Archive for the ‘Hadis Yorumları’ Category

Mar
19

İslâm’da HoÅŸgörü ve Hz. Peygamber’in HoÅŸgörü Anlayışı

Posted by zixak

Prof. Dr. İsmail Hakkı Atçeken 

   Arapça “semaha” kökünden gelen müsamaha, affetmek ve bağışlamak anlamına gelir. Türkçemizdeki karşılığı hoÅŸgörü olan bu kelime, batı dillerinde ise tolerans olarak kullanılır. Müsamaha bir terim olarak, olgun ve iyi niyet sahibi kimselerin çevresinde bulunan herkese ayırım yapmadan uyguladıkları anlayışlı ve yumuÅŸak davranıştır. Bunun ancak üstün bir ahlaka sahip kimselere ait yüce bir fazilet olduÄŸu bir gerçektir. HoÅŸgörülü davranışın aşırısı olduÄŸu gibi, yokluÄŸu da zararlı sonuçlar doÄŸurmaktadır. Peygamberlerin Allah (cc) katından getirdikleri ilahi mesajlar içerisinde ahlâkî prensipler önemli bir yer tutmaktadır. Bu ahlâkî ilkeler arasında da hoÅŸgörünün ayrı bir yeri vardır. Hz. Peygamberin getirdiÄŸi dine “İslâm” isminin verilmesi, diÄŸer anlamların yanı sıra bu dinin müsamaha ve hoÅŸgörü dini olduÄŸunu göstermektedir. Nitekim İslâm kelimesinin çeÅŸitli anlamları arasında sulh, barış ve uzlaÅŸma gibi anlamları da bulmak mümkündür. Kur’ân-ı Kerim’deki konuyla ilgili âyetlerden bir kaçına göz atalım: “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”1 “…İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaÅŸmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir.”2Müminler ancak kardeÅŸtir. Öyleyse kardeÅŸlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.”3Ey iman edenler! EÅŸlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını baÅŸlarına kakmaz, hoÅŸgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir4 

Hoşgörülü olmanın şartları şunlardır:

1- Nefis muhasebesi yapmak: “Kendinizi beÄŸenip temize çıkarmayın.” 5 2- İnsanların kusurlarını örtmek: Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurur:”Kim bu dünyada bir kulun ayıbını örterse Allah da onun ayıbını kıyamette örter.6 3- Öfkeyi yenmek: “O takva sahipleridir ki, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah güzel davranışta bulunanları affeder.“ 7Güçlü, kimse güreÅŸte rakibini yenen deÄŸildir. Asıl güçlü öfke anında kendine sahip olandır.” 8 4- Affedici olmak: “(Ey Nebi!) Af yolunu tut, iyiliÄŸi emret, cahillere aldırış etme.”9 5- Beddua edici olmamak: Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Ben lanet edici olarak gönderilmedim. Rahmet olarak gönderildim.10 6- Sû-i zan etmemek: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”11 7- Kibir ve gururdan sakınmak: “İnsanlara yanağını bükme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah kendini beÄŸenip övünen kimseyi sevmez.”12 Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurur: “Müslüman kardeÅŸini hor görmesi kiÅŸiye kötülük olarak yeter.“ 13 8- İnsanlarla alay etmemek: “Ey iman edenler! Sizden bir topluluk diÄŸer bir toplulukla alay etmesin. Belki kendilerinden daha iyidirler.”14 9- Sabırlı olmak: Kur’ân-ı Kerim’de yetmiÅŸten fazla âyette sabırdan bahsedilir. “Sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”15 Hz. Peygamber de: “Hiç kimseye sabırdan daha geniÅŸ ve daha hayırlı bir bağışta bulunulmamıştır.” buyurmuÅŸtur. 16  Aile hayatında hoÅŸgörü hanımlara karşı iyi davranmak, çocuklara sevgi ve ÅŸefkatle yaklaÅŸmak ve anne-babanın hukukuna riâyet etmekle saÄŸlanır. Bu konularda Hz. Peygamber model ve örnek ÅŸahsiyettir. Onun eÅŸlerine nasıl merhametle, iyilikle, sabırla, sevgiyle yaklaÅŸtığı bilinen bir husustur. Çocukları ve torunlarına karşı bir merhamet abidesi olan Hz. Peygamber sürekli olarak onlarla ilgilenmiÅŸ, sevgiyle ve yumuÅŸaklıkla davranmıştır. Torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in kendisi namazda bulunduÄŸu sırada kendi omuzlarına binmesine rıza göstermiÅŸtir. Bu örnekleri çoÄŸaltmak mümkündür. İslâmiyet’te din ve inanç konusunda zorlama yoktur. Birisinin inancını deÄŸiÅŸtirmek zorla deÄŸil, ancak onu ikna yoluyla ve kiÅŸinin kendi rızasıyla mümkündür. İnanç hürriyeti, insanın en baÅŸta gelen haklarından birisidir. Din insanlara korku ve zulümle iletilseydi, inancın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanların hayatlarını yönlendirmeleri hür iradeleriyle kendilerine bırakılmıştır. Yaptıkları iÅŸlerden Allah’a hesap verecekleri için insanlara seçme hürriyeti verilmiÅŸtir. Aksi takdirde bu hususta insanlara zorlama yapılsaydı adaletsizlik yapılmış olurdu. Dinde zorlama olmadığıyla ilgili olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doÄŸruluk, sapıklık ve eÄŸrilikten ayırt edilmiÅŸtir. O halde kim tâğutu inkar edip Allah’a inanırsa, saÄŸlam kulpa yapışmıştır ki hiçbir zaman kopmaz. Allah iÅŸitir ve bilir.”17 Konuyla ilgili bir diÄŸer âyet ise ÅŸu ÅŸekildedir: “EÄŸer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?”18 İlahi dinlerin ibadet yerleri kutsal olma özelliÄŸine sahiptir. Müslümanlar’ın camileri nasıl korunuyorsa, diÄŸerlerinin ibadet yerleri de öylece koruma altındadır. Nitekim bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “EÄŸer Allah, bir kısım insanları diÄŸer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi…19 Nasıl bir Müslüman’ın camiye gidip inancının gereÄŸini yerine getirme hakkı varsa, bir Hıristiyan’ın kiliseye, bir Yahudi’nin de havra veya sinagoga gidip ibadetini yerine getirme hakkı mevcuttur. Hz. Peygamberin, Medine toplumu içinde bir süre birlikte yaÅŸadığı Yahudiler’in ibadetlerini kısıtlama gibi bir uygulamaya gitmediÄŸi, aynı ÅŸekilde Necranlı Hıristiyanlar’ın inançlarını yerine getirmelerine izin verdiÄŸi de bilinmektedir. Hz. Peygamber hicretten sonra, Medine ÅŸehrinin önemli unsurlarından olan ve kendisinin Medine’ye geliÅŸinden pek memnun olmadıkları anlaşılan Yahudiler’e karşı olumlu ve ılımlı davranmış, onlarla anlaÅŸma arzusu içinde olduÄŸunu hissettirmiÅŸtir. Nitekim onları, aralarında ortak olan bir kelimeye davet etmiÅŸ, namazlarında onların kıblesi olan Beytü’l-Makdis’e yönelmiÅŸ; Müslümanlar’ın, Yahudiler tarafından kesilen hayvanları yemelerine ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine izin vermiÅŸtir. Yahudiler’i İslâm dinine ısındırmak için önünden geçen Yahudi cenazesine saygı gösterip, ayaÄŸa kalkmış ve bunu Ashâbına tavsiye etmiÅŸtir. Yine Hz. Peygamber, müşriklerin girmesini yasakladığı mescide, Ehl-i kitab olan Yahudiler’in girmesine izin vermiÅŸtir. Hz. Peygamberin Yahudiler’e karşı izlediÄŸi olumlu tavırlar sonucu az sayıda da olsa bazı Yahudiler’in Müslüman olduÄŸunu bilmekteyiz. Abdullah b. Selâm, Sa’lebe b. Sa’ye, Esîd b. Sa’ye, Esed b. Ubeyd, Muhayrık, Meymûn b. Yâmin gibi Yahudiler İslâm’ı kabul etmiÅŸlerdir. Yahudiler bu anayasa ile Hz. Peygamber’i devlet baÅŸkanı olarak kabul etmiÅŸlerdi. Ayrıca Medine’ye karşı oluÅŸacak bir dış tehdit ve saldırı karşısında Müslümanlarla birlikte ÅŸehri ortaklaÅŸa savunacaklardı. Medine anayasası tarafların din ve inanç hürriyetini, can ve mal emniyetini saÄŸlıyordu. Ancak Yahudiler tüm bu olumlu ve ılımlı yaklaşımlara raÄŸmen antlaÅŸmalara sadık kalmayarak müşriklerle iÅŸbirliÄŸi yapmışlar ve Müslümanlar’ı arkadan vurmaya çalışmışlardır. Bunun üzerine Hz. Peygamber, onlarla savaÅŸmak ve Medine dışına çıkartmak zorunda kalmıştır. Hz. Peygamber, İslâm devletiyle anlaÅŸmalı tebaanın (zimmî) hakları konusunda son derece titiz davranmıştır. Bu hususta Hz. Peygamber: “Kim bir zimmîyi incitirse, beni incitmiÅŸ olur. Beni inciten kimse de Allah’ı öfkelendirir.” buyurmuÅŸtur. Yine Ebû Davud’dan nakledilen bir hadiste Hz. Peygamberin şöyle dediÄŸi nakledilmektedir: “Kıyamet günü, ben anlaÅŸma yaptığımız zimmîlerden birine zulmeden, haklarına tecavüz eden, ona gücünden fazla sorumluluk yükleyen veya istemediÄŸi halde ona zorla bir iÅŸ yaptıran kimseyi kabul etmeyeceÄŸim.” Rasûlullah ve Râşid halifeler gayr-i müslim vatandaÅŸların haklarının ve imtiyazlarının koruyucusu olmuÅŸlardır. Allah’ın emrine saygı ve yaratıklara merhamet, yaratılanı yaratandan ötürü hoÅŸ görmek İslâm’ın esaslarından birisidir. Hz. Peygamber tüm münasebetlerinde akılcı ve ölçülü olmayı, düşmanlık yerine dostluk ve sevgi baÄŸlarının kurulmasını, öfke, hiddet, intikam veya öç yerine hilmi (huy, tabiat yumuÅŸaklığı), kötülük yerine ihsanı ön plana çıkarmıştır. Tüm dinlerin temelinde iyiliÄŸin bulunduÄŸunu tespit ederek geçmiÅŸ peygamberlere ve bunların kutsal kitaplarına saygı göstermiÅŸtir. Hz. Peygamber, tüm insanlara hüsnü muamele etmek gerektiÄŸini ifade etmiÅŸ ve kendisi de bizzat uygulamalarıyla örnek olmuÅŸtur. Bu hususta onun temel dayanağı Kur’ân-ı Kerim olmuÅŸtur:  ”EÄŸer sen kaba, katı yürekli olsaydın şüphesiz etrafından dağılıp gitmiÅŸlerdi.”20Mümin kullarıma söyle, (daima) güzel sözler söylesinler.”21Allah’tan baÅŸkasını (Tanrı edinerek) çağıranlara sövmeyin. Zira onlar da haddi aÅŸarak Allah’a söverler.22 Bir gün Rasûlullah, Ashâbıyla mescidde otururken oraya bir bedevî geldi ve kalkıp mescidin bir köşesine iÅŸemeye baÅŸladı. Ashâb-ı Kirâm öfkeyle baÄŸrışarak adamı engellemek istediler. Fakat Rasûlullah, derhal ashâbına müdahale ederek: “Bırakın adamı, görsün iÅŸini!” buyurdu ve oraya bir kova su getirilip dökülmesini emretti. Sonra bedevîyi çağırıp burasının mescid olduÄŸunu, pisletmenin, kirletmenin doÄŸru olmayacağını anlattı. Mescidlerde Allah’ın zikredildiÄŸini, namaz kılındığını, Kur’ân okunduÄŸunu güzel bir lisanla ve tatlılıkla ifade edip adamı ikna etti.

