Archive for the ‘Klasik Sanatlar’ Category

Mar
04

Kutsal Metinler Işığında İslam’ın Sanat Anlayışı ve Tasvir Yasağı

Posted by zixak

Dr. Aziz Doğanay   

 

İslâm’ın sanata bakışını doğru algılayıp yorumlayabilmek için önce sanatın ne olduğu konusunda ortak bir karara varmak gerekir. Ancak bu konu yazımızın boyutunu aşacak kadar uzun bir meseledir. Şunu belirtmek gerekir ki sanat sadece resim ve heykel yapmaktan ibaret bir fiil değildir. Sanat, ayrıntıları fark etme, derin duyguları anlama ve anlatma, hissederek yaşama ve paylaşma işidir. Evrensel bir duygu dilidir sanat. Tasvirler ve notalar bu dilin ancak birer alfabesini oluşturmaktadırlar.Meselenin köklerine ulaşabilmek için önce kutsal kitaplara yansıdığı kadarıyla İslâm öncesi semavî dinlerin sanat karşısındaki tutumlarını ve uygulamalarını inceleyerek işe başlamak lâzımdır.Bildiğimiz kadarıyla ne İslâm öncesi semavî kitaplarda ne de Kur’â’n-ı Kerîm ve Hadîs-i Şeriflerde, açık bir sanat tarifi yapabilmemize yardımcı olacak vazıh ifadeler bulunmaktadır. ‘Estetik’ tabiri yeni bir kavramdır. ‘Güzellik’ ise Kutsal metinlerde çoğu kez iyilikle anlamlandırılmıştır. Daha çok ahlâkî öğütler gibi görünen bu ifadeler bizlere, sanatın olması gereken esasını da bildirmektedir.Birçok kimse, göze hitap eden bir sanat eseri ortaya koymayı, resim ve heykel yapmakla eşdeğer gördüğü için İslâm’da sanat denince bütün bakışlar tasvir yasağına odaklanmış ve hep bu meselenin meşruiyeti tartışılır olmuştur. Gerçi musıkî ve hatta edebiyat için de durum çok farklı değildir. Biz burada daha çok plâstik sanatlar açısından konuyu ele alacağız.Semavî kitaplara bakıldığında, sanat faaliyetleri alanında en geniş malûmatın Tevrat’ta bulunduğu görülür. Burada Allah (cc) Hz. Musa’ya, insanların Kendisi’ne ibadet edebileceği bir mesken yapmasını emretmiş ve bu meskenin, hangi malzemeden hangi teknik ve kalitede, nasıl yapılacağına ilişkin ayrıntıları kitabında kendisine bildirmiş, bütün ölçü, şekil ve renklere varana kadar yapılacak işin esasını tarif etmiştir. Öyle ki burada muhataba hiç bir tercih hakkı bırakılmamıştır:

  • “Ve aralarında oturayım diye, benim için makdis yapsınlar. Meskenin örneÄŸine ve bütün takımlarının örneÄŸine, sana göstermekte olduÄŸum her ÅŸeye göre yapacaksınâ€? (Çıkış 25/8-9).
  • “Ve meskeni on perdeden yapacaksın, bükülmüş ince keten ve lacivert, erguvanî ve kırmızıdan üstad iÅŸi kerrubîlerle (kerubim: güvercin veya kanatlı bir ruhanî varlık, melek) onları yapacaksınâ€? (Çıkış 26/1).

Tevrat’ta, “Kendin için oyma put; yukarda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın; Onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin� (Çıkış 20/4) denilerek bu sanatın sınırları kesin hatlarla çizilmiş ve tasvir yasağı konusu Hz. Musa’ya verilen ‘On Emir’ içerisinde ikinci sıraya yerleştirilmiştir. Aynı emir Hıristiyanlık için de geçerlidir; zira İncil’de “Sanmayın ki ben Kutsal Yasa’yı yahut Peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil fakat tamam etmeğe geldim� (Matta 5/17) denmektedir. Bazı araştırmacılar Allah (cc)’ın, Hz. Musa’ya, Kutsal Yasa levhalarının saklanacağı bir sandık yapmasını ve bu sandığın üzerine konulmak üzere, kerrubîler yapmasını emrettiğini (Çıkış 25/18-19) ve Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Süleyman Peygamber’in kıssasını da (Sebe 34/13) delil göstererek, bu genel tasvir yasağının aslında sadece tapınılmaya mahsus şeyler için geçerli olduğunu ve Tevrat’ta da tasvir yasağının bulunmadığını iddia etmişlerdir.İncil’de, Tevrat’ta olduğu kadar ayrıntıya yer verilmemekle beraber güzellik, iyilikle buluşturularak; iki şey arasında bir uyum ve dengenin bulunması gerektiği ve yapılan işte samimi olunması gerektiği çeşitli benzetmelerle izah edilmiştir:

  • “Ey engerek soyları! Bu kadar kötü olduÄŸunuz halde, nasıl güzellikten söz ediyorsunuz? Çünkü ağız yürekten taÅŸanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik; kötü insan ise kötülük çıkarır (Matta 12/ 34-35).
  • “Hiç kimse eski bir giysiyi çekmemiÅŸ bir yeni kumaÅŸ parçasıyla yamamaz. Çünkü konulan yama çekerek giysiden kopar ve yırtık daha da kötü duruma gelirâ€? (Matta 9/16).
  • “İmdi, Benim bu sözlerimi kim iÅŸitir ve onları yaparsa evlerini kaya üzerine kuran adama benzer. YaÄŸmur yaÄŸdı, seller geldi, yeller esti ve eve çarptılar ve ev yıkılmadı; çünkü kaya üzerine kurulmuÅŸtuâ€? (Matta 7/24-25).

Yukarıdaki ifadeler dışında İncil’de sanatla veya tasvirle ilgili herhangi bir beyan bulunmamaktadır. Bu beyanlardan da anlaşıldığı üzere bütün semavî dinlerin kurmaya çalıştığı hayat nizamında birlik, bütünlük, uyum ve samimiyet arandığı gibi, sanatta da düzen, ahenk ve samimiyet aranmaktadır. Hz. Musa’nın şeriatını tamamlamaya geldiğini belirten Hz. İsa’nın kitabı İncil’de, Tevrat’taki tasvir yasağının kaldırıldığına dair hiç bir ifade yer almamaktadır. Tarihteki ikonoklazm (put kırıcılık) hareketi, bu yasak neticesinde ortaya çıkmış en dikkat çekici hâdisedir. Bu yasağın hayata nasıl yansıdığı hususu farklı bir bahis konusudur. Zira hayatında hiç bir kiliseye gitmemiş olan Hz. İsa, büyük ölçüde putperest Roma kültürünün etkisi altında kalmış olan, resim ve heykellerle dolu özellikle Katolik kiliselerin bugünkü durumunu görse, tepkisi ne olurdu doğrusu merak konusudur. Çünkü Büyük Mabed’i pazar yerine çeviren Yahudileri “Benim evime dua evi denecek diye yazılmıştır. Ama siz burayı haydut inine çevirdiniz� (Matta 21/13) diye azarlayarak Mabed’den nasıl kovduğu İncil’de ibret verici bir şekilde anlatılmaktadır.Semavî kitapların sonuncusu olan Kur’ân-ı Kerîm’de resim, heykel ve benzeri sanat dallarının icrasını yasaklayan herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Şimdi, Kurân-ı Kerîm’in sanatla ilişkilendirilebilecek bazı beyanlarına işaret edelim:

  • “Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!â€? (Mü’minûn 23/14).

Bu ayetteki ‘en’ sıfatından anlaşıldığına göre yaratanların en güzeli olan ve en güzeli yaratan Allah’tır.  İnsanların yaptıkları sadece O’nun yarattığı güzellikleri şerh eden cüzi sanat yaratımı çabalarıdır.

