Mar
04
Posted by zixak
|
Dr. Hilal Kazan  Â
  Arap yazısı, Arapların kuvvetli hafızaya sahip olmaları nedeniyle İslam öncesinde pek fazla kullanılmadığı için gelişmemiştir. Dolayısıyla Arap harflerinin ve yazısının tekâmülü İslamiyetle, Kur’an’ın nazil olması ve Rasul-i Ekrem’in katiplerinden her şeyi kayd etmelerini istemesi ile başlamıştır. Zaman içerisinde çeşitli evrelerden geçerek gelişen Arap yazısı İslam sanatlarının en orijinal dalı olan Hat Sanatı’nı meydana getirmiştir1. Asırlar boyu Müslümanlar yaşadıkları mekânları, Peygamber Efendimiz’in şahsını ve tavsiyelerini hatırlatacak metinlerden oluşan hat eserleriyle donatmayı da bir görev bilmişlerdir. Hz. Peygamber, hat sanatında öncelikle daha yazının gelişme safhalarında onun sünnetinin anlatıldığı elyazması hadis kitaplarında yer almıştır. Bunu, O’nun fiziksel ve karakter özelliklerinin yer aldığı Şemail adı verilen yazma kitaplar takip etmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in kırk hadisini ezberleyenlerin kıyamet gününde mükâfat göreceğini bildiren rivayetlerin teşvikiyle kırk hadis mecmuaları ile beraber Hz. Peygamber için okunan çeşitli salavât ve duâları içeren delâil, evrad ve duâ risaleleri de hattatların özenle yazdıkları eserler arasında yer almıştır. Yine onun mübarek hayatını anlatan elyazması siyer kitapları da müze ve kütüphanelerde hat, tezhip ve ciltleriyle dikkat çeken gayet güzel örnekleri ile bu grubun içinde yer almaktadır. Kitapların yanı sıra onun hadislerinin kıt’a adı verilen, bir sayfaya tek tek veya murakka olarak gruplar halinde sayfalara birden fazla yazı çeşidiyle yazılması sonucu oluşan albümlerde rastlanır. Onun tavsiye niteliğindeki güzel sözleri levhalar halinde yazılıp tezyin edilip duvarlara asıldığı gibi hilye adı verilen fiziksel ve karakter özellikleri de XVIII. asırdan itibaren tezyinatlı bir şekilde hat sanatında yerini almıştır. Mübarek isimleri, hadis-i şerifleriyle beraber mabedlerde, tekke ve zaviyelerde büyük levha veya duvar yazıları olarak bulunmaktadır. |
Â
Hadis ve Şemail Kitapları
Hz. Peygamber’i ve O’nun sünnetini konu alan eserlerin başında hadis ve ÅŸemâil kitapları gelmektedir. Bunların ekseriyeti sanat yönü dikkate alınmaksızın yazılmış olmasına raÄŸmen, içlerinde usta hattatlar tarafından yazılan, sanat deÄŸeri taşıyan kitap ve mecmualar da azımsanmayacak sayıda bulunmaktadır. Sözgelimi Sultan ReÅŸad’ın Hırka-i Saadet Dairesi’nde okunmak üzere Hattat Hasan Rıza Efendi’ye yazdırarak vakfettiÄŸi, 8 ciltlik Sahîh-i Buhâri (TSMK, Hırka-i saadet 39), saray meÅŸk hocası Abdullah Vefâî tarafından güzel bir nesihle yazılmış Gâyetü’t-tavzih li’l-Câmi’i’s-sahîh adlı tezyinatlı eser (TSMK, III. Ahmed 384) ve ünlü hattatlarımızdan Muhsinzâde Abdullah Efendi’nin II. Abdülhamid’in emriyle yazdığı Åžifâ-i Åžerif bu tür eserlerden sadece birkaçıdır. Åžeyh Hamdullah’ın 901/1595-96’da istinsah ettiÄŸi Mesabihu’s-sünne (TSMK, III. Ahmed 278) ve Meşâriku’l-envâri’l-nebeviyye (Süleymaniye ktp, Ayasofya 898) adlı hadis kitapları da bu grupta yer alan eserler arasında bulunmaktadır. DiÄŸer taraftan Hz. Peygamber’in hadislerinden kırk tanesini ezberleyenlerin kıyamet gününde mükafatlandırılacağını belirten sözleri erken devirlerden itibaren gerek manzum, gerekse mensur kırk hadis kitaplarının derlenmesine vesile olmuÅŸtur. Bunlar arasında yine sarayın meÅŸk hocalarından ve devrin tanınmış hattatlarından olan Hasan Üsküdarî tarafından istinsah edilen tezyinatlı Kitâbu Nefâhati’l-‘abiri’s-sârî adlı eseriyle (TSMK, III. Ahmed 567), Mevâhibu’l-âziziyye (TSMK, Medine 321) adlı bir diÄŸer tezyinatlı hadis mecmuası bu türün dikkati çeken eserlerinden bazılarıdır. Rasul-i Ekrem’in müminlere en güzel örnek olan yaÅŸam tarzı ve davranışlarını konu alan ÅŸemail kitapları da hat sanatında