Åžub
20
Posted by zixak
Hendek Harbi sırasında,
Sevgili Peygamberimiz de (s.a.v.) bizzat çalışıyor ve
hendeği kazarken şöyle dua ediyordu: “Gerçek hayat yok hiçbir yerde, Cennettekinden başka.
Ensarla Muhacirine rahim ol Rabbim.�
Sonra müjdelerle aydınlandı her yer…
Vur kazmayı Ferhat gibi içinin dağlarına, Sen de eriş
o müjdece ey yolcu. Yüce davete uyup
kutlu beldeye, kutlu sefere çıkan kardeşlerimizi
dualarımızla uğurluyoruz. Bizi de duadan
unutmasınlar inşaallah.
ÖYLE anlar vardır ki, âdeta bittim dersiniz. Aczinizin son sözleridir söyledikleriniz. Bıçak kemiğe dayanmıştır. Ve işte tam o sırada olmazlar olur, ilâhî bir inayet birden imdada yetişir. Sebeplerin tek tek tükendiği bir yerde, söz onundur artık. Simurg gibi, küllerinizden o an yeni bir hayat, yeni bir insan doğar. Kim bilir kaç yüzüncü kez bu böyle olmuştur? Yine de unuturuz, çareyi hiç olmayacak yerlerde ararız. Yanlış adreslerden medet umarız. Halbuki dua ve Allah’a sığınış en emin çaredir. Acz ve fakr, en kısa en selâmetli yoldur. Hedefe çabuk vardırır. Rabbimize ulaştırır bizi. Yüce Sevgili’nin huzuruna çıkarız. Bir damlacık hayat nuru buharlaşmadan kaynağına kavuşur.
Dertler biter mi? Yine vardır ve hep olacaktır. Ama ruhun kavuştuğu huzur ve eriştiği hakiki iman sayesinde dağlarvari dalgalar, topuklara çıkar ancak. İnsanı aşamaz, boğamaz. Tılsım bozulmuştur.
Her devirde, her dönemde insanın hâli budur. İnişler ve çıkışlarla doludur hayatı. Ne onu üzen olaylar azalır, ne de ona ulaşan ilâhî yardımlar kesilir. Bazen şaşkınlık içinde aklımız karışır, seçemez olur doğruları. Hakka yönelmekte gecikiriz bir müddet.
Yönümüzü ve yüzümüzü ondan yana çevirince anlarız ki; hayatı veren ve bu hayatın sahibi olan Rabbimiz bizi yalnız bırakmamıştır. Gözyaşlarıyla beraber dilimizden bir söz dökülür: “Terk etmedi sevdan beni.�
Bu söz, bir dua gibi arşa yükselir.
Darmadağınık bir evde, perişan bir odada temizlik yapmadan ne oturabilir ne de çalışabiliriz. Kalbimizde böyledir, bazen dağılıyor, daralıyor, bin parça oluyor. Onun için de bir temizlik gerekiyor. Biçare kalbimizi, o kadar bencil duygular ve yabancısı olduğu fikirler kaplıyor ki, bunların esiri olmaktan bunalıyor “ah� “of� edip inliyor. Ruhumuzun inceldiği anlarda bu feryatları duyarız. Kalbimizin sesine uyarız. Çok geç olmadan ince bir temizliğe başlarız. Kalbimiz ki, o en temiz ve en saf yanımız. Tövbeyle arınmak ister. Ağlamakla, bulut olup yağmakla yıkanmak ister, İhtiyacı vardır. Serapa temizlenip güçlenmek ve beslenmek ister. Buyur etmek ister; “çün hazır oldu döşek/ Ona bir hakan gerek� der bebekler. Yüce Rabbin güzel isimlerinin tecellisini kendinde görmek ve göstermek ister.
Bu böyledir… Her sıkıntı feraha açılan bir kapı olabilir. Allah(c.c.) Fettah’tır; kapılar açar. En umulmadık bir anda, size de bir kapı açılabilir.