  • “Allah’ın boyasına bak. Kim, Allah’dan daha güzel boya vurabilir ki? İşte biz O’na ibadet edenlerizâ€? (Bakara 2/138).
  • “Gökleri ve yeri yüce bir hikmete göre yaratmıştır. Size ÅŸekil vermiÅŸ ve ÅŸeklinizi en güzel biçimde yaratmıştır; dönüş O’nadırâ€? (Teğâbün 64/3).
  • “Göğü yükseltti ve mîzânı (ölçü ve dengeyi) koyduâ€? (Rahmân 55/7).
  • “Muhakkak ki Biz insanı en güzel biçimde yarattıkâ€? (Tîn 95/4).
  • “Sonra onu düzenli bir ÅŸekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!â€? (es-Secde 32/9).
  • “Muhakkak ki göklerde ve yerlerde müminler için âyetler vardırâ€? (Câsiye 45/3).

Yukarıda sıraladığımız ayet-i kerimelerde Allah’ın (cc) insanı en güzel bir biçimde ve kâinâtı yüce bir hikmetle yarattığı belirtilmiÅŸ ve tabiatın yaratılışında bir ölçü ve dengenin mevcudiyetine iÅŸaret edilmiÅŸtir. Bugün ‘altın oran’ diye bilinen ölçüler, en güzel biçimde yaratıldığı bildirilen insanın beden ölçülerinden çıkmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de insana kulaklar, gözler ve gönüller verildiÄŸi belirtilerek göklerde ve yerde inananlar için iÅŸaretler bulunduÄŸu hatırlatılmış ve bu iÅŸaretleri okumanın yolu da gösterilmiÅŸtir; bu yol gözler, kulaklar ve gönüllerden geçmektedir.Allah teâlâ yarattığı ÅŸeylerin mükemmelliÄŸinden söz ettikten sonra, insanı düşünmeye ve bu mükemmellikte yatan incelikleri anlayıp derinden hissetmeye çağırmaktadır. Gören göz için söyleyecek pek fazla bir ÅŸey yoktur. BaÅŸtan baÅŸa bir kitaptır kâinât, bakmasını ve görmesini bilene. Kulaklar, bu kusursuz nizâmın ahengini ve ritmini duymak, gözün algıladığı temaÅŸayı, ondaki musıkî ile birlikte hissetmek için yaratılmıştır. Gönül ise aÅŸkın, muhabbetin ve dahi sanatın potasıdır. Gönül süzgecinden geçmemiÅŸ hiç bir eser, sanat iÅŸvesi taşıyamaz.İslâm’ın sanat anlayışını kavramak için bizâtihî Kurân-ı Kerîm’in kendine bakmak yeterlidir. Edebî anlatım bakımından eriÅŸilemez bir kelâm ustalığına sahip olan Kur’ân-ı Kerim bu alanda bir meydan okumadır. Kur’ân-ı Kerîm bu meydan okumayı “Hadi onun benzerinden bir sûre getirin!â€? (Bakara 2/23) sözleriyle ifade etmektedir. Aynı meydan okuma onun seslerinde gizli olan musıkî için de geçerlidir. Hat, tezhib ve ciltçilik gibi Kur’an-ı Kerim etrafında geliÅŸen bediî sanatlar, İslâm medeniyetinin sanat dünyasına kazandırdığı estetik hazlardır. Kur’an-ı Kerim mücerred duygulara önem verdiÄŸi için, Tevrat’ta olduÄŸu gibi sanata müşahhas sınırlamalar getirmemiÅŸtir.Yukarıda da belirttiÄŸimiz gibi Kur’ân-ı kerîm’de, tasvir yapımı ile ilgili hiç bir kısıtlama getirilmezken, bazı hadislerde ÅŸiddetli bir karşı tutum sergilenmiÅŸtir. Aslında bu karşı duruÅŸ doÄŸrudan doÄŸruya putperestliÄŸe ve ona götürecek vasıtalaradır. Çünkü resim ve heykel, tarih boyunca putperestliÄŸin ana objelerini temsil ede gelmiÅŸtir.Suret yapımı konusunda çok farklı ifadelerle en sık atıfta bulunulan olay Hazreti ÂiÅŸe’nin bir uygulamasıdır ki bu konudaki rivayetlerin hepsinin özünde; Hz. ÂiÅŸe’nin, üzerinde resimler bulunan bir perdeyi hücresinin kapısına asması ve Hz. Peygamberin bu perdeyi indirmesi üzerine Hz. ÂiÅŸe’nin de bu perdenin kumaşından yastık yapması ve buna Hz. Peygamber’in ses çıkarmaması hâdisesi yer almaktadır (Müslim, Libas 93).Peki, bu perde o kapıya sırf gösteriÅŸ için veya dekoratif maksatla mı asılmıştır? Perdenin asılı olduÄŸu yer ve görevi nedir? Hz. Peygamber bundan niçin rahatsızlık duymuÅŸtur?Birçok ÅŸerhte, Hz. Peygamber’in bu perde üzerindeki resimleri namaz kılarken dikkatini dağıttığı için kaldırttığı yorumu yapılmaktadır ama tam olarak perdenin konumu aydınlatılmamaktadır. Bu perde, Kur’ân-ı Kerîm’de “(…) Peygamberin eÅŸlerinden bir ÅŸey isteyeceÄŸinizde onu perde arkasından isteyin. Bu sayede sizin gönülleriniz de, onların gönülleri de daha temiz kalır (…)â€? (Ahzab 33/53) diyerek dolaylı bir ÅŸekilde sözü edilen perdedir. Bu perde ev içerisinde bölme perdesi ya da giriÅŸ kapısını örten perde olabilir. Bu perdenin Hucurât Suresi’nde bahsi geçen, Mescid-i Nebi bitiÅŸiÄŸindeki, Peygamber eÅŸlerine ait hücrelerin mescide açılan kapısını örten perde olması kuvvetle muhtemeldir. Yani bu perde Mescid-i Nebî duvarında kapı vazifesi gören bir açıklığı örtmektedir. Bu perdenin ön yüzü doÄŸrudan mescidin içine, arka yüzü de hücreye bakıyor olmalıdır. Resimli kumaÅŸtan, üzerine oturulan veya yaslanılan bir yastık yapılışına ses çıkarmazken bu resimlerin mescid duvarındaki kapıda yer alması, hayatını putperestlikle mücadeleye adamış bir peygamber tarafından elbette hoÅŸ görülemezdi. Åžunu hatırda tutmak gerekir ki bahsi geçen perde yastık yapıldıktan sonra da onun üzerindeki resimler duruyordu. Burada deÄŸiÅŸen ÅŸey sadece resmin konumudur.Peygamber Efendimiz’in hayatı incelenirse O’nun, nasıl estetik duygularla yüklü bir hayat anlayışına sahip olduÄŸu uygulamalarından hemen fark edilir. İbn Sa’d’ın rivayet ettiÄŸi ÅŸu hadîs-i ÅŸerif buna güzel bir örnek teÅŸkil etmektedir:

  • Hz. Peygamber bir gün bir cenaze merasimine gitmiÅŸti. Kabir içinde gözü rahatsız eden hafif bir kazılış hatası görerek bunun derhal düzeltilmesini emretti. Birisi ona bunun ölüye rahatsızlık verip vermeyeceÄŸini sordu. O da, “Aslında böyle ÅŸeyler ölüyü ne sıkar ne de ona rahatlık verir, fakat bu saÄŸ olanların gözlerine güzel görünmesi içindirâ€? demiÅŸtir.