gereken ilgi ve alakayı gören türler arasında bulunmaktadır. Bu türün tezyinatlı ve sanatlı örnekleri arasında Kanunî devrinde tezyinatlı yazılan Åžerh-i Åžemâil-i Tırmizî (TSMK III. Ahmed 458) ile Hilye-i Hakanî’den seçme beyitler Mehmed Esad Yesârî, Yesdârîzade Mustafa İzzet Ömer Vasfi ve Aziz Efendi gibi Türk hat sanatının önde gelen ÅŸahsiyetleri tarafından talik hatla mecmua olarak tertip edilmiÅŸtir2. Yine kitaplar arasında önemli yer tutan, Hz. Peygamber için okunan çeÅŸitli salavât ve duâları içeren delâil, evrad ve duâ risalelerinin de, müze ve kütüphanelerde hat, tezhip ve ciltleriyle dikkat çeken gayet güzel örnekleri bulunmaktadır. Â
Kıt’a ve Murakka’lar
Ortalama bir kitap sayfası ebadında, bir veya birkaç çeÅŸit yazı türüyle yazılan yazılara kıt’a, bunların yanlarından birbirine tutturulup katlanılarak birleÅŸtirilmesiyle oluÅŸturulan albümlere de murakka’ denilmektedir. Kıt’alarda daha çok ikili yazı kullanılmıştır. Bunlar ya sülüs-nesih, ya muhakkak-reyhâni, ya da tevki’-rikâ’dır. Tek yazı çeÅŸidiyle yazılmış olanlarda ise ta’lik kıt’alar çoÄŸunluktadır. Bu tür çalışmalarda en fazla yazılan metinler hadis-i ÅŸeriflerdir. Mütevazi boyutlardaki bu eserlerde en meÅŸhur hattatlarımızın güzîde eserlerini görmek mümkündür. Bu hususta, ünlü hattatımız Åžeyh Hamdullah’ın aklâm-ı sitte ile yazdığı ve daha sonra gelen hattatlara örnek teÅŸkil eden murakka’larının hat sanatımızdaki yeri ayrıdır. Hz. Peygamber’e muhabbet, sadakat ve övgü olarak kaleme alınmış kasideler de bu tür eserlerde yer alan metinlerdendir. Busırî’nin Kasîdetü’l-Bürdesi ile Ka’b b. Züheyr’in Bânet Su’âd isimli Rasulullah’ı medh eden kasideleri, Hafız Osman ve Åževki Efendi gibi meÅŸhur hattatlarımız tarafından sülüs ve nesih hatlarıyla yazılmışlardır. Hakânî Mehmed Bey’in yazdığı Hilye-i Hakanî’den seçme beyitlerin de Mehmed Es’ad Yesarî, oÄŸlu Yesarizade Mustafa İzzet, Ömer Vasfi ve Aziz Efendi gibi Osmanlı hat sanatının tanınmış simaları tarafından çeÅŸitli beyitleri ta’lik yazı ile yazılmış hatta bunlardan beyitler derlenerek murakkalar oluÅŸturulmuÅŸtur. Ayrıca Buharî tarafından nakledilen AÅŸere-i Mucizât-ı Nebî de Mehmed Åževki Efendi gibi hattatlar tarafından murakka ve levha olarak hazırlanmıştır. Â
Levhalar
Mabedlerin dışında kalan evlerin ve iÅŸyerlerinin duvarlarını süsleyen ve küçük ebatta olanlar yanında celî sülüs, celî ta’lik, celî dîvânî gibi daha iri yazılarla oluÅŸturulan büyük boy hatla yazılmış Hz. Peygamber’i öven âyetler, hadisler, ondan ÅŸefaat talebeden Arapça, Farsça ve Türkçe beyitlerden oluÅŸan levhalar bir yere asılmak ve karşıdan bakılmak için hazırlanmış sanat eserleridir. Levhalarda bazen Peygamber Efendimiz’e yazılan methiyelerin, çoÄŸunlukla da kısa ve özlü mesajlar içeren âyet ve hadislerin yer aldığı görülür. Celî yazılarla yazılmış levhaların önemli bir kısmı mürekkep yerine altın kullanılarak zerendûd tarzında iÅŸlenmiÅŸtir. Bu tarz çalışmalarda celî üstadı Sâmi Efendi’nin eserleri öne çıkmaktadır. BaÅŸta Rasul-i Kibriya’dan bahseden âyetler, onun mübarek özlü sözleri, “Kelime-i Tevhidâ€? ve “Kelime-i Åžehadetâ€? cümleleri ile “Allahâ€? ve “Muhammedâ€? lafızları olmak üzere, “Esmâ-i Nebîâ€?, “Ehl-i Beyt İsimleriâ€? ve Rasûl-i Ekrem’e sevgi, sadakat ve övgü için söylenmiÅŸ edebî metinler de en çok yazılan levhalardandır. Bu tarza örnek teÅŸkil eden konular ÅŸu ÅŸekilde tasnif edilebilir: En çok görülen Âyetler: “Ve mâ erselnâke rahmeten li’l-âlemin.â€? (Enbiya 21/107) “Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâlikum ve lâkin Rasulallahi ve hateme’n-nebiyyîn.â€? (Ahzab 33/40) “Yâ eyyühe’n-nebiyyü innâ erselnâke şâhiden ve mübeÅŸÅŸiran ve neziran.â€? (Ahzab 33/45) “Ve kefâ billâhi ÅŸehîdan Muhammedun rasulullah.â€? (Fetih 48/28-29) En çok görülen Hadisler: “İnnallahe cemîlun yuhibbu’l-cemâl.