Tespitlerimize göre Hz. Peygamberin hoşgörü göstermediği hususlar şunlardır:

1-Hz. Peygamber İslâm tebliÄŸini engelleyenlere, İslâm devletine açıktan düşmanlık yapanlara mâni olmuÅŸ, İslâm dinine açıktan düşmanlıklarını ÅŸiirleriyle söyleyen ve müşrikleri Müslümanlar’a karşı kışkırtanlara hoÅŸgörülü olmamıştır. Yahudi ÅŸairi Ka’b b. el-EÅŸref olayı bunun en güzel örneÄŸidir. 2-Suçu sabit olan kimsenin affını isteyenleri reddetmiÅŸ, bu konuda hoÅŸgörülü davranmamıştır. Hz. Peygamber: “Allah’a yemin olsun ki, hırsızlık yapan kızım Fâtıma da olsa onun elini keserdim.” buyurarak bu konudaki hassasiyetini göstermiÅŸtir. 3-Kavmiyetçilik ve asabiyeti yasaklamış, bu hususta müsamahalı olmamıştır. 4-Kul hakkı konusunda son derece titiz davranmış, kul hakkına tecavüzü yasaklamıştır. 5-Kötülüklere engel olma, açıktan haram iÅŸlenmesi vb. noktalarda müsamahalı olmamıştır. Hz. Peygamberin hayatı boyunca insanlığa karşı davranışlarındaki en temel düşüncelerden birisi hoÅŸgörü olmuÅŸtur. O, “Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel ÅŸekilde mücadele et.23 âyeti ışığında insanlara hoÅŸgörülü yaklaÅŸarak dini tebliÄŸ etmiÅŸtir. Bu davete karşı insanların sert, katı ve kaba olmaları Onu bu ilkeden vazgeçirmemiÅŸtir. Taif seferi sırasında Hz. Peygamber’e karşı yapılan çirkin saldırı karşısında Onun affedici tutumu ve bu kavmin helakine deÄŸil de ıslahına dua etmesi güzel bir örnektir. Hz. Peygamberin hoÅŸgörü anlayışı ve İslâm tarihindeki hoÅŸgörü uygulamalarından modern dünyanın alacağı dersler ve ibretler vardır. Müslümanlar’ı herhangi bir ayırıma tâbi tutmadan hepsini baÄŸnaz, savaşçı ve müsamahasız olarak niteleyenlerin Hz. Peygamberin hayatını, faaliyetlerini ve İslâm tarihini iyi öğrenmeleri ve yorumlamaları gerekmektedir.

Mar
19

Hayrı Geciktirmemek

Posted by zixak

Meral Günel   

 Ebû Sirve’a Ukbe İbni Haris (ra) şöyle dedi: “Bir keresinde Medine’de Rasûlullah’ın arkasında ikindi namazı kılmıştım. Rasûlullah selam verip namazı bitirdi ve süratle yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Hz. Peygamberin bu telaşından endiÅŸe etti. Hz. Peygamber kısa sürede geri döndü, kendisinin bu acele davranışından dolayı onların meraklanmış olduklarını gördü ve şöyle buyurdu: ‘ Yanımızda birazcık altın olduÄŸunu hatırladım, beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim.’(Buhârî, Ezan 158)  Zaman merkezli bir dine mensubuz. BaÅŸta ibadetlerimiz olmak üzere yapıp ettiklerimiz, biraz da zamanında yapılmış olmasıyla deÄŸer kazanmakta. Yerinde ve zamanında yapılmamış iyilikler kendilerinden beklenen faydayı saÄŸlamadığı gibi anlamını da kaybedebiliyor. Bizden yardım bekleyen eli bizim müsait olduÄŸumuz deÄŸil de muhatabımızın ihtiyacı olduÄŸu anda tutmak gerek. Aksi halde sonradan gösterilecek tüm iyi niyet ve çabalar “hayırda yarışın”1 fermanının ruhundan bizi uzaklaÅŸtırabilir. Hz. Peygamber’i, “gözümün nuru” dediÄŸi namazda meÅŸgul edip mescid adabına aykırı görülecek ÅŸekilde acele ettiren de yapılması gereken hayırlı bir iÅŸin akla gelir gelmez, yapma imkânı varken yapılması gereÄŸine olan inancıdır. “Hayr”ı, yerine getirilmesi gereken bir sorumluluÄŸu geciktirmenin, ihmalkâr davranıp ağırdan almanın insanı düşüreceÄŸi en büyük handikap, “nasıl olsa yaparız, ne acelesi var” rahatlığıyla ortaya çıkan erteleme hastalığıdır. Zamanı bitmeyecek bir sermaye gibi algılayan zihin, bir baÅŸkasının o iyiliÄŸe, o andaki ihtiyacını görmekte aciz kalabiliyor. Derdini paylaÅŸmak için sizi arayan dostunuza sonradan “dönme”niz, maddî desteÄŸe ihtiyacı olana daha sonra ulaÅŸmanız o insanlar için ne ifade ediyor olabilir, düşünülmesi gereken bir konu… Oysa bu gibi durumlarda insanı hayırlı sonuca ulaÅŸtıran yol, yapılması gereken iÅŸlerin halli için gerekli adımları atıp sorumluluÄŸu sadece yüreklerde taşıma yükünden kurtulmaktır. Unutulmamalıdır ki bir vebali zihinde taşımak çoÄŸu zaman onu yapmaktan daha zordur. Hayrı geciktirmemek kadar, bireysel ve toplumsal hayattaki önceliklerin tespitinde “daha acil” olanın belirlenmesi de büyük önem taşımaktadır. Bir baÅŸka deyiÅŸle, hayırlı iÅŸlerde acele etme prensibi Müslümanlar’a öncelikle hayrın ne ve nerede olduÄŸunu bilme sorumluluÄŸunu da yükler. Bu sorumluluk insanın ÅŸahsî tekâmülünü saÄŸlayacak amellerini artırmasını gerektirdiÄŸi gibi sosyal boyutta da yapmaya gücünün yettiÄŸi hayırları erteleme lüksünün olmadığı ve toplumdaki ihtiyaç sahiplerinin bunda hakkı olduÄŸu bilincini de uyandıracaktır. Bu bilinç, “Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir.”2 ÅŸuurunu da canlı tutmaya vesile olacaktır. Toplumda ihtiyaç sahibi insanlar olduÄŸu sürece, mala ve biriktirmeye düşkün olan insanın, mal ile fazlaca meÅŸguliyeti belki de onu gerçek hayırdan (infak) uzaklaÅŸtırabilir. Bu uzaklaÅŸmayı engelleyebilmek için ise, dünyevî tamah ve kaygılarla dolu olan zihni / gönlü Allah-u Tealâ’yı anmaktan ve O’na kulluk etmekten alıkoyacak her ÅŸeyden arındırmaya çalışmak gerekir. Bireysel ve toplumsal hayatta önümüzdeki en büyük sorun, sorumsuzluk ve ihmalkârlık olarak görüldüğü zaman ancak Hz. Peygamber’i safları yararcasına koÅŸturan ÅŸeyin ne olduÄŸunu anlamış oluruz.