Birkaç dakika sonra üzeri toprakla örtülecek olan bir kabirde bile gözü rahatsız eden bir pürüzün giderilmesini isteyen Hz. Peygamber’in şu sözü, İslam’ın sanat anlayışına esas teşkil etmektedir: “Allah güzeldir, güzeli sever.� (Tirmîzî, Edeb/41; Müslim, İmân/147) Bu esas, tevhid inancı etrafında gelişmiş ince ayrıntılarda saklıdır. Bu ayrıntıları yakalayabilmek için Allah (cc)’ın gösterdiği yolu takip etmek lazımdır.

 http://www.sonpeygamber.info

Mar
04

Minyatür Sanatında Hz. Peygamber(s.a.v)

Posted by zixak

Dr. Hilal Kazan   

 

İslam dininde resim ve resim yapma, daima tartışılan, yeri tespit edilememiş nazik bir konudur. Bu hassasiyete binaen bütün Müslümanlar Hz. Peygamber’in tasvirini yapmamak ve yapılmaması gerektiği hususunda çok dikkatlidirler. Ancak zaman içerisinde gerek genel tarih kitaplarında gerekse hem dinî kitaplarda hem de onun mübarek hayatını anlatan siyer kitaplarında -başta Miraç hadisesi olmak üzere onun mucizelerinden ayı ikiye yarması vs. gibi konuların daha iyi anlaşılması amacıyla kitapların- yazarları tarafından öğretmek maksadıyla tasvir ettirilmişlerdir.XIV. asırdan itibaren yazılan eserlerde Hz. Peygamber’in tasvirleriyle karşılaşılmaktadır. Eski devirlere ait onun yüz çizgilerini belirten birkaç resmin dışında umumiyetle Rasulullah yüz hatlarının belirtilmemesi üzerinde hassas davranılmaktadır. İlk devirlere ait resimlerin bir kısmında Hz. Peygamber’in başında nurdan bir hâle veya peygamberlik simgesi olan bir bulut kümesi ile birlikte resmedilmiştir. Bunlar onun dinî kişiliğinin sembolleridir. Daha sonraki tasvirlerde onun yüzü perdelenmiştir. Rasul-i Ekrem hemen hemen bütün minyatürlerde mübarek yüzü beyaz örtü ile örtülü, başında beyaz sarığı üzerinde yeşil uzun cübbesi ve doğu tarzı bir hâlesi ile yer almaktadır. Son devirlerde çizilen bir kısım resimlerde ise ya beden veya başı ele alınmadan tamamen ışınlar saçan toplu bir şekille yetinilmiştir.

Başkanlık ettiği savaşlarda Hz. Peygamber de, tıpkı Osmanlı sultanlarının resme konu edilişine benzer biçimde, kenardan ağırbaşlı tavırlarla olayı seyreder. Kalabalık askerler arasında halesi ve yüz örtüsüyle ayırt edilir. Toplantı yerlerinde en göz alıcı yere yerleştirilir. Az figürlü ya da tek figürlü kompozisyonlarda ise gerçekten derin bir etki uyandırmaktadır. Yücelik, kutsallık ve doğaüstü bir ortam seyirciye anlatılmak istenir. Tasvirlerde melekler daima Hz. Peygamber’in etrafında koruyucu şekilde daire oluşturmuş ve onu ansızın gelecek tehlikelerden korumak, moral vermek veya yüce Tanrı’nın emrini iletmek için bir veya bir grup halinde uçarak gökyüzünden onun çevresine doğru iner bir halde gösteren sahnelerde görülebilir.

İslam kitap ressamlığında Hz. Peygamber ile ilgili ilk tasvirlere erken dönemlerde rastlandığı İbn Vehb tarafından bildirilir. Verilen bilgilere göre devrin Çin İmparatoru’nun sahip olduğu ve yine Çinli ressamlar tarafından yapılmış tasvirli bir kitapta Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın tasvirleri ile beraber Hz. Muhammed (sav)’in de deve üzerinde canlandırılmış bir figürü bulunmaktadır.

Daha sonraları onun tasvirine XIII. yüzyılın ilk yarısında Abdü’l-Mü’min b. Muhammedu’l-Hôyî tarafından Varka ve Gülşah isimli iki sevgilinin aşklarını anlatan eserde rastlanır (TSMK  , H.841). Bu kitabın son iki minyatüründen biri (69b) Hz. Peygamber’i halifeleri Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali ile beraber Şam şahını dinlerken, diğeri ise Onu Varka ve Gülşah’ı öldükten sonra diriltirken tasvir ediyor. Bu figürlerde Hz. Peygamber resimde yer alan diğer kişilerden farklı bir şekilde tasvir edilmemiş, figürün üzerindeki yazıdan onun ancak Hz. Peygamber olduğu anlaşılmaktadır.Moğollarla birlikte İslam’a geçen doğunun dinî resim geleneğinde Hz. Peygamber’in ilk tasvirlerine 1307 tarihinde rastlanır. İlk resimleri bu devirde yazılan tarih kitaplarında yer almıştır. Bu eserde de Hz. Muhammed (sav)’in kutsallığını belirten herhangi bir işaret yoktur. Sadece figür olarak diğerlerinden daha büyük olarak çizilmiştir . Daha sonraları 1306-7 ve 1314 yıllarında Reşidüddin Fadlullah tarafından hazırlanan üç genel dünya tarihi olan Câmiu’t-Tevârih’de de Hz. Peygamber ile ilgili tasvirlere yer verilmiştir . Bunlardaki tasvirlerde göze çarpan önemli unsur bu resim geleneğinin henüz Hıristiyan ikonografyasına olan sıkı bağlılığıdır. Onun özel durumunu belirten herhangi bir ayırım söz konusu değildir. Taberi Tarihi’nin Washington Freer Galery’de bulunan nüshasında da aynı özellikler söz konusudur.7Hz. Peygamberle ilgili en önemli ilk tasvirler Moğollar devrinde resimlenen Miraçname’de yer alır. Kitap metni günümüze ulaşamamış olmasına rağmen minyatürlerinden bir kısmı TSMK.’nde yapraklar halinde bir albümde bulunmaktadır (H. 2154). Metniyle birlikte günümüze ulaşan tasvirli Miraçnâme, Paris Bibliothèque National’dadır (Turc. 190). Baysungur’un nakkaşhanesinde 1436 senesinde hazırlanmış eserin dili Uygurca olup içinde 57 adet minyatür bulunmaktadır. Eserin ilk minyatürü Cebrail (as.)’ın Hz. Peygamber’in evine gelerek O’nu miraç yolculuğuna davetini göstermektedir. Aynı zamanda Nizamî’nin Hamse’sinde de miraç tasvirleri bulunmaktadır. Nizamî Hamse’nin ilk bölümü olan Mahzenü’l-Esrar’a başlarken Hz. Peygamber’den ve miraç olayından bahseder. Bu nedenle bütün resimli Nizamî Hamse’lerinin ilk minyatürü simgeleşmiş miraç tasviridir.XV. yüzyılda Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili tasvirlere gene bir siyer kitabında rastlanır. Bu eser tahminen 1417 yılında Timurlu Sultanı Şahruh adına hazırlanmıştır (TSMK, B.282). XV. asrın sonunda Hz. Peygamber’in tasvirleri daha farklı tarih kitaplarında yer almaya başlar. Bu kitaplar, Hz. Ali, Hz. Hamza gibi peygamberin yakınlarının kahramanlıklarını anlatan eserlerdir.Tasvirli siyer kitapları içinde en önemli ve sahip olduğu minyatür açısından en zengin olanı, Erzurumlu Darirî’nin Siyer-i Nebî adlı XIV. asırda yazdığı eserin Sultan III. Murad tarafından XVI. asrın sonunda yeniden minyatürlü olarak hazırlanmış olan nüshasıdır. Arşivlerde bulunan belgeye göre 349 bölümden meydana gelen ve 810’dan fazla minyatür bulunan bu eser ancak III. Mehmed devrinde tamamlanabilmiştir  . 1003/1594-95 yılında tamamlanan eser altı cilttir . Eser tamamlandığında çalışanlara in’amlar verilmiştir.

Hz. Peygamber’in minyatürlerinin yer aldığı diğer eserler:

Havernâme: 1476 tarihli kitap İbn Hüsam tarafından yazılmıştır. Hz. Ali’nin kahramanlıklarından bahsetmektedir.

Ravzatü’s-Safâ: XVI. asırda Mir Havend tarafından yazılmış genel tarih kitabıdır.

Kısas-ı Enbiyâ: Nişabûrî tarafından yazılmıştır. Bütün peygamberlerin hayat hikayeleriyle birlikte tasvirler mevcuttur.TSMK’nde nüshaları mevcuttur.

Ahsenü’l-Kibar: XVI. yüzyılda 1526 yılında Hüseyin el-Alevî el-Verâmî tarafından Şah Tahmasp adına yazılmış, biyografi karakterinde bir eserdir. Hz. Peygamber ile 12 imamdan söz edilmektedir.

Şah Tahmasp devrinde 1568 yılında yazılan bir diğer minyatürlü eser, Âsâr-ı Muzaffer adıyla bilinen manzum Siyer-i Nebi kitabıdır.