“Dışarıda arama, yollar hep senin içinde.
Dön geriye dön, bir kapı açılır kalbinde.
Ateşli hastalık gibidir günahlar, ruhu yakar.
Tövbeyle arın, şifalar yakın rahmetinde.�KALBİMİN yumuşadığı günlerden bir gündü. Öksüz ve yetim çocuklarla sohbet etmiştik. Bu mânâyı bir kez de orada yaşadım. Rahmetli Doktor Halûk Nurbâki hoca bir sohbetinde anlatmıştı. Sahabeden biri gelir Hz. Peygamber’e (s.a.v.) “Duygulanamıyorum� der. Adeta kitlenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) o sahabeye, “Sokakta bir yetimle karşılaşırsan başını okşa. İçinde bir şeylerin kımıldandığını hissedeceksin� der. Denileni yapar, gerçekten de duygularının tekrar canlanıp, coştuğunu görür. O gün ben de böyleydim. Bir baş okşamakla, onların arasında olmakla ben de açıldım, konuştukça ferahladım.
Her olay bizi derinden etkiliyor. Her bir olayla birbirimize bağlıyız. Görünmeyen bir zincirin halkaları gibiyiz. Tüm insanlarla birlikteliğimiz var. Bizden uzak olmayan biri var. Şükür ki bu bağı kuran, bu sevgiyi kalplerde uyandıran var. Bizden uzak olmayan biri var.
“Terk etmedi sevdan beni.�
Terk etmiyor bu sevdan hiçbir zaman. Ben unutsam da, sen unutmadın. Yaprak yaprak açtırdın ağaçları, çiçek çiçek donattın dalları. Dalların uçlarında rengarenk meyvaları. Hepsini, her şeyi benim için yarattın.“Terk etmedi sevdan beni.� Çünkü Sen Rahmandın. O yüce ve eşsiz sevginin şanındandır tüm bunlar. Sığındığım, kollarına atıldığım nice gerçek olmayan sevgilerin kapılarını kapadık. Yüz bulamadık, Senden Senin dergâhından başka hiçbir yerde. Hepsi gitti, gidiyor da zaten… Bir zaman sonra anladık ki; aynalardaki güzellik aynalardan değilmiş. Biz aynadaki güneşe vurulmuşuz. Aynalar kırıldı. Güneş, gökte yine yalnız kaldı, pırıl pırıl. Sevginin güneşi de böyle, hiç sönmedi, sönmeyecek.
Sen tüm sevgilerin kaynağısın, Rahmansın.
Küçük diye ne bir karıncayı, ne de bir çiçeği terk etti rahmetin Senin. Her şeye, her şeyden yakınsın Sen. Her şey Senin çünkü Rahmansın Sen. “Terk etmedi sevdan beni.�
Bu sevgi beni yaratmadan hatta kainatı yaratmadan öncede vardı. Ezelde Senin, Ebed de. “Terketmedi sevdan beni.�
Sonra sonra, ilahi bir hikmetin ve sevginin ışığıyla yandı, aydınlandı her yer. Sen ki, Nurdun. O Nurdan uzak kalamazdı hiç kimse. Gizlenen, saklanan, uzak duranlar müstesna. Ama onları da unutmuyorsun, yine de yaşatıyorsun. Seni layıkıyla sevemedik. Allah’ım affet. Kayboldu bir kısmımız dünya çöllerinde, buharlaşıp gitti. Bir kısmımız ise yanıldığımızı anlayıp döndük. Davetine uyup tekrar düştük yollara, yöneldik huzura.