â€?; “Re’su’l-hikmeti mehâfetu’llah.â€?; “Men sabare zafera.â€?; “El-cennetu tahte akdami’l-ummehât.â€?; “El-Cennetü zıllu’s-suyûf.â€?; “El-kâsibu habibullah.â€?; “Rutbetu’l-ilmi a’le’r-ruteb.â€?; “El-hayâu mine’l-îmân.â€?; “Hayru’n-nâs men yenfe’u’n-nâs.â€?; “Yessirû velâ tu’assirû beÅŸÅŸirû ve lâ tuneffirû.â€?; “ En çok görülen özlü sözler ve beyitler: “Garik-i bahr-i isyanım dahîlek yâ Rasulallahâ€?(Sâmi Efendi) “Aman lafzı senin ism-i ÅŸerifinle müsavîdir/ Onun’çün âşıkın zârı amandır yâ Rasulallah.â€?(Abdullah Zühdü) “Ol Rasul-i müctebâ hem rahmeten lilâlemin/ Bende medfundur diye eflâke fahr eyler zemin.â€? (Kazasker Mustafa İzzet) “Müeyyeddir seninle din ü devlet yâ Rasulallah.â€? (Ali Haydar) “Yapıştım dâmen-i pâk-i rızaya herçi bâd-âbâd/ Sarıldım hâk-i pâk-i Mustafa’ya herçi bâd-âbâdâ€? (Çırçırlı Ali Efendi) “Basmasa mübarek kademin rûy-i zemîne/Pâk etmezdi kimseyi hâk ile teyemmüm.â€? (Mustafa Rakım)Â
Hilye-i Åžerifler
İslam inancında putlar ve insanları putlaÅŸtıracak her türlü tasvir ve heykel gibi ÅŸeyden imtinâ’ edildiÄŸi için Rasulullah birkaç istisna dışında hiçbir ÅŸekilde tasvir edilmemiÅŸtir. Onu tarif eden ve hakkında anlatılanlar çerçevesinde ümmetin muhayyilesinde yer bulmuÅŸtur. Hadis ve ÅŸemâil kitaplarında da yer almış olan Hz. Peygamber’in hilyesi hakkında bilgi sahibi veya hilyenin kiÅŸinin kendisinde bulunmasından dolayı husule gelecek olan faydalara binaen müslümanlar arasında önce bir hürmet ve sevgi ifadesi olarak göğüs cebinde taşınmak üzere nesih hattıyla yazılırken, daha sonra ilk defa Hafız Osman (ö. 1110/1698) tarafından XVII. asırda levha ÅŸeklinde tertip edilmiÅŸtir4. Sözlükte “süs, ziynet, güzel sıfatlarâ€? gibi anlamlara gelen hilye5; Rasûl-i Ekrem’in fiziksel özelliklerini, karakterini, tavır ve hareketlerini anlatan eserlere verilen genel addır6. Hilye-i ÅŸeriflerin, peygamber sevgisini anlatması bakımından özel bir önemi bulunmaktadır. Duvara asılmak amacıyla hattatların ÅŸimdiye kadar yaptığı birçok farklı denemeler bulunmakla birlikte Hafız Osman tertibi halen yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu tertipte baÅŸ tarafta sülüs veya muhakkak besmele, ortada daire ÅŸeklinde nesih hattıyla yazılmış hilye metni ve bu daireyi kuÅŸatan hilal süslemesi bulunmaktadır ki, Hz. Muhammed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bu âlemi nuruyla aydınlattığı için güneÅŸe ve aya benzetildiÄŸinden, hilyenin göbek kısmında bu teÅŸbihe uygun olarak güneÅŸ ve hilal ÅŸekli oluÅŸturulmuÅŸtur. Bu dairevî kısmın dışında kalan dört köşeye çoÄŸunlukla dört halife isimlerinin, bazen de Rasûlullah’ın Ahmed, Mahmud, Hâmid, Hamîd isimlerinin yazıldığı görülmektedir. BoÅŸlukları tezhible süslenen bu bölümün altında Hz. Peygamber’le ilgili bir ayet yer almaktadır ki, en fazla yazılan “Biz ancak seni alemlere rahmet olarak gönderdikâ€? (Enbiya, 21/107) mealindeki ayettir. Bazen “Sen bir yüce ahlâk üzere ahlâk abidesisin.â€? (Kalem, 68/4) ve “Muhammed’in Allah rasûlü olduÄŸuna Allah’ın ÅŸehadeti yeterâ€? (Fetih, 48/28-29) mealindeki ayetlerden birinin ya da kelime-i tevhidin yazıldığı görülür. En alttaki etek kısmında ise ortada hilye metninin devamı ve hattat imzası, yanlarında da koltuk ismi verilen süsleme alanları yer almaktadır. Efendimiz’in teninin kokusu gül kokusuna benzetildiÄŸi için, O’nun sembolü olan gül motifine de hilye süslemelerinde sıkça yer verilmiÅŸtirÂ
Cami Yazıları