Mar
19

Amellerin DeÄŸeri

Posted by zixak

Doç. Dr. Cemal Ağırman   

 ” Ø¥Ù?نَّمَا الْأَعْمَالÙ? بÙ?النّÙ?يَّاتÙ? ÙˆÙŽØ¥Ù?نَّمَا Ù„Ù?ÙƒÙ?لّÙ? امْرÙ?ئÙ? مَا Ù†ÙŽÙˆÙŽÙ‰” “Yapılan iÅŸler niyetlere göre deÄŸer kazanır. Herkes yaptığı iÅŸin karşılığını da niyetine göre alır.”                                                                                          (Buharî, İmân 41)  ‘Niyet’ ve ‘karşılık’ bu hadisin anahtar kavramlarıdır. Niyet, “kiÅŸiyi harekete geçiren, eyleme yönelten iç saik / etmen / güdü / motivasyon / amaç / gaye” demektir. Niyet “bu iÅŸi neden yaptım / neden yapıyorum / neden yapacağım?” sorusunun cevabıdır. Niyet, tikel olarak ele alındığında ortaya konacak eylemin hedef ve amacını, eyleme yönelmenin nedenini zihinde tasarlamak, kalp ve gönülden geçirmektir; genel olarak ele alındığında ise yaÅŸam felsefesinin amaç ve hedefini ortaya koyan düşünsel bir olgu, hayata ve eylemlere anlam katan ruhtur. Onun içindir ki, hayatın gidiÅŸatına yön veren unsurlar, yaÅŸam amacının merkezine yerleÅŸtirilen deÄŸerlerdir. Niyet; hayatı programlamak, her anı ÅŸuurlu ve gayeli yaÅŸamaktır. Niyet; rasgele, geliÅŸi güzel deÄŸil, hayatı farkına vararak yaÅŸamaktır. Niyet, atılacak adımın önceden doÄŸru olup olmadığının muhasebesini yapmaktır. Başımıza gelen çoÄŸu olumsuzluklar, niyetsiz yaÅŸamaktan, hayatı tesadüflere bırakmaktan ileri geliyor. Niyetli yaÅŸamak tevafuklara / uygunluklara / niyetin hadiselerle örtüşmesine, niyetsiz yaÅŸamak ise tesadüflere gebedir. Böyle yaÅŸayanların hayatına kiÅŸinin kendi iradesi deÄŸil, olaylar hâkim olur. Niyetle yaÅŸam arasında vazgeçilmez bir baÄŸ vardır. YaÅŸam amacı ve felsefesi niyetlerin rengini belirlerken, niyetler de yaÅŸamın rengini, mecrasını ve gidiÅŸatını belirler. Bir örnekle ifade etmek gerekirse, Müslüman’ın genel manada yaÅŸam amacı bellidir. Åžuurlu yaÅŸayan bir Müslüman’ın her eylemi, yaÅŸam amacı ve niyetine göre ÅŸekillenir. Her eyleminde Allah’ı ve ahireti hesaba katmak gibi gönüllü bir tercihi vardır. Bunu yapmaz veya yapamaz ise, niyet ve amacının dışına çıkmış olur. İster Allah katında olsun, ister insanların deÄŸerlendirmelerine göre olsun, her eylem niyete göre deÄŸer kazanır ve yine niyete göre karşılık bulur. Fiziksel anlamda sonuçları farksız gözüken iki eylem karşısında, daha öteden bakıldığında, farklı sonuçlar, farklı deÄŸerler ve farklı karşılıklarla karşılaşılabilir. “Şöyle geçerken uÄŸradım” diyerek birine gerçekleÅŸtirilen bir ziyaretle, “sizi özel olarak ziyarete geldim” diyerek gerçekleÅŸtirilen ziyaretin deÄŸeri, ziyaret edilenin nazarında her halde aynı deÄŸere sahip deÄŸildir. Allah’ın rızasını amaçlayan birinin eylemlerini tayin eden deÄŸer yargıları ile hayattan sadece dünyevî mutluluÄŸu hedefleyen birinin eylemlerini tayin eden deÄŸer yargıları bir olmadığı gibi, aynı sonuca da götürmezler. Birincisi, attığı her adımda Allah’ın irade ve rızasına uygunluÄŸu esas almak durumunda iken, diÄŸeri ise takip ettiÄŸi yolu çok fazla önemsemeden, daha çok sadece mutluluÄŸunu elde etmeyi dikkate alır. Realite olarak herhangi bir fiile yöneliÅŸ, gayesiz olmadığına göre, eylemleri ulvî bir gayeye baÄŸlamak, erdemli yaÅŸamanın bir ifadesidir. Bu hadiste Allah’ın Rasûlü, eylemlerin niyete göre deÄŸer ve karşılık bulacağını belirterek, amaçsız yaÅŸamama, amaçları da ulvî gayelere baÄŸlama konusunda niyetleri saflaÅŸtırarak muhatabın ÅŸuur altını eÄŸitmektedir. Peki, hangi amaçlar ulvîdir? Hayatımız ve ölümümüz Allah için olduÄŸuna göre (En’am, 6/162), Allah’ın rızasını amaçlayan her niyet ve eylem ulvîdir. Mükâfatı da büyüktür. Amellerin niyete göre deÄŸer ve karşılık verilmesindeki amaç da hayatı ulvî gayelere yönlendirmektir. Hayatını niyetle programlayanlar ve gayelerini ulvî deÄŸerlerlere baÄŸlayanların yiyip içmeleri, yatıp uyumaları bile ibadettir. Çünkü hayat ve ölüm Allah içindir. Allah’a adanmış bir hayat, düşünülmeden, niyetlenmeden, programlanmadan rasgele yaÅŸanmaz. Bilinçli olarak haram iÅŸlenmez, haksızlık yapılmaz, yaratılış amacının dışına çıkılmaz. Çünkü “Allah için” haram iÅŸlenmez. Yapılan her eylemde Allah’ın rızasına uygunluk aranır. Aynı fiili yapan iki ayrı kiÅŸi, niyetlerindeki farklılık nedeniyle birbirine zıt karşılık görebilirler. “Siz içinizde olanı açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. (Sonra da ameline ve niyetine göre) dilediÄŸinin günahını bağışlar, dilediÄŸine azap verir. Allah’ın kudreti her ÅŸeye yeter.” (Bakara, 2/284). Herkesin yaptığı iÅŸin karşılığını niyetine göre alması ÅŸu gerçeÄŸi vurgular ki, yapılan bir ibadet veya herkesin takdirini kazanan bir hizmet, görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılmıyorsa, insanlara bir yarar saÄŸlıyor olsa da, Allah katında bir deÄŸeri olmaz. Her ÅŸeyin merkezinde O vardır. Yüzü ve amacı O’na yönelik olmayan, O’na doÄŸru akıp gitmeyen hiçbir eylemin bir deÄŸeri yoktur. Bütün eylemler O’nunla varlık bulur, O’nunla anlam kazanır. “Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoÄŸaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun ahirette bir nasibi olmaz”. (Şûra, 42/20) Sonuç olar ÅŸunu söylemek gerekir ki, hiçbir eylem amaçsız deÄŸildir. O halde eylemler ulvî / aÅŸkın amaç ve deÄŸerlere baÄŸlanmalıdır. Böyle yapıldığı takdirde Yaratıcının iradesine ters düşmeyen her an, müminin hanesine artı bir deÄŸer / sevap olarak kayda geçecek, kıyamette de mükâfat olarak karşısına çıkacaktır.