Mecâlisü’l-Uşşak, XVI. asırda Timurlu sultanı Hüseyin Baykara tarafından yazıldığı tahmin edilen Hz. Peygamber’in minyatürünün bulunduğu bir başka resimli eserdir.Enbiyânâme: Kanuni devrinde şehnameci Fethullah Ârifî tarafından 1558 senesinde yazılmış minyatürlü bir eserdir. İki minyatürde Hz. Peygamber yer almaktadır.

Zübdetü’t-Tevârih: Osmanlı kitap sanatlarının hâmisi olan III. Murad devrinde şehnameci Seyyid Lokman Urmevî tarafından 1583-86 yıllarında yazılmış genel bir tarih kitabıdır. İçinde Hz. Peygamber’in iki minyatürü bulunmaktadır.

Ahvâl-i Kıyamet: XVI. yüzyıl sonu XVII. yüzyıl başlarında hicrî 1000. yılda kıyametin kopacağına ilişkin inanca bağlı olarak yazılan bu eserde kıyametle ilgili birçok tasvirin yanı sıra Hz. Peygamber’in de minyatürleri yer almaktadır.

Fal-ı Kur’an: İslam dinî tasvirlerini içeren bir diğer minyatürlü eserdi.

  http://www.sonpeygamber.info

Mar
04

Hat Sanatında Hz. Peygamber(s.a.v)

Posted by zixak

Dr. Hilal Kazan   

  Arap yazısı, Arapların kuvvetli hafızaya sahip olmaları nedeniyle İslam öncesinde pek fazla kullanılmadığı için gelişmemiştir. Dolayısıyla Arap harflerinin ve yazısının tekâmülü İslamiyetle, Kur’an’ın nazil olması ve Rasul-i Ekrem’in katiplerinden her şeyi kayd etmelerini istemesi ile başlamıştır. Zaman içerisinde çeşitli evrelerden geçerek gelişen Arap yazısı İslam sanatlarının en orijinal dalı olan Hat Sanatı’nı meydana getirmiştir1. Asırlar boyu Müslümanlar yaşadıkları mekânları, Peygamber Efendimiz’in şahsını ve tavsiyelerini hatırlatacak metinlerden oluşan hat eserleriyle donatmayı da bir görev bilmişlerdir. Hz. Peygamber, hat sanatında öncelikle daha yazının gelişme safhalarında onun sünnetinin anlatıldığı elyazması hadis kitaplarında yer almıştır. Bunu, O’nun fiziksel ve karakter özelliklerinin yer aldığı Şemail adı verilen yazma kitaplar takip etmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in kırk hadisini ezberleyenlerin kıyamet gününde mükâfat göreceğini bildiren rivayetlerin teşvikiyle kırk hadis mecmuaları ile beraber Hz. Peygamber için okunan çeşitli salavât ve duâları içeren delâil, evrad ve duâ risaleleri de hattatların özenle yazdıkları eserler arasında yer almıştır. Yine onun mübarek hayatını anlatan elyazması siyer kitapları da müze ve kütüphanelerde hat, tezhip ve ciltleriyle dikkat çeken gayet güzel örnekleri ile bu grubun içinde yer almaktadır. Kitapların yanı sıra onun hadislerinin kıt’a adı verilen, bir sayfaya tek tek veya murakka olarak gruplar halinde sayfalara birden fazla yazı çeşidiyle yazılması sonucu oluşan albümlerde rastlanır. Onun tavsiye niteliğindeki güzel sözleri levhalar halinde yazılıp tezyin edilip duvarlara asıldığı gibi hilye adı verilen fiziksel ve karakter özellikleri de XVIII. asırdan itibaren tezyinatlı bir şekilde hat sanatında yerini almıştır. Mübarek isimleri, hadis-i şerifleriyle beraber mabedlerde, tekke ve zaviyelerde büyük levha veya duvar yazıları olarak bulunmaktadır.

 

Hadis ve Şemail Kitapları

Hz. Peygamber’i ve O’nun sünnetini konu alan eserlerin başında hadis ve şemâil kitapları gelmektedir. Bunların ekseriyeti sanat yönü dikkate alınmaksızın yazılmış olmasına rağmen, içlerinde usta hattatlar tarafından yazılan, sanat değeri taşıyan kitap ve mecmualar da azımsanmayacak sayıda bulunmaktadır. Sözgelimi Sultan Reşad’ın Hırka-i Saadet Dairesi’nde okunmak üzere Hattat Hasan Rıza Efendi’ye yazdırarak vakfettiği, 8 ciltlik Sahîh-i Buhâri (TSMK, Hırka-i saadet 39), saray meşk hocası Abdullah Vefâî tarafından güzel bir nesihle yazılmış Gâyetü’t-tavzih li’l-Câmi’i’s-sahîh adlı tezyinatlı eser (TSMK, III. Ahmed 384) ve ünlü hattatlarımızdan Muhsinzâde Abdullah Efendi’nin II. Abdülhamid’in emriyle yazdığı Şifâ-i Şerif bu tür eserlerden sadece birkaçıdır. Şeyh Hamdullah’ın 901/1595-96’da istinsah ettiği Mesabihu’s-sünne (TSMK, III. Ahmed 278) ve Meşâriku’l-envâri’l-nebeviyye (Süleymaniye ktp, Ayasofya 898) adlı hadis kitapları da bu grupta yer alan eserler arasında bulunmaktadır. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in hadislerinden kırk tanesini ezberleyenlerin kıyamet gününde mükafatlandırılacağını belirten sözleri erken devirlerden itibaren gerek manzum, gerekse mensur kırk hadis kitaplarının derlenmesine vesile olmuştur. Bunlar arasında yine sarayın meşk hocalarından ve devrin tanınmış hattatlarından olan Hasan Üsküdarî tarafından istinsah edilen tezyinatlı Kitâbu Nefâhati’l-‘abiri’s-sârî adlı eseriyle (TSMK, III. Ahmed 567), Mevâhibu’l-âziziyye (TSMK, Medine 321) adlı bir diğer tezyinatlı hadis mecmuası bu türün dikkati çeken eserlerinden bazılarıdır. Rasul-i Ekrem’in müminlere en güzel örnek olan yaşam tarzı ve davranışlarını konu alan şemail kitapları da hat sanatında gereken ilgi ve alakayı gören türler arasında bulunmaktadır. Bu türün tezyinatlı ve sanatlı örnekleri arasında Kanunî devrinde tezyinatlı yazılan Şerh-i Şemâil-i Tırmizî (TSMK III. Ahmed 458) ile Hilye-i Hakanî’den seçme beyitler Mehmed Esad Yesârî, Yesdârîzade Mustafa İzzet Ömer Vasfi ve Aziz Efendi gibi Türk hat sanatının önde gelen şahsiyetleri tarafından talik hatla mecmua olarak tertip edilmiştir2. Yine kitaplar arasında önemli yer tutan, Hz. Peygamber için okunan çeşitli salavât ve duâları içeren delâil, evrad ve duâ risalelerinin de, müze ve kütüphanelerde hat, tezhip ve ciltleriyle dikkat çeken gayet güzel örnekleri bulunmaktadır.  