Hemen hemen bütün camilerimizde, “Allahâ€?, “Muhammedâ€?, dört halife “Ebu Bekir, Ömer, Osman, Aliâ€? ile Hz. Peygamber’in torunları “Hasan – Hüseynâ€?in isimlerinin, cemaatin rahat görebileceÄŸi yükseklikte ve büyüklükte yazılması veya levha olarak asılması bir gelenek halini almıştır. Bazı târihî camilerde özellikle Orta Asya’da bu ibarelerin kûfi hattıyla çeÅŸitli kompozisyonlar ÅŸeklinde yazıldığı görülse de, çoÄŸunlukla celî sülüsle bazen de celî ta’likle yazılmışlardır. Bunun yanı sıra Kelime-i Tevhid, Kelime-i Åžehadet ve mekânın özelliÄŸine göre seçilen bazı hadis-i ÅŸerifler de camilerde levha veya kitabe olarak görülen hat eserleri arasındadır. Rasûl-i Ekrem’in ism-i ÅŸerifleri camilerde mihrap üstünde veya caminin kare plandan kubbeye geçerken oluÅŸan üçgenlerde, beÅŸ köşeli yıldız ÅŸeklinde ve adeta açılmış bir gül gibi resmedilmiÅŸtir. Onun mübarek ismi Osmanlı hat üstatlarının asırlar içinde bütün sanat yeteneklerini ve zevklerini ortaya koyarak biçimlendirdikleri bir sanat ÅŸaheseri haline gelmiÅŸtir. Muhammed (sav) kelimesinin hat sanatında estetik ölçülerine, Mustafa Rakım üslubunda ulaşılmış, Kazasker Mustafa İzzet, Mehmed Åžefik, Sami Efendi gibi üstatların elinde en güzel örneklerini vermiÅŸtir. Ayrıca camilerde mihrap duvarındaki tezyinatlı/vitraylı camlarda da Lafza-i Celal ile beraber Muhammed ismi rengarenk bir ÅŸekilde yerini alarak bu ulvî mekanları süslemektedir. Özellikle Süleymaniye Câmi’indekiler dikkati ÅŸayandır. Â
Mar
04
Posted by zixak
|
Prof. Dr. M. UÄŸur DermanÂ
 Â
|
| İslâm inancı, putlaÅŸtırılabilecek kimselerin tasvirlerinden ÅŸiddetle kaçınmıştır. Bu sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Rasûlullah’ın resmini çizmeye cesaret edememiÅŸtir. Hıristiyan âleminde Hz. İsa için uygulandığı gibi hayalî bir resim yapmaktansa, sahih tariflerden hareketle İslâm Peygamberi’ni hilyesinden öğrenip anlatmak; her inananın, gönlünde beliren ÅŸekliyle yaratılmışların bu en yücesini tasavvur ederek baÄŸlanmasına vesîle olmaktadır. Bu ise, putları yıkan bir îman anlayışı için elbette daha gerçekçidir.“Süs, ziynet” mânâsının yanı sıra “hilkat, suret, sıfat” mânâlarını da taşıyan hilye kelimesi, hilye-i saadet veya hilye-i nebevi terkipleriyle daha tamamlayıcı bir mâhiyet kazanmaktadır. Eskiden beri göğüs cebinde bir hürmet niÅŸanesi olarak taşınmak için, gündelik el yazısı veya nesih hattı ile küçük çapta yazılan bu metnin, kaynaklarda yer almamakla beraber, ilk defa olarak hüsn-i hattın önde gelen isimlerinden Hafız Osman Efendi (öl.1110/1698) eliyle levha ÅŸeklinde yazılmış bulunduÄŸu kabul edilmektedir. Eski hattatlardan gelen bu konudaki sözlü rivayetler, bilinen hilye ÅŸeklinin benzeri hiç bir levha çalışmasına anılan hat üstadından önce rastlanmayışı; Hafız Osman’ın ise hem bu biçimi denemek, hem de farklı hilye metinlerini araÅŸtırıp bulmak ve bunu yazmak hususundaki sanatkârca gayretinin kesinlikle belirleniÅŸi, bu kanaatin doÄŸruluk payını artırmaktadır. Hilye levhalarının tarihî geliÅŸimine geçmeden, en yaygın olan ÅŸekline göre tasarlanmış bölümleri incelenirse: |
 [kml_flashembed movie="http://img146.imageshack.us/my.php?image=31ln9.swf" width="500" height="500" wmode="transparent" /]Hafız Osman hilye için yaygın olan bu biçimi geliÅŸtirmeden önce, katlanarak göğüs üzerindeki cepte taşınabilecek boyda ve yalnız nesih hattıyla Türkçe mealli hilyeler yazmıştır. Åžimdiye kadar üçüyle karşılaÅŸtığımız bu hilyelerden birinde 1079/1668 tarihi görülmekte, hattatımızın daha 26-27 yaÅŸlarındayken hilye yazmaÄŸa baÅŸladığı belirlenmektedir. 