Mar
19

Sevdiğinizi Söyleyin

Posted by zixak

Muaz İbni Cebel (ra)’den rivayet edildiÄŸine göre Resûlullah (sav), Muaz’ın elini tutmuÅŸ ve şöyle buyurmuÅŸtur: “Ey Muaz, Allah’a yemin ederim ki ben seni gerçekten seviyorum. Sonra da ey Muaz sana her namazın sonunda: ‘Allah’ım! Seni anmak, sana şükretmek ve sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et!’ duasını hiç bırakmamanı tavsiye ediyorum.”                                                                       (Ebû Davud, Vitr 26; Nesâî, Sehv 60) İnsan, iliÅŸkileriyle var olan ve hayatını bu iliÅŸkiler çerçevesinde anlamlandıran bir varlık. İnsanın sosyal çevresiyle bağının niteliÄŸi ve kalitesi, İslam’ın bireysel planda nihaî hedefi olan dünya ve ahiret saadetinin anahtarı konumundadır. Bu anlamda bir Müslüman’dan beklenen, hayatın içinde, insanların arasında ve sorumluluklarının bilincinde olarak hayatını sürdürebilmektir. Tek başına iyi olmak, tek başına âbid, alim, arif… olmak övünülecek özellikler arasında yer almaz. Buna karşılık, hayata anlam katarak yalnızlığın insanı içine gömdüğü dipsiz kuyulardan çıkaran birliktelikler teÅŸvik edilir. “Allah için” sevebilmenin kazandırdığı güçle tekâmül ufkuna birlikte kanat açabileceÄŸi dostları / yakınlarını - en azından sadece insan oldukları için - sevmenin, sıradan alışkanlıklar baÅŸta olmak üzere davranışların tümüne rengini vermesi beklenir. Dostlarımıza duyduÄŸumuz sevgi, doÄŸruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırt etmemize yardımcı olmak yerine gözümüzü adeta körleÅŸtiren, kazandığımız kalpleri kaybetme güvensizliÄŸi içinde bizi adaletten, yanlışın düzelticisi, eksiÄŸin tamamlayıcısı hayırlı dostlar olmaktan uzaklaÅŸtırıp duyarlılığımızı dumura uÄŸratan hastalıklı bir sevgi olmamalı. İkili iliÅŸkilere, riyakarlık, güvensizlik ve cesaretsizliÄŸin damgasını vurduÄŸu günümüzde çok da anlaşılabilir gelmese de bu sevgi, karşılık beklemeksizin sadece sevilenin daha mahir, daha erdemli, daha iyilerden olabilmesi için yüreÄŸi titretmeli. İnsanı, sadece seviyor olmaktan kaynaklanan sorumluluk duygusuyla besleyip kuÅŸatmalı, affı ve merhameti yol azığı kılarak umuda taşımalı. Sözü özü bir olan Rasûlullah’ın Yemen’e idareci olarak gönderdiÄŸi genç Muaz’la yaÅŸadığı bu hikayeden sevdiklerimize karşı sorumluluklarımızın nereden baÅŸladığını öğrenebiliriz. “Bir kimse din kardeÅŸini sevdiÄŸi zaman kendisini sevdiÄŸini ona bildirsin.” (Ebû Davud, Edeb 112-113) tavsiyesinin ilk uygulayıcısı olan Hz. Peygamberin bu sünneti unutalıdan beri aile yaÅŸantımızdan tutun, iÅŸ hayatımızda istihdam ettiÄŸimiz insanlara varıncaya kadar yakın çevremizdekilere “şımarıp gevÅŸemeye baÅŸlarlar” evhamıyla davranır olduk. GevÅŸemeyi önlemek isterken, korkunun olduÄŸu  yerde sevgi fidanının büyüyemeyeceÄŸini acı da olsa öğrendik. Bu defa da bir baÅŸka yanlışın kucağına sığmaya çalıştık: sadece kelimelerde yaÅŸayan, insanı “oldurmayan” duygu (!)ların deniz köpüğü kıvamına tutunma yanlışının… Sevdiklerimize karşı sorumluluÄŸumuz, duygularımızın ifade edilmesinden baÅŸlar demiÅŸtik. Sevginin ifadesinde tılsımlı bir yön vardır; içten söylenmiÅŸ bir sözcük, görünenin arkasında saklı duranı anlama gücünü ve savunmacı olmayan, tarafsız bir yaklaşımla kendini saÄŸlıklı deÄŸerlendirebilme becerisini ortaya çıkarır. Yapıcı her eleÅŸtiriyi kiÅŸiselleÅŸtirme yanlışına düşmekten bizi korur. Bu hadis-i ÅŸerifle, iki kiÅŸi arasındaki sevgi ve muhabbeti, dostluk bağını güçlendirecek somut reçeteler sunan Hz. Peygamber, sevginin ifadesi, isimle hitap, sıcak ve samimi dostluk ortamlarında elinden tutma… örneklemelerini göstermekle kalmıyor bütün bunların samimi niyetlerle yapılmasının insanın zihin ve gönül dünyasında hangi hassas noktayı uyarabileceÄŸini düşünmemize de kapı aralıyor. BaÅŸkasına yapacağımız ya da bize yapılan tavsiye ve yönlendirmelere nasıl bir yöntemle yaklaÅŸacağımız konusunda ufkumuzu aydınlatıyor. Seven, sevdiÄŸinin hayrını istemeli. Birbirleriyle bildiklerini paylaÅŸmak, karşısındakine her durumda iÅŸe yarayacak tavsiyelerde bulunmak, kulluk çizgisinde yapılan iÅŸi - amel - destekleyici manevi açılımlara vesile olabilmek de Allah için birbirini seven kiÅŸilerin atlamamaları gereken bir sorumluluktur. Her anımızda ve her iÅŸimizde Allah’ın yardımına ihtiyacımız olduÄŸunu, bunun “kul” oluÅŸumuzdan kaynaklandığını hatırlamak ve hatırlatmak da bu sorumluluÄŸun bir parçası olmalı.  Hayırlı amelin, az da olsa sürekli olarak yapılan olduÄŸunun bilinciyle düşündüğümüzde hadisimizde geçen duaya ve böyle duaları bize hatırlatan dostlara / dostluklara ne kadar ihtiyacımız olduÄŸunu bu kez daha derinden anlıyoruz.     http://www.sonpeygamber.info/