“Terketmedi sevdan beni� dedik. Aç kaldık, susuz kaldık. Uğrulara kandık. Aldandık, aldatıldık bu yollarda. Bir Sen vefalı çıktın, beni yalnız bırakmadın. “Terk etmedi Sevdan beni.�
SENİN adınla başlayan her nimet güzeldi, Senin için katlandığımız her zorluk da kolaydı. Nimetler Sendendi, Senindi. Sevginle sermest, aşkınla bihuş olup düştük yollara, yollarına. O sevdanın uğruna. Daha yakın olalım, rahmetinden kana kana içelim, tadalım diye yollardayız. Yollar ki adınla güzel, bu yolculuğun en güzel kelimesi de yine Sen’den armağan; “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, Lebbeyke la şerike leke lebbeyk…�
Sevginin, hasretin ateşi sarınca içimizi, ayaklarımızın altındaki yollarda kısalıyor sanki, zaman da dürülüyor. Geç olmadan anladık ki, “Hac� sevgiymiş meğer… Bir aşk damlacığının, sevgi seline kapılıp ummana doğru koşmasıymış, çağlamasıymış. Huzurdayım, kapındayım, kıyamdayım demekmiş.
Eller, diller ve gönüller arınmakta şimdi. Binler duygunun temizlenme vakti şimdi. Mahşerin provasına hazırlanıyor milyonlar. Günahın, lekenin bir zerreciği bile kalmamalı üzerimizde. Arafat’ta son bir defa daha yıkanıp arınmalıyız.
Gerçek hayat neymiş burada anlıyor insan. Rahmetine sarılıyoruz, kabuslardan uyanıyoruz. Savrulmaktan ve ezilmekten ise izzetinle kurtuluyoruz.
Seni bilmekle, Seni “Bir� ve “yakın� bilmekle rahatlıyoruz. “Terk etmedi sevdan beni.�
Hiçbir zaman, ne dünyada , ne kabirde, ne de ahirette… Her nereye gidersek Sendin bizimle kalan, binbir isminle bizi kuşatan, bizimle olan.
Senden başka kim var ki, kimimiz olabilir ki, bizi bilen? Varlığının yanında ne ki bu gölgeler? Senden medet almayan sevgiler, sönüp gittiler birer birer.
Sen ki sönmeyensin!
Sen ki, ölmeyensin!
Sen ki, eşi ve benzeri olmayansın!
Sen ki, kullarını unutmayansın! “Terketmedi Sevdan beni.�
ALLAH’IM Sen ki, Rahmansın, yaşamak bu olmalı, gerçek hayat da bu olmalı. Çok şeyi bilmek değil, sadece bir şeyi bilmek, o yüce gerçeği bilmek. “Terk etmedi sevdan beni� demek. Ve seni sevmek… İşte bütün mesele bu… Seni sevmek, ölesiye sevmek, ebediyen sevmek. Mevlânâ gibi “Yarabbi; İşte Senden başka kimse yok! Sana teslim olan da, ağlar sayılmaz… Ey Nur; Sana karşı hiç kimsenin adını anmak lâyık değil. Bu bir damlayı, af ve rahmet denizlerine ulaştır. Kötülükleri bizden ırak et. Dua ve dileklerimizi kabul et…�
Selim Gündüzalp
Åžub
17
Posted by zixak
Sana “gel� demeye yüzümüz yok Efendim. Sen kabul buyur bizi, sen davet et de biz varalım o ravzay-ı pâkine yalınayak. Gerekirse yollarında emekleye emekleye hatta sürünerek, yüzüstü gelelim huzuruna. Sen kabul et ki biz senin uğruna her türlü ezâya, cefâya razıyız.
Sümeyye’ler (r.a) misali bizi de ayaklarımızdan bağlayıp develeri ters istikamete sürsünler. Bedenlerimiz iki parça olsun. Vücudumuz tek parça olarak kapına gelmekten utanıyoruz. Bir değil bin parça olsun bedenlerimiz de yeter ki kabul et bizi. Kabul et ki Bilâl (r.a) gibi bizi de kızgın kumlara yatırsınlar ve diyebilelim Allah’ın huzuruna çıkarken, o gün, senin ve dinin için bütün meşakkatlere katlandık diye. Kabul et ki Habbab bin Eret (r.a) gibi bizi de bir hasıra sarmalasınlar ve sonra da yaksınlar. Senin yolunda feda edilmemiş bir can olarak huzuruna gelmekten utanıyoruz Efendim. Yeter ki sen “ümmetim� diye kabul et bu asrın günahkarlarını Efendim.Bizi de “liva-ül hamd� sancağının altında topla, o dehşetli günde. O gün öyle dehşetli gün ki bütün beşeriyet hatta peygamberler dahi “nefsî, nefsî..� dediği gündür. Sadece senin “ümmetî, ümmetî..� diyeceğin o günde, bizi yani bu acizleri, bu günahkar ümmetini bir halimizle perişan bırakma Efendim.