Kıt’a ve Murakka’lar

Ortalama bir kitap sayfası ebadında, bir veya birkaç çeşit yazı türüyle yazılan yazılara kıt’a, bunların yanlarından birbirine tutturulup katlanılarak birleştirilmesiyle oluşturulan albümlere de murakka’ denilmektedir. Kıt’alarda daha çok ikili yazı kullanılmıştır. Bunlar ya sülüs-nesih, ya muhakkak-reyhâni, ya da tevki’-rikâ’dır. Tek yazı çeşidiyle yazılmış olanlarda ise ta’lik kıt’alar çoğunluktadır. Bu tür çalışmalarda en fazla yazılan metinler hadis-i şeriflerdir. Mütevazi boyutlardaki bu eserlerde en meşhur hattatlarımızın güzîde eserlerini görmek mümkündür. Bu hususta, ünlü hattatımız Şeyh Hamdullah’ın aklâm-ı sitte ile yazdığı ve daha sonra gelen hattatlara örnek teşkil eden murakka’larının hat sanatımızdaki yeri ayrıdır. Hz. Peygamber’e muhabbet, sadakat ve övgü olarak kaleme alınmış kasideler de bu tür eserlerde yer alan metinlerdendir. Busırî’nin Kasîdetü’l-Bürdesi ile Ka’b b. Züheyr’in Bânet Su’âd isimli Rasulullah’ı medh eden kasideleri, Hafız Osman ve Şevki Efendi gibi meşhur hattatlarımız tarafından sülüs ve nesih hatlarıyla yazılmışlardır. Hakânî Mehmed Bey’in yazdığı Hilye-i Hakanî’den seçme beyitlerin de Mehmed Es’ad Yesarî, oğlu Yesarizade Mustafa İzzet, Ömer Vasfi ve Aziz Efendi gibi Osmanlı hat sanatının tanınmış simaları tarafından çeşitli beyitleri ta’lik yazı ile yazılmış hatta bunlardan beyitler derlenerek murakkalar oluşturulmuştur. Ayrıca Buharî tarafından nakledilen Aşere-i Mucizât-ı Nebî de Mehmed Şevki Efendi gibi hattatlar tarafından murakka ve levha olarak hazırlanmıştır.  

Levhalar

Mabedlerin dışında kalan evlerin ve iÅŸyerlerinin duvarlarını süsleyen ve küçük ebatta olanlar yanında celî sülüs, celî ta’lik, celî dîvânî gibi daha iri yazılarla oluÅŸturulan büyük boy hatla yazılmış Hz. Peygamber’i öven âyetler, hadisler, ondan ÅŸefaat talebeden Arapça, Farsça ve Türkçe beyitlerden oluÅŸan levhalar bir yere asılmak ve karşıdan bakılmak için hazırlanmış sanat eserleridir. Levhalarda bazen Peygamber Efendimiz’e yazılan methiyelerin, çoÄŸunlukla da kısa ve özlü mesajlar içeren âyet ve hadislerin yer aldığı görülür. Celî yazılarla yazılmış levhaların önemli bir kısmı mürekkep yerine altın kullanılarak zerendûd tarzında iÅŸlenmiÅŸtir. Bu tarz çalışmalarda celî üstadı Sâmi Efendi’nin eserleri öne çıkmaktadır. BaÅŸta Rasul-i Kibriya’dan bahseden âyetler, onun mübarek özlü sözleri, “Kelime-i Tevhidâ€? ve “Kelime-i Åžehadetâ€? cümleleri ile “Allahâ€? ve “Muhammedâ€? lafızları olmak üzere, “Esmâ-i Nebîâ€?, “Ehl-i Beyt İsimleriâ€? ve Rasûl-i Ekrem’e sevgi, sadakat ve övgü için söylenmiÅŸ edebî metinler de en çok yazılan levhalardandır. Bu tarza örnek teÅŸkil eden konular ÅŸu ÅŸekilde tasnif edilebilir: En çok görülen Âyetler: “Ve mâ erselnâke rahmeten li’l-âlemin.â€? (Enbiya 21/107) “Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâlikum ve lâkin Rasulallahi ve hateme’n-nebiyyîn.â€? (Ahzab 33/40) “Yâ eyyühe’n-nebiyyü innâ erselnâke şâhiden ve mübeÅŸÅŸiran ve neziran.â€? (Ahzab 33/45) “Ve kefâ billâhi ÅŸehîdan Muhammedun rasulullah.â€? (Fetih 48/28-29) En çok görülen Hadisler: “İnnallahe cemîlun yuhibbu’l-cemâl.â€?; “Re’su’l-hikmeti mehâfetu’llah.â€?; “Men sabare zafera.â€?; “El-cennetu tahte akdami’l-ummehât.â€?; “El-Cennetü zıllu’s-suyûf.â€?; “El-kâsibu habibullah.â€?; “Rutbetu’l-ilmi a’le’r-ruteb.â€?; “El-hayâu mine’l-îmân.â€?; “Hayru’n-nâs men yenfe’u’n-nâs.â€?; “Yessirû velâ tu’assirû beÅŸÅŸirû ve lâ tuneffirû.â€?; “ En çok görülen özlü sözler ve beyitler: “Garik-i bahr-i isyanım dahîlek yâ Rasulallahâ€?(Sâmi Efendi) “Aman lafzı senin ism-i ÅŸerifinle müsavîdir/ Onun’çün âşıkın zârı amandır yâ Rasulallah.â€?(Abdullah Zühdü) “Ol Rasul-i müctebâ hem rahmeten lilâlemin/ Bende medfundur diye eflâke fahr eyler zemin.â€? (Kazasker Mustafa İzzet) “Müeyyeddir seninle din ü devlet yâ Rasulallah.â€? (Ali Haydar) “Yapıştım dâmen-i pâk-i rızaya herçi bâd-âbâd/ Sarıldım hâk-i pâk-i Mustafa’ya herçi bâd-âbâdâ€? (Çırçırlı Ali Efendi) “Basmasa mübarek kademin rûy-i zemîne/Pâk etmezdi kimseyi hâk ile teyemmüm.â€? (Mustafa Rakım) 

Hilye-i Åžerifler

İslam inancında putlar ve insanları putlaştıracak her türlü tasvir ve heykel gibi şeyden imtinâ’ edildiği için Rasulullah birkaç istisna dışında hiçbir şekilde tasvir edilmemiştir. Onu tarif eden ve hakkında anlatılanlar çerçevesinde ümmetin muhayyilesinde yer bulmuştur. Hadis ve şemâil kitaplarında da yer almış olan Hz. Peygamber’in hilyesi hakkında bilgi sahibi veya hilyenin kişinin kendisinde bulunmasından dolayı husule gelecek olan faydalara binaen müslümanlar arasında önce bir hürmet ve sevgi ifadesi olarak göğüs cebinde taşınmak üzere nesih hattıyla yazılırken, daha sonra ilk defa Hafız Osman (ö. 1110/1698) tarafından XVII. asırda levha şeklinde tertip edilmiştir4. Sözlükte “süs, ziynet, güzel sıfatlar� gibi anlamlara gelen hilye5; Rasûl-i Ekrem’in fiziksel özelliklerini, karakterini, tavır ve hareketlerini anlatan eserlere verilen genel addır6. Hilye-i şeriflerin, peygamber sevgisini anlatması bakımından özel bir önemi bulunmaktadır. Duvara asılmak amacıyla hattatların şimdiye kadar yaptığı birçok farklı denemeler bulunmakla birlikte Hafız Osman tertibi halen yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu tertipte baş tarafta sülüs veya muhakkak besmele, ortada daire şeklinde nesih hattıyla yazılmış hilye metni ve bu daireyi kuşatan hilal süslemesi bulunmaktadır ki, Hz. Muhammed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bu âlemi nuruyla aydınlattığı için güneşe ve aya benzetildiğinden, hilyenin göbek kısmında bu teşbihe uygun olarak güneş ve hilal şekli oluşturulmuştur. Bu dairevî kısmın dışında kalan dört köşeye çoğunlukla dört halife isimlerinin, bazen de Rasûlullah’ın Ahmed, Mahmud, Hâmid, Hamîd isimlerinin yazıldığı görülmektedir. Boşlukları tezhible süslenen bu bölümün altında Hz. Peygamber’le ilgili bir ayet yer almaktadır ki, en fazla yazılan “Biz ancak seni alemlere rahmet olarak gönderdik� (Enbiya, 21/107) mealindeki ayettir. Bazen “Sen bir yüce ahlâk üzere ahlâk abidesisin.� (Kalem, 68/4) ve “Muhammed’in Allah rasûlü olduğuna Allah’ın şehadeti yeter� (Fetih, 48/28-29) mealindeki ayetlerden birinin ya da kelime-i tevhidin yazıldığı görülür. En alttaki etek kısmında ise ortada hilye metninin devamı ve hattat imzası, yanlarında da koltuk ismi verilen süsleme alanları yer almaktadır. Efendimiz’in teninin kokusu gül kokusuna benzetildiği için, O’nun sembolü olan gül motifine de hilye süslemelerinde sıkça yer verilmiştir 