Mar
19

Allah’ın Ölçüsü

Posted by zixak

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal   

 Ebu Hureyre (ra)’den nakledilen bir hadis-i ÅŸerifte sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Allah sizin suretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.”1 İmaj ve görüntünün en belirleyici etkenlerden biri olduÄŸu ve bunun için büyük harcamaların yapıldığı günümüzde,Allah Rasulü’nün bize hatırlattığı bu ölçüyü tekrar tekrar okuyup hafızamıza nakÅŸetmeliyiz. Görüldüğü üzere Yüce Allah bu ölçüyle, niceliÄŸi deÄŸil niteliÄŸi, kabuÄŸu deÄŸil özü, maddeyi deÄŸil manayı, ÅŸekle indirgenmiÅŸ ameli deÄŸil samimi niyeti öncelemekte ve bunu önemsemektedir.”Gizli ve aÅŸikâr her ÅŸeyi bilen”2, “..kalplerin gizlediklerine vakıf olan..” 3 Cenab-ı Hak katında kalıcı olan, niyetlerimiz ve amellerimizdir. Ceza veya ödüle deÄŸer bulunacaklar da bunlardır. Ne izafî ve itibarî olan dış güzelliÄŸimiz, ne elimizde emanet olan mal ve servetimiz, ne de ancak faniler için bir deÄŸeri olan makam ve mevkimiz ilâhî adalet terazisinde yer alacaktır. Orada tartıya girecek ÅŸey, Allah’ın bize lütfettiÄŸi bu nimetleri olumlu ya da olumsuz yönde kullanmamız, baÅŸka bir ifadeyle bunları deÄŸerlendirirken,göstereceÄŸimiz niyet, tutum ve davranışlarımızdır. Onun için Cenab-ı Hak, “…mal ve çocukların fayda vermeyeceÄŸi hesap gününde ancak selim bir kalbin iÅŸe yarayacağını…”4 bildirmiÅŸ, Allah Rasulü de “..yapılan iÅŸlerin ancak niyetlere göre deÄŸer kazanacağını..” 5 ifade etmiÅŸtir. Onun için insanlar sadece “iman ettik” demekle kurtulamayacaklardır.6 Hatta namaz kıldık, oruç tuttuk, defalarca hac ve umre yaptık demek de yeterli olmayacaktır. Acaba bu ibadetlerle ulaÅŸmamız arzu edilen ahlâkî niteliklere sahip olabildik mi? Halkın ve Hakk’ın lehimize ÅŸahitlik yapabilecekleri bir düzeye ulaÅŸabildik mi? MahÅŸer gününde, baÅŸta ailemiz olmak üzere kimsenin yakamıza yapışmayacağı bir hayat yaÅŸayabildik mi? Arkamızda kalanlara, hiç tükenmeyen, harcandıkça çoÄŸalan bir ahlâk ve fazilet mirası bırakabildik mi? İşte bu sorulara vereceÄŸimiz cevaplar Müslümanlığımızın kalitesini de belirlemiÅŸ olacaktır. Gönül rahatlığı içinde kapılarını Allah’a açabileceÄŸimiz bir kalp ve O’nun huzuruna sunabileceÄŸimiz ameller için çaba göstermek zorundayız. Maddî refahımız ve bedenî zevklerimiz için gösterdiÄŸimiz küçük bir kısmını bu alana taşımamız bile, hesap gününde yüzümüzün ak olmasına yeterli olabilecektir. BaÅŸta kendimiz olmak üzere,yakın ve uzak çevremiz üzerinde yapacağımız bir gözlem, bütün insanların sanki tek bir amaç için çalıştıkları izlenimini doÄŸurmaktadır. “Niçin çalışıyorsunuz?”sorusunun karşılığı genellikle “ekmek parası için” veya “çoluk-çocuÄŸun rızkını kazanmak için”dir. Aslında birçokları için o ekmek parası çoktan kazanılmış, çoluk-çocuÄŸun rızkı fazlasıyla elde edilmiÅŸtir.Ama, torunlarının, gelecek nesillerinin rızkı da sanki onlar üzerine yükümlüdür. Kazanacak, sürekli kazanacak, maddî refahın ve bedenî zevklerin zirvesine ulaÅŸacak, biriktirdikleriyle de kendinden sonrakilere rahat bir hayat yaÅŸatacaktır. Acaba insan olarak hayatımızın yegane gayesi bu mudur? Helâl yoldan kazanmak,meÅŸru ÅŸekilde sarf etmek, tabiatıyla dinimizin de tasvip ve teÅŸvik ettiÄŸi bir ÅŸeydir ama tek ÅŸey deÄŸildir. Esasen bu, dünyada insanca yaÅŸayabileceÄŸimiz zeminin oluÅŸmasına yardımcı olan asgari ÅŸarttır. Dikkat edilirse, bu asgari ÅŸartta diÄŸer canlılarla aynı düzlemdeyiz. Onlar da karınlarını doyurmak ve yavrularını büyütmekte bizden daha az gayretli deÄŸillerdir. O halde, Allah ve Rasulü’nün arzu ettiÄŸi insanlık ideali, helâl yoldan rızkını temin eden insanın ilâve çabalarıyla hayat bulacaktır. Bu aÅŸamada insanı yücelten maddî kazanımlar deÄŸil, manevî etkenlerdir. Bu etkenlerin vücut verdiÄŸi iyi niyet ve ahlâkî erdemler kiÅŸinin bedenine de, mal ve servetine de yön vereceÄŸi için onu, sadece yaÅŸamak ve üremek için karnını doyuran diÄŸer canlılardan ayıracak, yemesini içmesini ve diÄŸer beÅŸerî ihtiyaçlarını karşılamasını da ibadet haline dönüştürecektir. İşte insanı hayvandan farklı ve üstün kılan çaba budur. Bu farklılık, onun akıl nimetine sahip olmasının doÄŸal sonucudur. Ancak, bu nimeti Yaratıcının istediÄŸi yönde kullanma çabasını göstermeyen insan sadece farklı olmakla kalır, üstün olamaz. Hatta aklının yardımıyla düşeceÄŸi kötülük gayyasında hayvandan da aÅŸağı bir mertebeye inebilir.7 Burada yorumlamaya çalıştığımız hadis yukarıda söylediklerimizin veciz bir ifadesidir. Cenab-ı Hakk’ın neye deÄŸer verdiÄŸinin ve hesap gününde neyi ölçü alacağının açık beyanıdır. Üç günlük dünyada itibar vesilesi olduÄŸu için bakımına azami gayret gösterdiÄŸimiz bedenî varlığımızın, üzerine titrediÄŸimiz servetimizin, ebedi alemde, hesabını vermek zorunda kalacağımız bir yük haline dönüşmesi iÅŸten bile deÄŸildir. Bu dünyadan göçerken sırtımızda yük taşımamak için,Cenab-ı Hakk’ın emaneti ve aynı zamanda imtihan vesilesi olan can ve malımızı, Onun rızasına uygun niyet ve amellerle bizi cennete ulaÅŸtıracak bir binite dönüştürelim ve bu konuda ümmetini uyaran sevgili peygamberimizin ÅŸu sözüne kulak verelim: “Kıyamet gününde bir kul ÅŸu sorulara muhatap olmadıkça yerinden ayrılamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiÄŸi?  ÖğrendiÄŸi bilgiyle ne yaptı? Malını nereden kazandı ve nereye harcadı? Vücudunu nerede yıprattı?” 8

Mar
19

Çarpışmasız Cihad Hac

Posted by zixak

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

    ÂiÅŸe (r.a.) demiÅŸtir ki : -”Ey Allah’ın Rasûlü, kadınlara cihad var mı?” dedim.   Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu :  “Evet, onlara çarpışmasız cihad vardır; Hac ve umre!” buyurdular.                                                 İbn Mâce, menâsik 8.  Müslüman, iman ve ibâdet hayatı ile çok yönlü, yaygın, sürekli ve gerçek bir cihadı yaÅŸamaktadır. Nitekim, Peygamber Efendimiz, bu hadis-i ÅŸerifte Hac ve umre’yi “çarpışmasız cihad” olarak nitelemektedir. Büyük muhaddis İmam Buhârî’nin rivayetine göre Hz. AiÅŸe: - Ey Allah’ın Rasûlü, bize göre cihad en faziletli ameldir. Biz kadınlar cihad edemez miyiz? demiÅŸ. Rasûlullah (sav) de: - “Hayır! Siz kadınlar için en faziletli cihad, mebrûr Hacdır” buyurmuÅŸtur.1 Buhârî’nin rivâyetinde “umre”den söz edilmemekte, Hac da “mebrûr” (makbul) sıfatıyla vasıflandırılmaktadır. Aynı durum Nesâî’nin rivâyetinde de görülmektedir.2 Hz. Peygambere ait bu beyân Haccın, cihada denk bir güçlüğünün, dolayısıyla faziletinin bulunduÄŸunu ortaya koymakta ve Haccın, cihad niteliÄŸi açısından daha farklı ve ayrı bir yerinin bulunduÄŸu; soÄŸuk harbin, propaganda ve kültür savaşının en kapsamlı ve etkili uygulanması ve vasıtası olduÄŸu anlaşılmaktadır. Bir baÅŸka hadisten öğrendiÄŸimize göre, “cihad, din binâsının en üst noktası, zirvesidir. “3 Hanımlar ise, muhârib sınıf deÄŸildir. Onlar için Hac (ve umre) ibâdeti cihad yerine kâimdir. Zaten Hac, “çarpışmasız cihad”dır. Kadınların fıtrî ve ÅŸer’î durumlarına uygun olan da aslında budur. O halde hadisten, kadınların soÄŸuk harbte önemli görevler üstlenebilecekleri sonucunu çıkarmamız mümkündür. Bir baÅŸka ifâde ile, kadınıyla erkeÄŸiyle Müslümanların dünya çapında cihad ÅŸans ve sorumluluÄŸuna sahip oldukları açıktır. Nitekim, güçsüzlüğünden ve korkaklığından yakınan bir Müslümana Hz. Peygamber: -”Güç-kuvvet ve kahramanlık istemeyen cihad’a, Hacca gel, katıl” 4 tavsiyesinde bulunmuÅŸtur. Bir baÅŸka hadiste de Efendimiz: -“Hac ve umre, bütün zayıfların, yaÅŸlı, güçsüz, küçük ve kadınların cihadıdır”5 buyurmuÅŸtur. Böylece sevgili Peygamberimiz, fiilen asıl cihada, sıcak harbe iÅŸtirak edemeyen toplum kesimlerinin katılabileceÄŸi bir tür cihadın mutlaka bulunduÄŸunu ilân etmiÅŸ olmaktadır.

SoÄŸuk Harb

Uzun yolculuk, büyük güçlük ve fedakârlıklara katlanarak, tek merkez, tek emir ve komuta altında bir araya gelmek, evrensel çapta iÅŸ ve güç birliÄŸi yapmak demek olan Hac, İslâm dünyası için fevkalade önemli ve etkili tebliÄŸ imkânıdır. TebliÄŸ ise, zaten baÅŸlı başına bir cihaddır. İmkânlarını zevk ve rahatları için kullanma yolları açıkken, Allah’ın emrine uyarak, mal ve canlarını ortaya koyarak zararsızlık andı içen, ÅŸiddet göstermeden heybet arzeden, kaynaÅŸan, ÅŸeklî ve fizikî ayrılıklarına raÄŸmen inanç, his ve baÄŸlılıklarını aynı kelimelerle, aynı ÅŸekil ve usûllerle ifâde eden bu silâhsız mücahidler ordusu hacılar, imansız yüreklere elbette düşündürücü ve belki de korkutucu mesajlar sunacaklardır. Tüm dünyanın Hac zamanı gözlerini İslâm dünyasına çevirmesi, silâhsız mücahidleri izlemesi boÅŸuna deÄŸildir. Her türlü ÅŸerr sembollerine meydan okuma hareketlerini ihtiva eden Hacc ibâdeti, müslümanı zararsızlık temel vasfı içinde zararlılara karşı gerekli tedbirleri alma ve hakettikleri cevabı verme yönlerinden tam bir eÄŸitim vasatıdır. İhram ise çarpışmasız cihad erleri, hacıların “Allah’a tazim, yaratıklarına ÅŸefkat” esası ve tatbikatının ortak askerî kıyâfetidir.