22×14 cm. ebadında dört sütun üzerine tertiplenmiÅŸ olan ve Arapça bilmeyen Osmanlı müslümanına hitap edebilmek bakımından isabeti bulunan bu hilyede aslî metin düz satır halinde, Türkçe meal ise çok daha ince nesih hattıyla -düz satırı üçgene tamamlayacak verev satırlarla- yazılmıştır. Üç yüz yıldan fazla bir zaman öncesine ait olan ve Hafız Osman’ın râvîsini belirtmediÄŸi bu hilyenin meal kısmı -devrinin diliyle- şöyledir; “Mübarek alnı açık idi. Mübarek sakalı deÄŸirmi idi. Mübarek sakalına ak düşmüş idi. Mübarek gözleri kara idi. Bâzılar eyitti: Elâ gözlü idi. Bâzılar eyitti: Aka mail idi. Bâzılar eyitti: Sarıya mail idi. Mubârek kaÅŸları açık idi. İnce kaÅŸlı ve tatlı dilli idi. Mübarek diÅŸleri seyrek idi. Mübarek burnu yüce idi. BuÄŸday tenli idi, derler. Mübarek kulakları küçük idi. Mübarek damarları ince idi. Mübarek yüzü ve sakalı deÄŸirmi idi. Mübarek alnı geyn (geniÅŸ) idi. Mübarek elleri uzun idi. Mübarek boyu mevzun idi. Mübarek kadleri orta idi. Mübarek parmakları ince idi. Mübarek beden-i ÅŸeriflerinde kıl yoÄŸ idi. İllâ bir hat var idi, mübarek göğsünden mubârek göbeÄŸine varınca. îki omuzu mabeyninde, mühr-i nübüvvet var idi. Ol mühr-i nübüvvetin, karnında yazılmıştı”. Â
Bu ilk hilye tertibinden sonra Hafız Osman, yüzyıllarca devam edecek olan en yaygın hilye biçimine geçiÅŸinde Hz. Ali rivayetinin sâdece aslî metnini yazmaya baÅŸlamıştır. Bu rivayetin meâli de şöyledir:”Hz. Ali (Allah ondan razı olsun), Hz. Peygamber’i (Allah’ın salât ve selâmı onun üzerinde olsun) vasfettiÄŸi zaman şöyle buyurdu: ‘Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. DeÄŸirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniÅŸ omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuÅŸ aÅŸağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında ‘nübüvvet mührü’ vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluÅŸunun niÅŸanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doÄŸru sözlüsü, en yumuÅŸak huylusu ve en arkadaÅŸ canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, onu her ÅŸeyden çok severlerdi. Onun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben, gerek ondan ve gerekse ondan sonra, Rasûlullah (sav) gibi birisini görmedim’ demek suretiyle onu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliÄŸini itiraf ederdi. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.Hilyenin bu biçimi, bâzan cebe sığabilmesi için üçe katlanabilir boyda ve katlanma yerleri deri yahut bez ÅŸerit yapıştırılarak takviye edilmiÅŸ murakkaa tarzında yazıldığı gibi, ahÅŸap üzerine yapıştırılmış daha büyük boylu levha hilyeler de mevcuttur. Lâkin aÄŸaç kurtları böyle hilyeler üstünde delikler açarak onları harâb etmiÅŸler; ayrıca o devirlerde üzerine cam geçirilmeyen bu hilyeler, aydınlatmada kullanılan yaÄŸ kandillerinin isiyle aşırı derecede kararmışlardır. Hafız Osman hilyenin bu ÅŸekline geçtikten sonra, bâzan asıl metni kısaltarak göbek kısmına sığdırmış, etekte ise yine aynı kalemle Türkçe:“Kametin ey bûstân-ı lâmekân pîrâyesi Nûrdan bir servdir, düşmez zemine sayesi” beytini yazmıştır.Hafız Osman’ın ömrünün sonlarında (1109/1697) yazdığı bilinen Hz. Ali rivayeti metinden baÅŸka, aynı biçimde ve cep için üçe katlanacak murakkaa ÅŸeklinde Ümm-i Ma’bed (hicret yolunda Hz. Peygamber’le karşılaşıp konuÅŸan bir kadıncağız) rivayeti hilyesi de görülmüştür. Bu hilyenin meali de şöyledir;“Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; ÅŸiÅŸman olmadığı gibi zayıf ve ince de deÄŸildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıklarındaki kıllar gümrahtı. Sesi kalındı. SustuÄŸu zaman vakarlı, konuÅŸtuÄŸu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoÅŸ bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuÅŸuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse, ne kısa ne de uzun olduÄŸunu hissederdi. Üç kiÅŸinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. ArkadaÅŸları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduÄŸu zaman da hemen buyruÄŸunu yerine getirirlerdi. KonuÅŸması tok ve kararlı idi”. Hafız Osman, hilyelerinde Besmele ve âyet için sülüs, metin kısmı için nesih, imza için de nesih veya rıka’ (icazet) yazılarını kullanmış, Besmele için bazen muhakkak hattını da tercih etmiÅŸtir. Hafız Osman sonrası, iÅŸte bu biçimiyle yeni hattat nesillerine intikal eden hilye