Cami Yazıları

Hemen hemen bütün camilerimizde, “Allah�, “Muhammed�, dört halife “Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali� ile Hz. Peygamber’in torunları “Hasan – Hüseyn�in isimlerinin, cemaatin rahat görebileceği yükseklikte ve büyüklükte yazılması veya levha olarak asılması bir gelenek halini almıştır. Bazı târihî camilerde özellikle Orta Asya’da bu ibarelerin kûfi hattıyla çeşitli kompozisyonlar şeklinde yazıldığı görülse de, çoğunlukla celî sülüsle bazen de celî ta’likle yazılmışlardır. Bunun yanı sıra Kelime-i Tevhid, Kelime-i Şehadet ve mekânın özelliğine göre seçilen bazı hadis-i şerifler de camilerde levha veya kitabe olarak görülen hat eserleri arasındadır. Rasûl-i Ekrem’in ism-i şerifleri camilerde mihrap üstünde veya caminin kare plandan kubbeye geçerken oluşan üçgenlerde, beş köşeli yıldız şeklinde ve adeta açılmış bir gül gibi resmedilmiştir. Onun mübarek ismi Osmanlı hat üstatlarının asırlar içinde bütün sanat yeteneklerini ve zevklerini ortaya koyarak biçimlendirdikleri bir sanat şaheseri haline gelmiştir. Muhammed (sav) kelimesinin hat sanatında estetik ölçülerine, Mustafa Rakım üslubunda ulaşılmış, Kazasker Mustafa İzzet, Mehmed Şefik, Sami Efendi gibi üstatların elinde en güzel örneklerini vermiştir. Ayrıca camilerde mihrap duvarındaki tezyinatlı/vitraylı camlarda da Lafza-i Celal ile beraber Muhammed ismi rengarenk bir şekilde yerini alarak bu ulvî mekanları süslemektedir. Özellikle Süleymaniye Câmi’indekiler dikkati şayandır.  

Mar
04

Hat Sanatında Hilye-i Şerîfler

Posted by zixak

Prof. Dr. M. Uğur Derman 

  

İslâm inancı, putlaÅŸtırılabilecek kimselerin tasvirlerinden ÅŸiddetle kaçınmıştır. Bu sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Rasûlullah’ın resmini çizmeye cesaret edememiÅŸtir. Hıristiyan âleminde Hz. İsa için uygulandığı gibi hayalî bir resim yapmaktansa, sahih tariflerden hareketle İslâm Peygamberi’ni hilyesinden öğrenip anlatmak; her inananın, gönlünde beliren ÅŸekliyle yaratılmışların bu en yücesini tasavvur ederek baÄŸlanmasına vesîle olmaktadır. Bu ise, putları yıkan bir îman anlayışı için elbette daha gerçekçidir.“Süs, ziynet” mânâsının yanı sıra “hilkat, suret, sıfat” mânâlarını da taşıyan hilye kelimesi, hilye-i saadet veya hilye-i nebevi terkipleriyle daha tamamlayıcı bir mâhiyet kazanmaktadır. Eskiden beri göğüs cebinde bir hürmet niÅŸanesi olarak taşınmak için, gündelik el yazısı veya nesih hattı ile küçük çapta yazılan bu metnin, kaynaklarda yer almamakla beraber, ilk defa olarak hüsn-i hattın önde gelen isimlerinden Hafız Osman Efendi (öl.1110/1698) eliyle levha ÅŸeklinde yazılmış bulunduÄŸu kabul edilmektedir. Eski hattatlardan gelen bu konudaki sözlü rivayetler, bilinen hilye ÅŸeklinin benzeri hiç bir levha çalışmasına anılan hat üstadından önce rastlanmayışı; Hafız Osman’ın ise hem bu biçimi denemek, hem de farklı hilye metinlerini araÅŸtırıp bulmak ve bunu yazmak hususundaki sanatkârca gayretinin kesinlikle belirleniÅŸi, bu kanaatin doÄŸruluk payını artırmaktadır. Hilye levhalarının tarihî geliÅŸimine geçmeden, en yaygın olan ÅŸekline göre tasarlanmış bölümleri incelenirse:

 [kml_flashembed movie="http://img146.imageshack.us/my.php?image=31ln9.swf" width="500" height="500" wmode="transparent" /]Hafız Osman hilye için yaygın olan bu biçimi geliÅŸtirmeden önce, katlanarak göğüs üzerindeki cepte taşınabilecek boyda ve yalnız nesih hattıyla Türkçe mealli hilyeler yazmıştır. Åžimdiye kadar üçüyle karşılaÅŸtığımız bu hilyelerden birinde 1079/1668 tarihi görülmekte, hattatımızın daha 26-27 yaÅŸlarındayken hilye yazmaÄŸa baÅŸladığı belirlenmektedir. 22×14 cm. ebadında dört sütun üzerine tertiplenmiÅŸ olan ve Arapça bilmeyen Osmanlı müslümanına hitap edebilmek bakımından isabeti bulunan bu hilyede aslî metin düz satır halinde, Türkçe meal ise çok daha ince nesih hattıyla -düz satırı üçgene tamamlayacak verev satırlarla- yazılmıştır. Üç yüz yıldan fazla bir zaman öncesine ait olan ve Hafız Osman’ın râvîsini belirtmediÄŸi bu hilyenin meal kısmı -devrinin diliyle- şöyledir; “Mübarek alnı açık idi. Mübarek sakalı deÄŸirmi idi. Mübarek sakalına ak düşmüş idi. Mübarek gözleri kara idi. Bâzılar eyitti: Elâ gözlü idi. Bâzılar eyitti: Aka mail idi. Bâzılar eyitti: Sarıya mail idi. Mubârek kaÅŸları açık idi. İnce kaÅŸlı ve tatlı dilli idi. Mübarek diÅŸleri seyrek idi. Mübarek burnu yüce idi. BuÄŸday tenli idi, derler. Mübarek kulakları küçük idi. Mübarek damarları ince idi. Mübarek yüzü ve sakalı deÄŸirmi idi. Mübarek alnı geyn (geniÅŸ) idi. Mübarek elleri uzun idi. Mübarek boyu mevzun idi. Mübarek kadleri orta idi. Mübarek parmakları ince idi. Mübarek beden-i ÅŸeriflerinde kıl yoÄŸ idi. İllâ bir hat var idi, mübarek göğsünden mubârek göbeÄŸine varınca. îki omuzu mabeyninde, mühr-i nübüvvet var idi. Ol mühr-i nübüvvetin, karnında yazılmıştı”.  