Ümmeti Yaşamak

Hacc, tevhid akidesini Beytullah’ın çevresinden tekbir, tehlil ve telbiye sadalarıyla tüm dünyaya duyurmaktır. Hac, Müslümanların dünya çapında organizasyonlara, büyük kalabalıkları kitleler halinde mukaddes amaçlar peÅŸinde belli hareketlere sevk ederek, belirli kurallar dairesinde icra etme dirâyetine alıştırmaktadır. Öyle sanıyoruz ki, Haccın doyumsuzluÄŸu, bir kere gidenin bir çok kez gitmek istemesi de iÅŸte bu ümmet bütünü içinde ma’ÅŸerîleÅŸme, tüm benliÄŸini baÅŸkalarıyla paylaşıp geliÅŸtirme ve ümmetin mânevî varlığı ve kiÅŸiliÄŸi içinde dirilmiÅŸ olmaktan, bir baÅŸka ifâde ile, “ümmeti yaÅŸamak” tan kaynaklanmaktadır. Onun için de derinden etkilemektedir.

Disiplin ve EÄŸitim

Orduda disiplin, itaat ve fedâkârlık esastır. Silâhlar ve eÄŸitim bu takdirde anlam kazanır. “Çarpışmasız cihad”ın da kendisine has disiplini, uygulaması ve fedâkârlığı vardır. Silâhsızlık ve zararsızlık bu gereklere uyulduÄŸu ölçüde azamet arzedecek ve hacılara itibar kazandıracaktır. Disiplinsizlik ise, ümmetin bozgununun vebalini omuzlarında taşıyacaktır. Bu vebal fevkalade ağırdır. Sonucun mükemmelliÄŸi, yapılacak hazırlık çalışmalarıyla yakından ilgilidir. Önceden alınacak eÄŸitim hiç şüphe yoktur ki bir çok uygulama hatalarını önleyecek ve kazanılacak mânevi zevki ve etkilenmeyi arttıracaktır. Bu yüzden hiç bir sebeple terkedilmemelidir. Nitekim bir hadis-i ÅŸerifte; “Gereklerini yerine getirerek Hac eden, müslümanların dilinden ve elinden zarar görmedikleri kiÅŸinin geçmiÅŸ günahları bağışlanır” 6 buyurulmuÅŸtur. Ferdî planda bu mutlu neticeyi saÄŸlayabilmek için eÄŸitime nasıl ihtiyaç varsa, ümmet çapında saÄŸlanacak neticeler için de daha köklü ve yaygın ve yeterli eÄŸitim çalışmalarına ihtiyaç vardır.

Naklen Yayın Gereği

Öte yandan yılda bir kez dünya çapında gerçekleÅŸtirilen bu “çarpışmasız cihad”ın, televizyonlar aracılığı ile bütün dünyaya aynı anda naklen yayınlandığı düşünülecek olursa, Haccın nasıl bir “cihad” olduÄŸu iyice ortaya çıkacaktır. Vedâ Hutbesi’nin anlam ve muhtevâsı üzerinde uzmanlarca yapılacak yorumlar eÅŸliÄŸinde gerçekleÅŸtirilecek naklen yayınlar, huzur arayan dünya insanlığına İslâm’ın sunduÄŸu huzur ve mutluluk ortamını, hak ve vazife ahengini hatırlatacak ve belki de bir çoklarının kurtuluÅŸuna vesile olacaktır. Zaten “cihad”ın amacı da birilerinin ihyâ ve kurtuluÅŸu deÄŸil midir? 

Mar
19

Peygamber Rehberliğinde Çocuk Eğitmek

Posted by zixak

Meral Günel   

 Ebû Hüreyre (ra) şöyle dedi: Hz. Ali’nin oÄŸlu Hasan  (ra) sadaka edilen hurmalardan birini alıp aÄŸzına atmıştı. Bunu gören Rasûlullah: “Kaka, kaka! At onu! Bizim sadaka edilen ÅŸeyleri yemediÄŸimizi bilmiyor musun?” buyurdu. (Buhari, Zekat 60; Müslim, Zekat 161) Bu hadise, Hz. Peygamberin Mescid-i Nebevî’de, zekat olarak toplanan hurmaların dağıtımını kontrol etmesi esnasında yaÅŸanmıştır. Hz. Hasan’ın hurmayı aÄŸzına atışına Rasûlullah’ın tepkisini anlayabilmek için “Muhammed (sav) ailesine sadakanın haram kılındığı”nı, bunun sebebinin ise konuyla ilgili diÄŸer rivayetlere göre “sadakaların insanların kirleri” (Müslim, Zekat 168) olduÄŸunu bilmek gerekir. Zekat temizlik demektir. Zekatını vermek suretiyle insan, dünyevileÅŸme temayülüne bir karşı duruÅŸ sergilemiÅŸ olacaktır. Allah’ın kendisine lütfettiÄŸi mal varlığında yine Allah’ın ihtiyaç sahipleri için takdir ettiÄŸi miktarı gözden çıkarmak bir yürek iÅŸidir her ÅŸeyden önce. Zekat, yüreÄŸin ve zihnin, maddeciliÄŸin insânî hasletleri körelten kirlerinden temizlenmesine vesiledir. İnsanın tezkiye aracıdır. Bu bakımdan, zekatlar, sadakalar insanın kirleri olarak tavsif olunmuÅŸtur. Yine bu sebeple Hz. Peygamber, kendisine verilen yiyeceklerin zekat yahut sadaka olup olmadığını öğrendikten sonra yemiÅŸtir.    Hadis bizlere ayrıca, Hz. Peygamberin küçük torununu nasıl terbiye edip ilgilendiÄŸini de göstermektedir. Malumdur ki küçük yaÅŸta verilen eÄŸitim taÅŸa kazınan yazı gibidir. Yıllar geçse de izi silinmez. ÇocuÄŸun eÄŸitiminde ise en önemli ve öncelikli görev aileye düşmektedir. Modern hayatın çok fazla örseleyip deÄŸersizleÅŸtirmeye çalıştığı aile yaÅŸantısının köklerinden tamamen kopmaması için her bireyin iÅŸlevsel bir fonksiyonunun olabilmesi, dolayısıyla hayatın daha anlamlı bir ÅŸekilde yaÅŸanılabilir olması için yapılabileceklerden bir örnek de mevcut bu hadiste. Aile büyüklerinin, torunlarıyla olan iliÅŸkilerine bir örnek. Sahip olunan ahlak anlayışı, deÄŸerler ve inanışların yeni nesle aktarımında o büyülü iliÅŸki (dede / babaanne/ anneanne- torun iliÅŸkisi)nin niteliÄŸi, günümüzün modern, çekirdek aile yapısı, çok meÅŸgul ebeveynler dikkate alındığında daha bir anlamlı gözüküyor.   Din eÄŸitimi ilkeleri açısından deÄŸerlendirildiÄŸinde ise bu hadisten ÅŸu sonuçlar çıkarılabilir:

  • ÇocuÄŸun eÄŸitiminden öncelikle aile sorumludur.
  • Aile büyükleri çocuklarını haram lokmadan korumalıdır.
  • Çocuk bir hata yaptığında üzerinden zaman geçmeden, “küçüktür, ileride öğrenir” demeden uygun bir ÅŸekilde düzeltilmelidir. Unutulmamalıdır ki alışkanlıklar tekrarlardan doÄŸar.
  • Çocukla anlayacağı bir dille konuÅŸulmalıdır.
  • Bir davranışı yasaklamakla yetinilmeyip, çocuÄŸun seviyesine uygun bir ÅŸekilde yasağın sebebi anlatılmalıdır.
  • ÇocuÄŸa -özellikle dinî konularda- verilen ilk bilgilerin doÄŸru olmasına dikkat etmelidir.
  • Yaşının gerektirdiÄŸi kadar, her bilgi deÄŸil ama mutlaka doÄŸru bilgi verilmelidir.
  • Çocuklar zaman zaman büyüklerin meclislerine katılmalı, çeÅŸitli adab ve erkanı gözlemleyerek öğrenmeleri saÄŸlanmalıdır.
Mar
19

Bir Mümini Sevindirmek

Posted by zixak

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan   

 MiÅŸkâtü’l-Mesâbîh’in ilim bölümü birinci faslında, Ebû Hureyre (ra)’dan nakledilen Hadîs-i Åžerîf’te Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuÅŸtur: “Kim bir müminin, dünya sıkıntılarından birini gideri(p onu sevindiri)rse, Allah Teâlâ da, kıyamet gününde onun büyük bir sıkıntısını giderir.”