Öyle bir hale düştük ki Efendim, gündüzlerimiz bile siyaha boyandı. Sen kokmayan gülleri büyüttük bahçelerimizde. Senin için olmayan neyimiz varsa hep renksiz, neyimiz varsa hep yağmalandı çaresiz. En kutsal hediyesiydin Yaradan’ın bize. Heyhat ki koruyamadık tam manasıyla seni. Asır, sinede ateş misali oldu.. İman elde kor gibi Efendim. Sevgili diye yılanlar atıldı koynumuza.
Ey Güllerin Sultanı! Sana gel demeye yüzümüz yok. Sen davet buyur bize. Biz gelelim alemlere rahmet olan Sen’in nurlu eşiğine. Davet et ki bütün meşakkatler kabulümüzdür. Tek temennimiz bu asrın biz çaresizlerini de “Ey rabbim! Bunlar da benim ümmetimdendir� demendir. Toprak olup aslımıza döneceğimiz günler elbette uzak değildir. Bir tebessüm buyur ki gittiğimiz yerler nurunla aydınlansın Efendim.
Amellerimiz bizi cennetin yanına bile götürmez ki sana muhabbetimiz olmadan. Bizi “ümmetim� diye kabul et ki asırlardır hep dünyaya bel bağlamış şu günahkarların artık Sen’in muhabbetinle yürekleri taşsın cihandan, cuş-u huruşa gelsin yüreklerimiz sana olan aşkla.
On dört asır evvelinden “Ümmetim yağmur misalidir. Evveli mi ahiri mi hayırlıdır bilinmez� buyurmuştun. Ama Efendim, biz haramlarla günahlarla hemhal olduk daim. İçimiz dışımıza bir çevrilse ne kadar acınacak halde olduğumuz görülecek. Allah ise bu halimiz mahşere sakladı. Bu yüzden başımız önümüzde eğik, bu yüzden sana “Gel Ey Efendim� diyemiyoruz. Çünkü sana gel demekten utanıyoruz Ey Gönüllerin Şehremini. Öyle ise biz gelelim kapına. Kapına gelip Kıtmir’in olalım Sen’in daima.
Kabul et nolur. Yoksa başımıza dağlardan daha büyük taşların yağacağı gün yakındır. O gün kaçacak yer olmayacak Efendim. Azığımız olan salih amelleri boynumuzda gerdanlık yapamadık bu dünya zindanında. Kalplerimiz taş kesildi Ey Gönüllerin Sultanı! Ummanlar çekilip kurudu birer birer. Hayat çöl ortasında kaldı çaresiz.
Sana “gel� diyemiyoruz Efendim, “doğ gecelerimize� diyemiyoruz sana Sultanım. Ama nolur sen kabul et de senden gayrı neyimiz varsa hepsini geride bırakıp sana gelmek istiyoruz. “Af diliyoruz� kapında. Ey alemlerin Sultanı! Bize yüzünü çevirme nolursun.
Efendim! Sana salât olsun.. selamlar olsun..
Bizleri sana ümmet yapana hamdler olsun..  Â

Åžub
17
Posted by zixak
O’nu yuvasındaki topal karınca, semada ay sevdi. İncinmesin diye ayakları, yollarına döktükleri diken sevdi, gül sevdi, yol sevdi.
Â
Bir gün bir şehirden kovuldu, taşlandı. Şehir sevdi, taş sevdi de; şehir şehirliğinden taş taşlığından incindi.