yazıcılığı, sanatkârın ibda’ kabiliyetine göre farklılıklar göstermektedir. Bu cümleden olarak, meselâ Yedikuleli Abdullah (öl.1144/1731), Åžekerzâde Mehmed (öl. 1166/1752). Mustafa Rakım (öl.1241/1826), Abdülkâdir Şükri (öl.1221/1806), Mahmud Celâleddin (öl.1245/1829), Esma İbret Hanım (XIX. yüzyıl) kendilerine has biçimde hilyeler bırakmışlardır. XIX. yüzyılda büyük ebatlı kâğıt imâli arttığından hilyeler de çok daha büyük boyda yazılmaya baÅŸlanmış; saray ve konakların baÅŸ odalarının geniÅŸ duvarlarında lâyık oldukları mevkii almışlardır. Bu hilyeler artık ahÅŸap yerine husûsi mukavvalarına yapıştırıldığı cihetle, zamanımıza saÄŸlam olarak eriÅŸmiÅŸlerdir. Büyük ebatlı hilye yazmayı, her boyda olmak üzere 200 civarında hilye yazmış bulunan Kâdıasker Mustafa İzzet Efendi (öl. 1293/1876) baÅŸlatmış, tabiîdir ki sülüs-muhakkak ve nesih yazıları da böyle hilyelerde celî vasfını kazanmıştır. Yine fazla hilye yazanlardan Hasan Rıza Efendi (öl. 1330/1920) ise büyük ebatlı hilyelerinin etek kısmı altına celî sülüsle “Sen olmasaydın, ben bu âlemleri yaratmazdım” kudsî hadîsini de ilâve ederek hilye boyunu 2 m.’nin üstüne çıkarmıştır. Yine büyük boy hilye yazanlardan, Fehmi Efendi (öl.1333/1915) metin kısmında sülüs kullandığı gibi, hilyelerinde gubârî denilen çok ince yazıya da büyük bir ustalıkla yer vererek bunlarla çiçek motifleri resmetmiÅŸtir. Hat sanatında hilye ÅŸekli, namlı hattatlarca, “aÅŸere-i mûcizât”ın (Hz. Peygamber’in on mucizesi) ve ayrıca tâûn (veba) duasının yazılmasında da denenmiÅŸtir.AhÅŸaba yapıştırılmış bulunan eski hilyelerin üstü, tepelikli olarak oyulup kesilmiÅŸ; bu kısımlara taç ÅŸeklinde tezhibin yanı sıra Medîne-i Münevvere (hususiyetle Ravza-i Mutahhara) minyatürü birlikte resmedilmiÅŸtir. Bu minyatürün bâzı hilyelerde Besmele’nin civarına yerleÅŸtirildiÄŸi de görülür. Hat sanatının köklü gelenekleri arasında bulunan icazetnamelerin (diploma) hilye yazmakla da alındığı görülmüştür. Meselâ Sultan II. Mahmud (öl. 1255/1839), Filibeli (Bakkal) Arif Efendi (öl.1327/1909), Hacı Kâmil Akdik (öl.1360/1941) ve Åžeyh Aziz Rifâi (öl. 1353/1934) sülüs-nesih hattından icazetnameye birer hilye-i nebevi yazarak hak kazanmışlardır. AlışılagelmiÅŸ biçimiyle hilye yazmakta tanınmış hat sanatkârları arasında -yukarıda zikredilenlerden baÅŸka- Mustafa Kütahî (öl. 1201/1787 den sonra), İsmail Zühdi Efendi (öl.1221/1806), Çömez Mustafa Vâsıf (öl.1269/1853), Abdullah Zühdi (öl. 1296/1879), Mehmed Åžefik Bey (öl.1297/1880), Mehmed Åževki Efendi, Muhsinzade Abdullah Bey (öl.1317/1899), Hacı Kâmil Akdik, Hâmid Aytaç (öl. 1401/1982) ilk akla gelenlerdir. Bu hususta daha birçok isim sıralanabilir. Bununla beraber, hat bakımından sanat deÄŸeri taşımayan hilyelerin de sayısı az deÄŸildir.Hat sanatı devamlı geliÅŸerek zamanımıza kadar eriÅŸtiÄŸi için, hatla uÄŸraÅŸanlar hilye formasının enfes ve nâdîde örneklerini bulup çıkarmaktan manevî haz ve ÅŸeref duymuÅŸlardır. Bilinen tarzda yazılanların dışında hilyeye bir yenilik getirmek, bu konuyla uÄŸraÅŸanların ÅŸiarı olmuÅŸtur. Yeri gelmiÅŸken belirtelim ki: Hilye levhalarıyla teÅŸerrüfü kırk beÅŸ yılı bulan bu makalenin yazarı, ÅŸimdiye kadar hiç rastlamadığı hilye biçimleriyle hâlâ karşılaÅŸmaktadır; öylesine çeÅŸitlilik mevcuttur. XIX. ve XX. yüzyılın iki mâruf hattatı, belki de ulemâdan bir zâtın hatırlatmasıyla, hilyede o devre kadar yazılmadık metinleri denemiÅŸtir: Yahya Hilmi Efendi (öl.1325/1907), sahabeden Ebû Hüreyre’nin yine Hz. Ali kaynaklı, fakat daha farklı ve uzun olan metnini levha olarak birkaç kere yazmıştır. Ancak bu metin bir hayli uzun olduÄŸu için, göbek ve etek içindeki nesih hattıyla yazılan kısım alışılagelmiÅŸ hilyelerden daha geniÅŸ yer kaplamıştır. Reisülhattâtîn Kâmil Akdik de Hz. Hasan’ın, Hz. Peygamber’in üvey oÄŸlu