Rivâyetler:

Bir çok rivayeti bulunan Hadîs-i Åžerîf’in sıhhati konusunda en küçük bir endiÅŸe söz konusu deÄŸildir. Bu da hadisin taşıdığı mesajın, insan ve toplum hayatı bakımından öneminin dolaylı bir göstergesi olarak deÄŸerlendirilebilir. Hadiste yer alan “nefes aldırır”, “önünü/yolunu açar”, “rahatlatır”, “kurtarır”, “sevindirir” anlamlarına gelen farklı kelimeler, aslında Müslüman’ın başındaki sıkıntının küçük veya büyük olduÄŸuna bakılmadan bir ÅŸekilde giderilmesini saÄŸlamayı veya böyle bir neticeye vesile olmayı deÄŸiÅŸik anlamlarla ortaya koymaktadır. “Sıkıntı” diye tercüme ettiÄŸimiz hadisteki “kürbe” kelimesi, insanın adeta nefes almasını zorlaÅŸtıran, teneffüs yollarını tıkayan maddeye ve verdiÄŸi rahatsızlığa benzetilmiÅŸtir. Bu durumun giderilmesi de kiÅŸinin “nefes almasını saÄŸlamak”, adeta sıkıntı içindeki kiÅŸiyi yeniden hayata baÄŸlamak gibi fevkalade önemli bir iÅŸlem olarak takdim ve takdir edilmiÅŸtir. Böyle bir iÅŸlemin, zorluÄŸu veya kolaylığı ya da basit bir ÅŸekilde yerine getirilmiÅŸ olması deÄŸil, bizzat bu ilginin kendisi ve rahatlatmanın gerçekleÅŸtirilmiÅŸ olması önemli görülmüş ve gösterilmiÅŸtir. Küçük bile olsa bir üzüntü, keder, güçlük ve sıkıntı bazı insanlar için önemli ve büyük görünür. Böyle bir durumda onlara yardımcı olmak da aynı ÅŸekilde önem ve anlam kazanır. Bizim hiç önemsemediÄŸimiz bazı ÅŸeyler, baÅŸkaları için çok önemli ve pek öncelikli olabilir. Sıkıntıyı, onu çekene göre deÄŸerlendirmek gerekir. Öte yandan hadisimiz, Müslümanlar için büyük önem taşıyan ahlâki kural ve edepleri bir arada toplamış uzunca bir rivayetin başında yer almaktadır. Bu durum İslam ahlakının “yaratıklara ÅŸefkat” diye tanımlanan bölümünün açılım noktasına iÅŸaret etmektedir. Ayrıca çok önemli bir noktayı, yani bir mümine yardımcı olmak için, onun mümin olma niteliÄŸinin yeterli olduÄŸunu belirlemektedir. Esasen bir baÅŸka hadisten öğrendiÄŸimize göre Müslüman zalim de olsa, onun “mümin kardeÅŸ” olma özelliÄŸi devam eder. Nitekim sevgili Peygamberimiz: - “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeÅŸine yardım et.” buyurmuÅŸtur. Kendisine sormuÅŸlar: - Mazlum kardeÅŸe yardımı anladık, fakat zalime nasıl yardım edeceÄŸiz? Hz. Peygamber bunun üzerine: - “Onu zulmünden vaz geçirirsiniz. Bu da ona yardımdır.” 1  buyurmuÅŸtur. Dolayısıyla günahkar ve fâsık da olsa mümin, öteki müminlerin ilgi alaka ve yardımlarına layıktır. Bu, asla bir ayırımcılık ve kayırma anlamına gelmez. Çünkü “kardeÅŸlik” kavramının dayanağı nasıl “ortak iman” ise, bu alaka ve yardımlaÅŸmanın gerekçesi de müminin iyiliÄŸi, dürüstlüğü ya da hata ve günahları deÄŸil, imanıdır. Hadisteki “mümin” veya “Müslim” kayıtlarının mutlak olarak zikredilmiÅŸ olması bunu göstermektedir. Zira “mutlak kemaline masruftur.” yani herhangi bir kayda baÄŸlanmamış ifadeler, genelliÄŸi içinde deÄŸerlendirilir. Hadisimizin devamında “bir Müslüman’ı sevindirme” iÅŸlemine bir anlamda örnek verilmek üzere “borcuna sıkışmış olana süre tanımak, borcun bir kısmını ya da tamamını bağışlamak ” vs. gibi rahatlatıcı davranmaktan ve Müslüman’ın ayıbını örtmekten bahsedilmekte ve bunların karşılıklarının da yine ahirette aynı cinsten görüleceÄŸi bildirilmektedir. Sonunda da “KiÅŸi din kardeÅŸine yardımda bulunduÄŸu sürece Allah Teâlâ’nın da o kuluna yardım edeceÄŸi” duyurulmaktadır.

Dünya-Ahiret Sıkıntısı Farkı

Burada dikkatten uzak tutulmaması gereken bir baÅŸka nokta da “dünya sıkıntılarından” kaydıdır. Zira dünya nasıl fâni/sonlu ise, “dünya sıkıntıları” da neticede gelip geçicidir. Temel niteliÄŸi ve konumu geçicilik olan herhangi bir sıkıntıyı bir Müslüman’dan gidermenin karşılığı, bâkî/sonsuz olan ahiret sıkıntılarının birinden kurtulmak olarak bildirilmiÅŸtir. Yani dünyada bir mümini sevindirenin elde edeceÄŸi karşılık ahirette sevinmektir. “el-Cezâ min cinsi’l-amel= Karşılık, amelin cinsindendir.” sevindiren, sevindirilir. Pek tabiî olarak böylesi güzel bir sonuca kavuÅŸmak, ahirete inanan ve hesap kaygısı taşıyan herkesin emeli ve arzusu olmak gerekir. Küçük ve önemsiz sayılan herhangi bir sıkıntıyı mümin kardeÅŸinden herhangi bir yolla gidermek de bir iyilik ve “ihsan”dır. “İyiliÄŸin karşılığı da ancak iyiliktir.”2 Ayrıca Allah Teâlâ: “Kim bir iyilik getirirse, ona getirdiÄŸinin on katı vardır.” 3 diye ahiretteki iyiliÄŸin ölçüsünü de bildirmiÅŸ bulunmaktadır.

Mar
19

Sağlık Ve Boş Vakit

Posted by zixak

Meral Günel   

 İbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiÄŸine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “SaÄŸlık ve boÅŸ vakit, insanlardan pek çoÄŸunun bunlardan faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük nimettir”   (Buhari, Rikâk 1) İnsanı doÄŸum ve ölüm çizgileriyle kuÅŸatan “zaman”ı en anlamlı bir ÅŸekilde deÄŸerlendirebileceÄŸi bilincin zirvesine davet ediyor bu hadis-i ÅŸerif. Sahibi olup da kadir ve kıymetini bilemeden hodbince kullandığımız iki önemli nimete dikkatimizi çekiyor: SaÄŸlık ve boÅŸ vakit. İnsanın elinden akıp da gidiveren onca nimet arasından bu ikisinin öne çıkarılması manidar deÄŸil mi? Biri maddî diÄŸeri manevî tekamülümüz için sıçrama tahtası olabilecek iki önemli deÄŸerden söz ediyoruz. SaÄŸlık olmadan birçok ibadeti eda edemiyoruz, sosyal hayatta bazı zorluklarla karşılaşıyoruz. Kendimizle baÅŸ baÅŸa kalabileceÄŸimiz boÅŸ vaktimiz olmadan ise içsel bir yolculuÄŸa adım atamıyoruz. YaÅŸadığımız çaÄŸ, içinde bulunulan “ân”ı idrak etmemize fırsat tanımıyor. GeleceÄŸe endekslenmiÅŸ hayatlar yaşıyoruz. Düşünme ve nefis muhasebesi için ayıracak zamanımız yok. Belki de bunlardan kaçarak gereksiz meÅŸguliyetlere sığınıyoruz. Varlığımızın anlamına iliÅŸkin sorularla karşılaÅŸma korkusu, bize nereden gelip nereye gittiÄŸimizi, kim ve ne olduÄŸumuzu hatırlatacak herkes ve her ÅŸeyle aramıza mesafe koyuyor. Böylece zengin olan fakirden, saÄŸlıklı olan olmayandan, genç olan yaÅŸlı olandan uzaklaşıyor. Bizi tefekkürün eÅŸsiz derinliÄŸine, insan olmanın yüceliklerine ulaÅŸtırabilecek vakitlerimizi de, Allahu Teala’nın üzerine yemin ettiÄŸi (Asr Suresi) kudsiyetinden koparıp, “boÅŸ” sıfatı aldıklarında “öldürülecek” ucûbeler olarak algılıyoruz. Zaman merkezli bir medeniyet kuran İslam’ın bu konudaki tavrı daha çok ibadet anlayışında ortaya çıkar. İslam, günlük (beÅŸ vakit namaz), haftalık (Cuma namazı), yıllık (oruç) ve ömürlük(hac) periyotlarda ifa edilmesi gereken ibadetler koyarak, insanı daima zamanın bilincinde olmaya davet eder (Ali Murat Daryal, Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri). Hatta mü’min kardeÅŸinin ölümünde kılacağı cenaze namazı gibi insanı rutin planlamalarının dışına da çıkarabilir. Bu bilinç, “O halde önemli bir iÅŸi bitirince hemen diÄŸerine koyul; ve yalnız Rabbine yönel (isteyeceÄŸini O’ndan iste)” (İnÅŸirah/ 7-8) kelamıyla zirve yapar. İbadet, dua, tebliÄŸ ve irÅŸad gibi dinî faaliyetler kadar çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaÅŸma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetler de ayetin kapsamına dahil edildiÄŸinde İslam’ın, hayatın her iki cephesini (dünya-ahiret) nasıl dengelediÄŸi daha açık görülecektir. Sürdürdüğü ömrün her anının hesabını vereceÄŸini bilen insan için boÅŸa geçirilecek zaman yoktur. Ömür, ancak en kıymetli sermaye olarak deÄŸerlendirildiÄŸinde arkada “hoÅŸ bir seda” bırakılabilir ve boÅŸ vakitler, arınma ve yeniden dirilme fırsatı olarak görülebilir. Ataullah İskenderî’ye atfolunan ÅŸu söz, bu konuda yolumuzu aydınlatıcı olacaktır: “Allah katındaki deÄŸer ve kıymetini öğrenmek isteyen, hangi iÅŸle meÅŸgul olduÄŸuna baksın.”