Â
O Allah’ın Habibi , O “en sevgili…â€?
Â
Çorak gönüller onu sevdi de gülşene döndü.
Â
Her nereye baksa, bakışlar o yöne aktı.
Â
Gitti.
Â
Gittiği günden beri Mekke yaralı, Mekke dertli.
Â
Şimdi dünya bir Mekke.
Â
Bekliyor.
Â
Çünkü biliyor, O sevdikleriyle, sevenleriyle…
Â
En çok kimi seviyoruz?
 Bir gün Hz . Ömer r.a.’ ın oÄŸlu Abdullah’ın ayağı kasıldı kaldı. Bir türlü kımıldamıyor, hareket etmiyordu. Oradan geçen Hz . Abdurrahman r.a. sordu:
- Ne oldu, neyin var? Hz . Abdullah r.a.:
Â
- Ayağım kasıldı, kımıldatamıyorum, dedi.
Â
Hz . Abdurrahman r.a.:
Â
- En sevdiğin insanın adını an da iyileşsin.
Â
Hz . Abdullah r.a. inler gibi söyledi:
Â
- Ya Muhammed!
Â
“ Ya Muhammedâ€? dedi, yürüdü…
Â
Ashab’dan bir zat, bir gün Efendimiz s.a.v.’e gelerek sordu:
Â
- Ya Rasulallah ! Kıyamet ne zaman kopacak?
Â
Efendimiz s.a.v. buyurdu:
Â
- O günü soruyorsun. Sorduğun, geleceğini bildiğin o gün için ne hazırladın? O zat:
Â
- Hiçbir ÅŸey… Ama ÅŸu var ki, ben Allah ve Rasulu’nü çok seviyorum. Efendimiz s.a.v. buyurdu:
Â
- Öyleyse sevdiklerinle berabersin.
Â
Ve bir gün öyle bir söz söyledi ki, ashabını hiçbir ÅŸey o söz kadar sevindirmemiÅŸti. Efendimiz s.a.v.’e dediler:
Â
- Ey Allah’ın Rasulü . Bir adam var ki, birisini yaptığı güzel iÅŸlerden dolayı çok seviyor. Fakat kendisi onun gibi yapmıyor. Ne buyuruyorsunuz?
Â
Allah Rasulü buyurdular:
Â
- KiÅŸi sevdiÄŸi ile beraberdir.
Â
Ayrılık var mı?
Â
Göğün derdi var mı insanda?
Â
O’nu bir kere gördü gökyüzü, bir daha görecek mi?
Â
Oysa insan sevince, her dem O’nunla , her anı O’nunla olacak.
Â
Bir gün, ayrılık ateÅŸiyle ÅŸimdiden yananlardan birisi Rasulullah s.a.v.’e geldi:
Â
- Ey Allah’ın Rasulü , seni canımdan da, çocuÄŸumdan da, malımdan da çok seviyorum. Evdeyken seni hatırlayınca evde duramıyor, gelip sana bakıyorum. Her nerede olsam seni özlüyorum. Ama beni ve seni düşününce… Sen cennetin en güzel köşesinde peygamberlerle olacaksın. Ben cennete girsem bile seni göremeyeceÄŸim. Üzülüyorum, Ey Allah’ın Rasulü , çok üzülüyorum.
Â
Efendimiz s.a.v. mübarek başını eÄŸdi, sustu sustu … Az sonra Cebrail a.s. geldi. Bir müjdeyle geldi:
Â
“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, iÅŸte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiÄŸi peygamberler, sıddîkler , ÅŸehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne iyi arkadaÅŸtır!..â€? (Nisa, 69)
Â
Kubbeli ev nerede?
Â
Efendimiz s.a.v. ashabından birkaç kiÅŸi ile Medine’de dolaşıyordu. Yüksekçe, kubbeli bir ev gördüler. Rasul -i Ekrem s.a.v. evin sahibinin kim olduÄŸunu sordu. Ashab da cevap verdi. Efendimiz s.a.v. sükut etti.