Bu ilk hilye tertibinden sonra Hafız Osman, yüzyıllarca devam edecek olan en yaygın hilye biçimine geçiÅŸinde Hz. Ali rivayetinin sâdece aslî metnini yazmaya baÅŸlamıştır. Bu rivayetin meâli de şöyledir:”Hz. Ali (Allah ondan razı olsun), Hz. Peygamber’i (Allah’ın salât ve selâmı onun üzerinde olsun) vasfettiÄŸi zaman şöyle buyurdu: ‘Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. DeÄŸirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniÅŸ omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuÅŸ aÅŸağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında ‘nübüvvet mührü’ vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluÅŸunun niÅŸanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doÄŸru sözlüsü, en yumuÅŸak huylusu ve en arkadaÅŸ canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, onu her ÅŸeyden çok severlerdi. Onun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben, gerek ondan ve gerekse ondan sonra, Rasûlullah (sav) gibi birisini görmedim’ demek suretiyle onu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliÄŸini itiraf ederdi. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.Hilyenin bu biçimi, bâzan cebe sığabilmesi için üçe katlanabilir boyda ve katlanma yerleri deri yahut bez ÅŸerit yapıştırılarak takviye edilmiÅŸ murakkaa tarzında yazıldığı gibi, ahÅŸap üzerine yapıştırılmış daha büyük boylu levha hilyeler de mevcuttur. Lâkin aÄŸaç kurtları böyle hilyeler üstünde delikler açarak onları harâb etmiÅŸler; ayrıca o devirlerde üzerine cam geçirilmeyen bu hilyeler, aydınlatmada kullanılan yaÄŸ kandillerinin isiyle aşırı derecede kararmışlardır. Hafız Osman hilyenin bu ÅŸekline geçtikten sonra, bâzan asıl metni kısaltarak göbek kısmına sığdırmış, etekte ise yine aynı kalemle Türkçe:“Kametin ey bûstân-ı lâmekân pîrâyesi Nûrdan bir servdir, düşmez zemine sayesi” beytini yazmıştır.Hafız Osman’ın ömrünün sonlarında (1109/1697) yazdığı bilinen Hz. Ali rivayeti metinden baÅŸka, aynı biçimde ve cep için üçe katlanacak murakkaa ÅŸeklinde Ümm-i Ma’bed (hicret yolunda Hz. Peygamber’le karşılaşıp konuÅŸan bir kadıncağız) rivayeti hilyesi de görülmüştür. Bu hilyenin meali de şöyledir;“Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; ÅŸiÅŸman olmadığı gibi zayıf ve ince de deÄŸildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıklarındaki kıllar gümrahtı. Sesi kalındı. SustuÄŸu zaman vakarlı, konuÅŸtuÄŸu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoÅŸ bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuÅŸuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse, ne kısa ne de uzun olduÄŸunu hissederdi. Üç kiÅŸinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. ArkadaÅŸları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduÄŸu zaman da hemen buyruÄŸunu yerine getirirlerdi. KonuÅŸması tok ve kararlı idi”. Hafız Osman, hilyelerinde Besmele ve âyet için sülüs, metin kısmı için nesih, imza için de nesih veya rıka’ (icazet) yazılarını kullanmış, Besmele için bazen muhakkak hattını da tercih etmiÅŸtir. Hafız Osman sonrası, iÅŸte bu biçimiyle yeni hattat nesillerine intikal eden hilye yazıcılığı, sanatkârın ibda’ kabiliyetine göre farklılıklar göstermektedir. Bu cümleden olarak, meselâ Yedikuleli Abdullah (öl.1144/1731), Åžekerzâde Mehmed (öl. 1166/1752). Mustafa Rakım (öl.1241/1826), Abdülkâdir Şükri (öl.1221/1806), Mahmud Celâleddin (öl.1245/1829), Esma İbret Hanım (XIX. yüzyıl) kendilerine has biçimde hilyeler bırakmışlardır. XIX. yüzyılda büyük ebatlı kâğıt imâli arttığından hilyeler de çok daha büyük boyda yazılmaya baÅŸlanmış; saray ve konakların baÅŸ odalarının geniÅŸ duvarlarında lâyık oldukları mevkii almışlardır. Bu hilyeler artık ahÅŸap yerine husûsi mukavvalarına yapıştırıldığı cihetle, zamanımıza saÄŸlam olarak eriÅŸmiÅŸlerdir. Büyük ebatlı hilye yazmayı, her boyda olmak üzere 200 civarında hilye yazmış bulunan Kâdıasker Mustafa İzzet Efendi (öl. 1293/1876) baÅŸlatmış, tabiîdir ki sülüs-muhakkak ve nesih yazıları da böyle hilyelerde celî vasfını kazanmıştır. Yine fazla hilye yazanlardan Hasan Rıza Efendi (öl. 1330/1920) ise büyük ebatlı hilyelerinin etek kısmı altına celî sülüsle “Sen olmasaydın, ben bu âlemleri yaratmazdım” kudsî hadîsini de ilâve ederek hilye boyunu 2 m.’nin üstüne çıkarmıştır. Yine büyük boy hilye yazanlardan, Fehmi Efendi (öl.1333/1915) metin kısmında sülüs kullandığı gibi, hilyelerinde gubârî denilen çok ince yazıya da büyük bir ustalıkla yer vererek bunlarla çiçek motifleri resmetmiÅŸtir. Hat sanatında hilye ÅŸekli, namlı hattatlarca, “aÅŸere-i mûcizât”ın (Hz. Peygamber’in on mucizesi) ve ayrıca tâûn (veba) duasının yazılmasında da denenmiÅŸtir.AhÅŸaba yapıştırılmış bulunan eski hilyelerin üstü, tepelikli olarak oyulup kesilmiÅŸ; bu kısımlara taç ÅŸeklinde tezhibin yanı sıra Medîne-i Münevvere (hususiyetle Ravza-i Mutahhara) minyatürü birlikte resmedilmiÅŸtir. Bu minyatürün bâzı hilyelerde Besmele’nin civarına yerleÅŸtirildiÄŸi de görülür. Hat sanatının köklü gelenekleri arasında bulunan icazetnamelerin (diploma) hilye yazmakla da alındığı görülmüştür. Meselâ Sultan II. Mahmud (öl. 1255/1839), Filibeli (Bakkal) Arif Efendi (öl.1327/1909), Hacı Kâmil Akdik (öl.1360/1941) ve Åžeyh Aziz Rifâi (öl. 1353/1934) sülüs-nesih hattından icazetnameye birer hilye-i nebevi yazarak hak kazanmışlardır. AlışılagelmiÅŸ biçimiyle hilye yazmakta tanınmış hat sanatkârları arasında -yukarıda zikredilenlerden baÅŸka- Mustafa Kütahî (öl. 1201/1787 den sonra), İsmail Zühdi Efendi (öl.1221/1806), Çömez Mustafa Vâsıf (öl.1269/1853), Abdullah Zühdi (öl. 1296/1879), Mehmed Åžefik Bey (öl.1297/1880), Mehmed Åževki Efendi, Muhsinzade Abdullah Bey (öl.1317/1899), Hacı Kâmil Akdik, Hâmid Aytaç (öl. 1401/1982) ilk akla gelenlerdir. Bu hususta daha birçok isim sıralanabilir. Bununla beraber, hat bakımından sanat deÄŸeri taşımayan hilyelerin de sayısı az deÄŸildir.Hat sanatı devamlı geliÅŸerek zamanımıza kadar eriÅŸtiÄŸi için, hatla uÄŸraÅŸanlar hilye formasının enfes ve nâdîde örneklerini bulup çıkarmaktan manevî haz ve ÅŸeref duymuÅŸlardır. Bilinen tarzda yazılanların dışında hilyeye bir yenilik getirmek, bu konuyla uÄŸraÅŸanların ÅŸiarı olmuÅŸtur. Yeri gelmiÅŸken belirtelim ki: Hilye levhalarıyla teÅŸerrüfü kırk beÅŸ yılı bulan bu makalenin yazarı, ÅŸimdiye kadar hiç rastlamadığı hilye biçimleriyle hâlâ karşılaÅŸmaktadır; öylesine çeÅŸitlilik mevcuttur. XIX. ve XX. yüzyılın iki mâruf hattatı, belki de ulemâdan bir zâtın hatırlatmasıyla, hilyede o devre kadar yazılmadık metinleri denemiÅŸtir: Yahya Hilmi Efendi (öl.1325/1907), sahabeden Ebû Hüreyre’nin yine Hz. Ali kaynaklı, fakat daha farklı ve uzun olan metnini levha olarak birkaç kere yazmıştır. Ancak bu metin bir hayli uzun olduÄŸu için, göbek ve etek içindeki nesih hattıyla yazılan kısım alışılagelmiÅŸ hilyelerden daha geniÅŸ yer kaplamıştır. Reisülhattâtîn Kâmil Akdik de Hz. Hasan’ın, Hz. Peygamber’in üvey oÄŸlu Hind b. Ebî Hâle’den naklen rivayetini levha ÅŸeklinde iki defa yazmıştır. Hz. Hasan’ın ifadesiyle olan bu hilyenin meali de şöyledir: “Peygamberimizin hilyesini çok iyi bilen dayım Hind b. Ebî Hâle’ye, Hz. Peygamber’in üstün vasıflarını sordum ve olduÄŸu gibi belleyip hafızama nakÅŸetmek için, bana ondan bahsetmesini rica