Mar
19

Kişinin Üstünlüğü Dini, İyiliği Aklı, Kıymet ve Övüncü Ahlakıdır

Posted by zixak

Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal   

 Ebu Hureyre’den rivayet edildiÄŸine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuÅŸtur: “Kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Kim bir fakiri rahatlatırsa, Allah da onu dünya ve ahirette rahatlatır. Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter. KiÅŸi kardeÅŸine yardım ettiÄŸi sürece, Allah da ona yardım eder. Kim ilim elde etmek için bir yola girerse, Allah ona cennetin yolunu kolaylaÅŸtırır. Allah’ın evlerinden birinde toplanıp da Allah’ın kitabını okuyan ve aralarında müzakere eden kimselerin üzerine huzur iner, onları rahmet kaplar, melekler onları kuÅŸatır ve Allah kendi yanındaki(melek)lerin içinde onları anar. Ameli kendisini geri bırakan kimseyi nesebi ilerletmez.” (Müslim, Zikr, H. No:38) Hayatın sadece bu dünyadan ibaret olmadığına inanan mümin için paha biçilmez ödülleri içeren bu hadis, “İyilik yapan hiç kimsenin amelini zayi etmeyeceÄŸini” (Tevbe, 120) beyan eden Cenab-ı Hakk’ın va’dinin bir açılımı mahiyetindedir. Kur’an-ı Kerim’de olduÄŸu gibi Peygamberimizin birçok hadislerinde iman edip salih amel iÅŸleyenlerin mükafatlarının cennet ve oradaki sonsuz nimetler olduÄŸu açıklanmıştır. Onun için Yüce Allah, müminlerin, Allah yolunda feda ettikleri canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığını ve yaptıkları bu alışveriÅŸten dolayı sevinmeleri gerektiÄŸini (Tevbe, 11) bildirmiÅŸtir. Hadiste yer alan iyiliklerin bir kısmının sadece uhrevi mükafatı zikredilirken, bazılarının hem dünyevi hem de uhrevi mükafatından bahsedilmesi, yaptığımız iyiliklerin bu dünyada karşılıksız kalacağı anlamına gelmemelidir. Çünkü yapılan iyiliklerin bu dünyadaki karşılığı en azından manevi huzur, ruhsal dinginlik ve psikolojik tatmindir. Muhtaç insanlara yardım etmenin, zorda kalan kimseleri sıkıntıdan kurtarmanın, insanlık için yararlı bir iÅŸ yapmanın kiÅŸiye verdiÄŸi manevi huzur, hiçbir maddi bedelle elde edilemez ve ölçülemez. Ayrıca, kardeÅŸine yardım ettiÄŸi sürece Allah’ın yardımına nail olacak müminin, bu yardımdan her iki alemde de nasipleneceÄŸi açıktır. Müminin ayıbını örtmek, onun kiÅŸisel kusurlarını ve günahlarını ifÅŸa edip baÅŸkalarına yaymamayı ifade eder. Bir müminin insan olarak maruz kaldığı, fakat baÅŸkalarına zararı dokunmayan ayıp ve kusurlarına muttali olduÄŸumuzda onu kimseye duyurmamak, gerekirse uygun bir ortamda, “iyiliÄŸi tavsiye, kötülükten sakındırma” prensibi doÄŸrusunda samimi uyarılarda bulunmak dini görevimizdir. Ancak bir kimsenin yaptığı hata ve iÅŸlediÄŸi suç kamuyu ilgilendiriyor, yani zararı baÅŸkalarına dokunuyorsa, yine  aynı ilke gereÄŸince önce engel olmak, gücümüz yetmiyorsa derhal yetkilere haber vererek yanlışın önüne geçmek ve suçlunun yakalanmasını saÄŸlamak de dini görevimizdir. ÖrneÄŸin, insanların can ve mal emniyetini tehlikeye sokan bir trafik kuralı ihlalinden hırsızlığa; kamu malına zarar vermekten cinayete kadar, bireye ve topluma zarar veren her olayın muhabiri ve ÅŸahidi olmak hem imanımızın hem de toplumsal sorumluluÄŸumuzun bir gereÄŸidir. Çünkü Cenab-ı Hak ana-babalarımız ve en yakınlarımız aleyhine bile olsa, Allah için ÅŸahitlik yaparak adaleti ayakta tutan kimseler olmamızı (Nisa, 135) emretmektedir. Hadise göre ilme talip olup bu yolda ilerleyenlerin varacağı son durak cennettir. BaÅŸta Allah’ın kitabı olmak üzere, okuyan, anlayan ve birbirleriyle ilmi müzakerelerde bulunup hak ve hakikatin ortaya çıkması için çaba gösteren ilim yolcularına cennetin yolunu kolaylaÅŸtırmak ancak, cehalete savaÅŸ açan bir dinin ödülü olabilir. İman konusunda bile ilmi ve bilgiyi dışlamayan, bilakis, bilerek, araÅŸtırarak inanmanın önemini ve deÄŸerini vurgulayan bu dinin Peygamberi de dualarında Cenab-ı Hakk’ın kendisine faydalı ilim nasib etmesini dilemiÅŸtir (Müslim, Zikr, h. No:73). Hadis-i ÅŸerifin son cümlesi, İslam dininin temel bir ilkesine iÅŸaret etmekte ve soy sopla övünülen ve insanlara nesepleriyle deÄŸer biçilen bir topluma, belirtilen iyilik ve güzellikleri yerine getirmekte ihmalkar davrandıkları taktirde soy ve asaletin iÅŸe yaramayacağı ve Cennete giden yolu kolaylaÅŸtıran etkenin nesep deÄŸil, ancak salih ameller olduÄŸu mesajını vermektedir. Irk ve cinsiyet gibi doÄŸal; fakirlik-zenginlik, makam ve statü gibi yapay ayrımları fazilet ve üstünlük deÄŸerlendirmesinde dikkate almayan Cenab-ı Hak, insanlar arası mukayesede tek geçerli ölçünün takva, yani kendisine samimiyetle iman ve buyruklarına saygı ve itaat olduÄŸunu açıklamıştır.(Hucurat, 13) Böylece cahiliye döneminin insanlık onuruna yakışmayan deÄŸer ölçüleri yerine, iman ve güzel ahlakı merkeze alan, herkes için geçerli bir ölçü getirmiÅŸtir. Hz. Peygamber de buna uygun olarak, “Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a takva dışında bir üstünlüğünün olmayacağını” ifade etmiÅŸtir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/411). Bu açık kurallara raÄŸmen, bir cahiliye adeti olan soyla övünmek ve bundan medet ummak, belli ölçüde İslam tarihi boyunca da devam etmiÅŸ ve izlerini günümüze kadar sürdürmüştür. Çok iyi bilindiÄŸi gibi, Peygamber soyundan gelmek ve onun mücerret yakını olmak dinde bir fazilet ölçüsü deÄŸildir. KiÅŸiyi insan, mümini müttaki kılan deÄŸerlerin dışında, kendimizde vehmettiÄŸimiz veya baÅŸkalarının bize izafe ettiÄŸi yapay ve temelsiz deÄŸer ölçülerinin aldatıcı olduÄŸunu bilmeli ve Hz. Peygamberin ÅŸu vecizesini aklımızdan çıkarmamalıyız: “KiÅŸinin üstünlüğü dini, iyiliÄŸi aklı, kıymet ve övüncü de ahlakıdır” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/365).