Â
Aradan biraz zaman geçmiÅŸti. Evin sahibi Rasulullah s.a.v.’in yanına geldi, selam verdi. Efendimiz s.a.v. selamı almadığı gibi o zattan yüz çevirdi. Bu hadise birkaç kez yaÅŸandı.
Â
Sahabi , Efendimiz s.a.v.’in kendisine kızmış olduÄŸunu hissediyor, fakat bu kızgınlığın sebebini bir türlü bulamıyordu. Nihayet dertli dertli etrafındakilere:
Â
- Rasulullah benden yüz çeviriyor, fakat sebebini bilmiyorum, dedi. Onlar da:
Â
- Rasulullah dolaşırken senin oldukça yüksek kubbeli evini gördü, dediler.
Â
Sahabi hemen koştu evini yıktı.
Â
Bu hadiseden sonra Peygamberimiz s.a.v. bir gün yine şehri dolaşmaya çıkmıştı. Evi göremeyince:
Â
- Kubbeli ev ne oldu? diye sordu. Olan biteni anlattılar.
Â
- Senin hoÅŸlanmadığını öğrenince yıktı, dediler. Allah’ın Rasulü :
Â
- Allah ona rahmet etsin! Zaruret dışındaki her bina sahibi için vebaldir, buyurdu.
Â
KeÅŸke o sevinseydi
Â
Hz . Ebu Bekir… Yol arkadaşı, maÄŸara arkadaşı, sıddîk … Elbette kolay deÄŸil sıddîk olabilmek, o vasfı taşıyabilmek.
Â
Hz . Ebu Bekir r.a. için ne güzel bir gün, ne güzel bir an. Babası Ebu Kuhafe biat etmek için elini Nur’a uzatıyor. Ebu Bekir r.a.’ ın bayramı. Kanatlansa, uçsa yeri. Fakat o aÄŸlıyor, aÄŸlıyor, aÄŸlıyor… Ebu Kuhafe ÅŸaÅŸkın, ashab ÅŸaÅŸkın. Rasulullah s.a.v. soruyor:
Â
- Niçin ağlıyorsun? Hz . Ebu Bekir r.a.:
Â
- Ey Allah’ın Rasulü , sana biat için uzanan bu el babamın eli deÄŸil de, seni baÄŸrına basan, kollayan, senin kolun kanadın olan amcan Ebu Talib’in eli olsaydı, Allah seni sevindirseydi, ben daha çok sevinirdim.
 Allah’ın sevgilisi amcası için üzülürken, Hz . Ebu Bekir babası için sevinemiyordu.
Ya Hz . Ömer?.. Onun sevgisi, muhabbeti?..
Â
Bedir harbinde alınan esirler arasında Peygamberimiz s.a.v.’in amcası Abbas da vardı. Ensar’dan müslümanlar onu öldürmek istiyorlardı. Allah’ın Rasulü bunu duydu. Üzüldü, üzüldü… Bütün gece uyuyamadı. Sabah Hz . Ömer r.a.’ı gördü.
Ona:
Â
- Bu gece amcam Abbas’ın yüzünden hiç uyuyamadım. Ensar onu öldüreceÄŸini söylüyor, buyurdu.
Â
O üzgün, O dertli, O mahzun. Hiç durur mu Hz . Ömer? Hemen Ensar’ın yanına koÅŸtu:
Â
- Abbas’ı serbest bırakın! Onlar:
Â
- Hayır, bırakmayız! Hz . Ömer r.a.:
Â
- Rasulullah üzülüyor, bırakmanızı istiyorsa! Onlar:
Â
- Rasulullah istiyorsa al götür!
Â
Hz . Ömer Abbas’ı teslim aldı. Ona:
Â
- Ey Abbas , müslüman ol. Allah’a yemin ederim ki senin İslâm’a girmen, beni babamın müslüman olmasından daha çok sevindirir. Çünkü senin müslüman olman Allah Rasulü’nü çok memnun edecek.