ettim. Bu isteÄŸim üzerine, dayım Hind b. Ebi Hâle şöyle buyurdular: ‘Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteÅŸemdi. Mübarek yüzü, dolunay hâlindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa olup, başı büyükçe idi. Saçları, kıvırcık ile düz arası idi; ÅŸayet kendiliÄŸinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, deÄŸilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuÅŸaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi nûrânî beyazdı. Alnı açıktı. KaÅŸları hilâl gibi, gür ve birbirlerine yakındı; çatık kaÅŸlı deÄŸildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, öfkeli hallerinde kabarır, sâir zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübârek burnunun üstünde -onu yüksek gösteren- bir nûr vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimiz’i kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saâdetli ağızları geniÅŸ, ön diÅŸlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeÄŸi arasında ince bir ÅŸerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı, saf mermerden tıraÅŸ edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücûdunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup, yakışıklı bir yapıya sahipti: Ne ÅŸiÅŸman, ne de çok zayıftı; karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücûdunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeÄŸinin arasını birleÅŸtiren kıllar, ince uzun bir ÅŸerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniÅŸ, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya: kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur (kemerli) idi; düztaban deÄŸildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yaÄŸ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eÄŸilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak ÅŸekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve serî atmakla beraber, sükûnet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümü verirlerdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücûdları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele saÄŸa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. ÇoÄŸunlukla gözucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaÅŸtığı kimselere, onlardan önce hemen selâm verirdi.”Tamamı kûfî hattı ile yazılmış olan hilye enderdir. Metin kısmında nesih yerine bütünüyle sülüs hattı kullanarak Bakkal Arif Efendi (öl.1327/1909) mükemmel bir hilye yazmış, son devir hattatlarından Hacı Nûrî Korman’ın (öl.1371/1951) da zikredilen hatla bir kaç hilyesi görülmüştür. Ta’lik hilyenin ilk denemesine Hafız Osman devrinden hemen sonra rastlanırsa da, sanat vasfı kazanmış ta’lik hattı ile hilye Yesarî Mehmed Es’ad Efendi’yle (öl.1213/1798) baÅŸlar. 1192/1778 tarihli bu hilyenin hurde (ince) ta’likle yazılmış olan aslî metni göbeÄŸe sığdırılmış, etek kısmına ise Türkçe:“Ey mihr-i cihan-tâb-i sipihr-î ezelîV’ey mâh-ı munîr-î felek-î lem-yezelîPervâne gibi ÅŸem’ine cem’ oldu seninBûbekr ü Ömer, Hazret-i Osman ü Alî” rubaisi yerleÅŸtirilmiÅŸtir.Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi (öl. 1265/1849) de bir hayli ta’lik hilye yazmış, aÅŸere-i mübeÅŸÅŸere’ye yer verdiÄŸi beyzî göbekli hilyelerinin etek kısmına ise Farsça:“Deh yâr-î BihiÅŸtî end meydanBûbekr ü Ömer, Ali vü OsmanSa’dest ü Sa’id ü Bû ÜbevdTalha’st ü Zübeyr ü Abd-i Rahman” kıtasını yerleÅŸtirmiÅŸtir.Yesârizâde’nin iki hilyesi devrinin iki namlı müzehhibi olan Ahmed Hezargrâdî ve Hüsni efendiler tarafından zer-endûd (sürme altın) tarzıyla iÅŸlenmekte de ilk olmuÅŸtur.Talikte hilye yazmakta son zirve isim Hulusi Yazgan’dır (öl.1358/1940). Dairevî veya beyzî göbekler kullandığı gibi, eteksiz hilyeler de yazmıştır. “Ve mâ erselnâke…” âyeti yerine Ulu Arif Çelebi’ye âit “Mustafâ mâ câe illâ rahmeten lil-âlemin” mısraını kullanmak ve etek kısmında bâzan sahabeden Hassan b. Sâbit’in Hz. Peygamber hakkındaki “Ve ahsenü minke..” kıtasına yer vermek de ona mahsustur.Hüsn-i hat öğretiminde, mürekkebât meÅŸkinin son safhasında Hz. Ali rivayeti olan hilye metninin sülüs-nesih meÅŸki için kullanıldığı da görülmektedir. Sedefle iÅŸlenen, sülüs-nesih hattıyla bir hilyede de büyük baÅŸarı saÄŸlanmıştır. Fatih Camii müezzini Arab tarafından 1315/1897′de yazılan bu hilye Mûsika-i Hümâyun çavuÅŸlarından Said Ali tarafından abanoz üstüne sedefle iÅŸlenip Sultan II. Abdülhamid’e sunulmuÅŸtur. Hilye levhalarının tezhip cihetinden bahtsızlığı, XIX. yüzyıldan baÅŸlayarak tezyinatımıza musallat olan Batı taklidi desenlerden yanadır. Pek az istisnasıyla, o mükemmel yazı örneklerinin ne idüğü belirsiz motifler arasında kaybolup adetâ görünmediÄŸi hilye örnekleri ekseriyettedir. Ancak 1940′lardan baÅŸlayarak klâsik tezhibin ilhâmıyla hazırlanan veya eski desenleri örtülerek yenilenen hilyeler, tezhipleriyle İslâm Peygamberi’ne lâyık olmaya çalışan bir çehreyle ortaya çıkabilmiÅŸlerdir. Bu konuda ilk hatırlanacak müzehhip isimleri Muhsin Demironat (öl.1983), Rikkat Kunt (öl. 1986) ve Mihriban Sözer (Keredin)’dir. Hilye-i Nebevî levhalarının yazılması ve bezenmesi sâdece Osmanlı Türkleri’ne ve onların Cumhuriyet devrindeki torunlarına has olup, diÄŸer İslâm ülkelerinde bu tarz bir uygulamaya rastlanmaz.Son devirde Ahmed Cevdet PaÅŸa’nın (1822-1895) Kısas-ı Enbiya’sında mevcut Türkçe metinden faydalanılarak Türkçe hilye de tertip edilmiÅŸ, hattâ geçen asrın sonlarında hattat Bakkal Ârif Efendi’ye yazdırılıp, Osmaniye Matbaası’nda o devrin imkânlarına göre mükemmel bir ÅŸekilde ve iki farklı boyda bastırılmıştır (1304/1887).Hat sanatında hilye sınıfının bir ÅŸubesi sayılabilecek olan Hilye-i Hâkânî kitabetinin de yeri mühimdir. Hakanî Mehmed Bey’in (öl. 1015/1606) bu latîf eseri ta’lik hattıyla murakkaa ve levha ÅŸeklinde yazılmıştır. Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi’nin kaleminden çıkan 24 kıtalık murakkaa ayrıca Nazif Bey (öl. 1331/1913), Ömer Vasfi Efendi (öl.1347/1928} ve Åžeyh Aziz Rifâî tarafından taklit edilmiÅŸtir. Levha ÅŸeklindeki enfes bir Hilye-i Hakanî de Arnavutköyü Tevfîkıye Câmii’nde Arabzâde Sadullah Efendi’nin (öl.1259/1843) ta’lik hattıyla mevcuttur. Eskiden konak duvarlarına kuÅŸak ÅŸeklinde sırayla asılmak için, koyu renge boyanmış ince ahÅŸap levhalar üstüne varak altınla, Yesarî Es’ad Efendi’nin müstakil satırlar hâlindeki celi ta’lik kalıplarından silkelenerek hazırlanmış olan Hilye-i Hakanî de görülmüştür.BaÅŸta Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıflar Hat Sanatı Müzesi olmak üzere muhtelif müzelerde, bâzı kütüphanelerde (Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi), cami ve mescidlerde, husûsi koleksiyonlarda hilye örnekleri yer almaktadır. Ancak, bir daha toplanamayacak kadar fazla sayıdaki (100′ün çok üstünde, bir rivayete göre 160) seçkin hilyelerden oluÅŸan bir koleksiyonun 1950′li yıllarda dağılıp gidiÅŸi, sanat ve dînî kültür nâmına üzüntüyle hatırlanacak bir vakıadır.Hilyenin, bulunduÄŸu yere huzur, bereket, saadet getireceÄŸine; orayı âfetlerden ve yangından koruyacağına inanılmıştır. Bu levhaların sanki Hz. Peygamber’in zatî bir hâtırası gibi tâzîm edilmesi ve evlerde üstünün tüllerle örtülerek muhafazası da geçmiÅŸ zaman İstanbul’unun dînî folklorunda göze çarpan bir husustur.  

 

http://www.sonpeygamber.info

 

Â