yere.
Mehîb sayhası hâlâ fezada çınlardı,
Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.
Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;
Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.
Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.
Diyordu inleyerek: Â Â
- Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…
Yıkıldı hepsi… Ben aÅŸtım diyâr-ı Sudan’ı,
Üç ay «Tihâme!» deyip çiğnedim beyabanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuÅŸmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meÅŸ’ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!…   Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa “ah!”…
Ne gördüm, oh! SerilmiÅŸ zemine Sudanlı…
Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı,
Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.
Bitince hârice nakliyle gasli, tekfini,Â
“Bakî’”a gitti ÅŸehidin vücûd-i fânisi; Â
“Harem”de kaldı, fakat, rûh-i câvidânîsi.Â
MEHMED AKİF ERSOY