Â
Ve Abbas , Mekke’nin fethinde müslüman oldu.
Â
O saÄŸ olsun da
 Uhud savaşında Rasulullah’ın ÅŸehit olduÄŸu haberi yayılmış, bu haber Medine’ye kadar varmıştı. Bir kor düşmüştü Medine’ye, yanıyor, yanıyordu ÅŸehir.
Ensar’dan bir hanım dayanamadı, koÅŸtu harp meydanına. Sahabiler hanıma, “baban ÅŸehit olduâ€? diyor, babasını gösteriyorlardı. O, “ Rasulullah â€? diyordu. Nihayet oÄŸlunu ÅŸehitler arasında görüyor, yine “ Rasullullah â€? diyordu. “O nerede, O nasıl?â€? Ve Efendimiz’i gördü. İşte saÄŸdı, selametteydi. Rahatladı, huzura erdi:
Â
- Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü ! Sen selamette olduktan sonra hiçbir felaket umurumda deÄŸil!..
Â
O’nsuz bir alem
Â
Efendimiz s.a.v. hastaydı. Åžehir hastaydı. Çok sevdiÄŸi kızı Fatıma’yı çağırdı, gizlice kulağına bir ÅŸeyler söyledi. Fatıma aÄŸlamaya baÅŸladı, aÄŸladı, aÄŸladı… Efendimiz s.a.v. yine gizlice bir ÅŸeyler söyledi Hz . Fatıma’ya . Bu kez sevindi, güldü.
Â
Hz . AiÅŸe r.a. sordu:
Â
- Ne dedi sana? Ne dedi de önce ağladın, sonra sevindin, güldün?
Â
Hz . Fatıma r.a. şöyle cevap verdi:
Â
- Bu hastalığın neticesinde vefat edeceğim, dedi. Ağladım. Ailemden ilk önce bana kavuşacak olan sensin, dedi. Güldüm.
Â
Ve Rabbi’ne kavuÅŸmuÅŸtu. O gece kimseler uyuyamamıştı. Ehl -i Beyt de Rasulullah s.a.v.’in sedir üzerinde yatan mübarek naaşına bakıyor, avunuyordu. Fakat seher vakti kazma sesleri duyulunca…
Â
Tek bir acı düştü gönüllere, tek bir kıvılcım yaktı ÅŸehri. Hele Bilâl-i Habeşî…
Â
Sonra… Sonra müminler her ne vakit bir belaya uÄŸrasalar, Rasulullah’ın vefatını hatırlayıp, belayı atlayıp geçtiler. Gök kubbe de yerküre de daha büyük bir acı görmedi.
Â
Biz nasıl sevelim?
 Rasulullah s.a.v. abdest aldığı zaman Ashab koşarak abdest suyunu alır, yüzlerine, vücutlarına sürerlerdi. Bir defasında Rasulullah s.a.v. sordu:
- Niçin böyle yapıyorsunuz?
Â
Sahabiler dediler ki:
Â
-Bereket ve hayır umuyoruz.
Â
Efendimiz s.a.v. buyurdu:
Â
- Kim Allah ve Rasulü’nü seviyor, Allah ve Rasulü’nün sevgilisi olmak istiyorsa, söylediÄŸinde doÄŸru söylesin, emanete ihanet etmesin, komÅŸusunu incitmesin.
Â
Kaç asır geçti ey Sevgili?
Â
Asırlar perde olmadı, olamaz.
Â
Çünkü sen bizi sevdin. Ümmetim dedin, kardeşlerim dedin.
Â
Bu devirde seni malından da, canından da, evladından da çok sevenler var. Doğru söylüyor, kimseyi incitmiyorlar. Bizi onlara emanet ettin. Yarın mahşer gününde sen üzülmeyesin diye bize kol kanat geriyorlar.
Â
Seni seviyoruz.
Â
Seni sevenleri seviyoruz.
 Seni sevenlerin eÅŸiÄŸini seviyoruz. Â