Hind b. Ebî Hâle’den naklen rivayetini levha ÅŸeklinde iki defa yazmıştır. Hz. Hasan’ın ifadesiyle olan bu hilyenin meali de şöyledir: “Peygamberimizin hilyesini çok iyi bilen dayım Hind b. Ebî Hâle’ye, Hz. Peygamber’in üstün vasıflarını sordum ve olduÄŸu gibi belleyip hafızama nakÅŸetmek için, bana ondan bahsetmesini rica ettim. Bu isteÄŸim üzerine, dayım Hind b. Ebi Hâle şöyle buyurdular: ‘Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteÅŸemdi. Mübarek yüzü, dolunay hâlindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa olup, başı büyükçe idi. Saçları, kıvırcık ile düz arası idi; ÅŸayet kendiliÄŸinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, deÄŸilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuÅŸaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi nûrânî beyazdı. Alnı açıktı. KaÅŸları hilâl gibi, gür ve birbirlerine yakındı; çatık kaÅŸlı deÄŸildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, öfkeli hallerinde kabarır, sâir zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübârek burnunun üstünde -onu yüksek gösteren- bir nûr vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimiz’i kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saâdetli ağızları geniÅŸ, ön diÅŸlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeÄŸi arasında ince bir ÅŸerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı, saf mermerden tıraÅŸ edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücûdunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup, yakışıklı bir yapıya sahipti: Ne ÅŸiÅŸman, ne de çok zayıftı; karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücûdunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeÄŸinin arasını birleÅŸtiren kıllar, ince uzun bir ÅŸerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniÅŸ, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya: kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur (kemerli) idi; düztaban deÄŸildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yaÄŸ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eÄŸilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak ÅŸekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve serî atmakla beraber, sükûnet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümü verirlerdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücûdları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele saÄŸa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. ÇoÄŸunlukla gözucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaÅŸtığı kimselere, onlardan önce hemen selâm verirdi.”Tamamı kûfî hattı ile yazılmış olan hilye enderdir. Metin kısmında nesih yerine bütünüyle sülüs hattı kullanarak Bakkal Arif Efendi (öl.1327/1909) mükemmel bir hilye yazmış, son devir hattatlarından Hacı Nûrî Korman’ın (öl.1371/1951) da zikredilen hatla bir kaç hilyesi görülmüştür. Ta’lik hilyenin ilk denemesine Hafız Osman devrinden hemen sonra rastlanırsa da, sanat vasfı kazanmış ta’lik hattı ile hilye Yesarî Mehmed Es’ad Efendi’yle (öl.1213/1798) baÅŸlar. 1192/1778 tarihli bu hilyenin hurde (ince) ta’likle yazılmış olan aslî metni göbeÄŸe sığdırılmış, etek kısmına ise Türkçe:“Ey mihr-i cihan-tâb-i sipihr-î ezelîV’ey mâh-ı munîr-î felek-î lem-yezelîPervâne gibi ÅŸem’ine cem’ oldu seninBûbekr ü Ömer, Hazret-i Osman ü Alî” rubaisi yerleÅŸtirilmiÅŸtir.Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi (öl. 1265/1849) de bir hayli ta’lik hilye yazmış, aÅŸere-i mübeÅŸÅŸere’ye yer verdiÄŸi beyzî göbekli hilyelerinin etek kısmına ise Farsça:“Deh yâr-î BihiÅŸtî end meydanBûbekr ü Ömer, Ali vü OsmanSa’dest ü Sa’id ü Bû ÜbevdTalha’st ü Zübeyr ü Abd-i Rahman” kıtasını yerleÅŸtirmiÅŸtir.Yesârizâde’nin iki hilyesi devrinin iki namlı müzehhibi olan Ahmed Hezargrâdî ve Hüsni efendiler tarafından zer-endûd (sürme altın) tarzıyla iÅŸlenmekte de ilk olmuÅŸtur.Talikte hilye yazmakta son zirve isim Hulusi Yazgan’dır (öl.1358/1940). Dairevî veya beyzî göbekler kullandığı gibi, eteksiz hilyeler de yazmıştır. “Ve mâ erselnâke…” âyeti yerine Ulu Arif Çelebi’ye âit “Mustafâ mâ câe illâ rahmeten lil-âlemin” mısraını kullanmak ve etek kısmında bâzan sahabeden Hassan b. Sâbit’in Hz. Peygamber hakkındaki “Ve ahsenü minke..” kıtasına yer vermek de ona mahsustur.Hüsn-i hat öğretiminde, mürekkebât meÅŸkinin son safhasında Hz. Ali rivayeti olan hilye metninin sülüs-nesih meÅŸki için kullanıldığı da görülmektedir. Sedefle iÅŸlenen, sülüs-nesih hattıyla bir hilyede de büyük baÅŸarı saÄŸlanmıştır. Fatih Camii müezzini Arab tarafından 1315/1897′de yazılan bu hilye Mûsika-i Hümâyun çavuÅŸlarından Said Ali tarafından abanoz üstüne sedefle iÅŸlenip Sultan II. Abdülhamid’e sunulmuÅŸtur. Hilye levhalarının tezhip cihetinden bahtsızlığı, XIX. yüzyıldan baÅŸlayarak tezyinatımıza musallat olan Batı taklidi desenlerden yanadır. Pek az istisnasıyla, o mükemmel yazı örneklerinin ne idüğü belirsiz motifler arasında kaybolup adetâ görünmediÄŸi hilye örnekleri ekseriyettedir. Ancak 1940′lardan baÅŸlayarak klâsik tezhibin ilhâmıyla hazırlanan veya eski desenleri örtülerek yenilenen hilyeler, tezhipleriyle İslâm Peygamberi’ne lâyık olmaya çalışan bir çehreyle ortaya çıkabilmiÅŸlerdir. Bu konuda ilk hatırlanacak müzehhip isimleri Muhsin Demironat (öl.1983), Rikkat Kunt (öl. 1986) ve Mihriban Sözer (Keredin)’dir. Hilye-i Nebevî levhalarının yazılması ve bezenmesi sâdece Osmanlı Türkleri’ne ve onların Cumhuriyet devrindeki torunlarına has olup, diÄŸer İslâm ülkelerinde bu tarz bir uygulamaya rastlanmaz.Son devirde Ahmed Cevdet PaÅŸa’nın (1822-1895) Kısas-ı Enbiya’sında mevcut Türkçe metinden faydalanılarak Türkçe hilye de tertip edilmiÅŸ, hattâ geçen asrın sonlarında hattat Bakkal Ârif Efendi’ye yazdırılıp, Osmaniye Matbaası’nda o devrin imkânlarına göre mükemmel bir ÅŸekilde ve iki farklı boyda bastırılmıştır (1304/1887).Hat sanatında hilye sınıfının bir ÅŸubesi sayılabilecek olan Hilye-i Hâkânî kitabetinin de yeri mühimdir. Hakanî Mehmed Bey’in (öl. 1015/1606) bu latîf eseri ta’lik hattıyla murakkaa ve levha ÅŸeklinde yazılmıştır. Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi’nin kaleminden çıkan 24 kıtalık murakkaa ayrıca Nazif Bey (öl. 1331/1913), Ömer Vasfi Efendi (öl.1347/1928} ve Åžeyh Aziz Rifâî tarafından taklit edilmiÅŸtir. Levha ÅŸeklindeki enfes bir Hilye-i Hakanî de Arnavutköyü Tevfîkıye Câmii’nde Arabzâde Sadullah Efendi’nin (öl.1259/1843) ta’lik hattıyla mevcuttur. Eskiden konak duvarlarına kuÅŸak ÅŸeklinde sırayla asılmak için, koyu renge boyanmış ince ahÅŸap levhalar üstüne varak altınla, Yesarî Es’ad Efendi’nin müstakil satırlar hâlindeki celi ta’lik kalıplarından silkelenerek hazırlanmış olan Hilye-i Hakanî de görülmüştür.BaÅŸta Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıflar Hat Sanatı Müzesi olmak üzere muhtelif müzelerde, bâzı kütüphanelerde (Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi), cami ve mescidlerde, husûsi koleksiyonlarda hilye örnekleri yer almaktadır. Ancak, bir daha toplanamayacak kadar fazla sayıdaki (100′ün çok üstünde, bir rivayete göre 160) seçkin hilyelerden oluÅŸan bir koleksiyonun 1950′li yıllarda dağılıp gidiÅŸi, sanat ve dînî kültür nâmına üzüntüyle hatırlanacak bir vakıadır.Hilyenin, bulunduÄŸu yere huzur, bereket, saadet getireceÄŸine; orayı âfetlerden ve yangından koruyacağına inanılmıştır. Bu levhaların sanki Hz. Peygamber’in zatî bir hâtırası gibi tâzîm edilmesi ve evlerde üstünün tüllerle örtülerek muhafazası da geçmiÅŸ zaman İstanbul’unun dînî folklorunda göze çarpan bir husustur. Â
http://www.sonpeygamber.info
Â
Â