06
Türk Edebiyatında Na’tlar
Posted by zixak|
Prof. Dr. Emine YeniterziÂ
  |
|  Klâsik Türk edebiyatının en belirgin ve yaygın özelliÄŸi, temelinde dinî kültüre yer vermesidir. Bu özellik kullanılan malzeme itibarıyla bütün edebî tür ve ÅŸekillere hâkim olurken; yalnızca dinî konularda kaleme alınmış binlerce manzume ve dinî konuların terennüm edildiÄŸi onlarca tür, edebiyatımızda küçümsenmeyecek bir yere sahiptir. Allah’ı anlatan Esmâ-i Hüsnâ ÅŸerh ve muammaları, tevhid, münâcât; Kur’ân-ı Kerim’le ilgili tercüme, tefsir, kırk âyet, tecvid, esmâ-i suver, fâl-i Kur’ân gibi manzum dinî eserler yanında; Hz. Peygamber’i konu edinen esmâ-i Nebî, sîre, mevlid, mirâc-nâme, mucizât-ı Nebî, gazavât-ı Nebî, hilye, ahlâku’n-Nebî, hicretü’n-Nebî, vefâtü’n-Nebî, ÅŸefâat-nâme, kırk hadis, yüz hadis, bin hadis gibi manzumeler, dinî edebiyatın çeÅŸitliliÄŸi ve zenginliÄŸi konusunda yeterli fikir vermektedir. Özellikle Hz. Peygamber’in hayatının her safhasını ve O’nunla ilgili bütün hususiyetleri konu edinen türler; Peygamber Edebiyatı diyebileceÄŸimiz bir zenginliÄŸe sahiptir. Milletimizin Hz. Peygamber’e duyduÄŸu sevgi, baÄŸlılık ve hürmet hislerinin göstergesi olan bu türler arasında binlerce örneÄŸiyle en çok kaleme alınmış olan tür ise na’ttır. Arapça bir kelime olan na’t; “bir kimsede bulunan özellikleri methederek anlatmakâ€? anlamını taşır. Edebî bir terim olarak da; Hz. Muhammed (sav)’in methini konu edinen, O’nu övme amacıyla yazılan manzum ve mensur eserlere verilen bir isim, bir türün adı’dır. Bu tür ve adıyla ilgili iki husus öncelikle dikkati çeker. Bunlardan birincisi ölen birinin ardından yazılan, onu hayırla yad edip övgüsünü dile getiren methiyelere edebiyatımızda mersiye veya ağıt denilirken; Hz. Peygamber için kaleme alınan övgülere na’t adının verilmesi, O’nun daima hayatla baÄŸlantılı, gönüllerdeki muhabbetle canlı olduÄŸu inancını aksettirmesidir. İkinci husus da, dünya üzerinde Hz. Peygamber dışında hiçbir insanın övgüsüne hasredilen edebî bir türün mevcut olmaması, bu konuda na’tların istisnaî bir durum arz etmesidir. Kaynağı Arap edebiyatı olan ve bu edebiyatta “medhiyye” baÅŸlığı altında yer alan na’tların asr-ı saadette yazılmaya baÅŸlandığı düşünülürse de, na’t muhtevalı ilk ÅŸiirin Hz. Peygamber’in dünyaya geliÅŸinden yedi asır önceye ait olması da benzeri görülmeyen enteresan bir hadisedir. Âlimlerden semavî kitaplarda müjdelenen son peygamber Hz. Muhammed (sav)’in geleceÄŸini öğrenen Es’ad Ebû Kerîb el-Himyerî, kaleme aldığı birkaç beyitlik ÅŸiirde, beklenilen peygamberin Allah’ın resulü olduÄŸuna dair inancını ve O’nun zamanına yetiÅŸmesi hâlinde ona büyük bir sadakatle baÄŸlanacağını belirtmiÅŸ; Ebû Kerîb’in asırlar önce söylediÄŸi bu küçük manzume muhafaza edilmiÅŸ, ÅŸair de Hz. Peygamber tarafından ehl-i tevhid olarak nitelenme ÅŸansına sahip olmuÅŸtur. Arap edebiyatında asr-ı saadette A’şâ ve Ka’b bin Züheyr’in kasideleriyle ilk örnekleri görülen na’tlar; Hassan bin Sâbit, Abdullah ibn Revâha, Ka’b bin Mâlik, Âmir bin Sinâni’l-Ekvâ ve EnceÅŸe gibi “Åžuarâü’n-Nebî” (Peygamber ÅŸairleri) lâkabına lâyık görülen Arap ÅŸairleri tarafından kaleme alınmış, hicrî dördüncü asırdan itibaren bu methiyeler tam bir olgunluÄŸa ve geleneksel tertip ve muhtevasına ulaÅŸmıştır. Klâsik Fars edebiyatında ise Hakîm Senâyî, Türk asıllı ÅŸair Genceli Nizâmî, Ferîdüddin Attâr, Sa’dî-i Şîrâzî, Emir Husrev-i Dihlevî ve Molla Câmî na’t türünün en baÅŸarılı ÅŸairleridir. Türk edebiyatında ilk na’t, Türklerin İslamiyet’i kabulünden kısa bir süre sonra, Yusuf Has Hâcib’in 1069’da KaÅŸgar’da tamamladığı İslâmî Türk edebiyatının da ilk örneÄŸi olan Kutadgu Bilig’de görülür. Daha sonra Edîb Ahmed Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakâyık ve Ahmed-i Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’inde yer alan na’tlar, takip eden asırlarda Türklerin yaÅŸadığı bütün alanlarda bir gelenek hâlinde devam etmiÅŸtir. Bu arada ÇaÄŸatay edebiyatının zirveye ulaÅŸan ÅŸairi Ali Şîr Nevâî’nin, divan ve mesnevîlerinin tamamı yanında mensur eserlerinde de yer verdiÄŸi birçok na’tla, na’t ÅŸairi unvanına lâyık bir ÅŸahsiyet olduÄŸu dikkati çeker. Anadolu sahasında ise; Mevlânâ’nın Farsça, Yunus Emre’nin Türkçe na’tlarıyla on üçüncü asırdan itibaren; halk edebiyatı, divan edebiyatı ve Tanzimat’tan günümüze kadar uzanan son dönem edebiyatımızda tahmin edilebileceÄŸinden çok daha fazla sayıda örnekle karşılaşırız. Halk edebiyatında na’tlar konusu ele alınınca; öncelikle milletimizin edebî zevki, inancı ve hayata bakış tarzını çok sade bir dille aksettiren; bir kısmı zamanla halka mal olup ilk söyleyeni unutulan anonim halk edebiyatı ürünlerinden destan, ninni, bilmece ve dualarda Hz. Peygamber’in övgüsüne ve özelliklerine yer verildiÄŸi görülür. Âşık edebiyatında ise; on yedinci yüzyıldan itibaren na’t muhtevasında müstakil ÅŸiirler söylenmeye baÅŸlanmış, bu gelenek günümüze kadar canlılığını muhafaza etmiÅŸtir. Bu arada dikkati çeken bir husus da Ermeni âşıkların, Türk âşıklarından etkilenerek Hz. Peygamber’in methinde ve tamamen İslâmî muhtevada na’tlar söylemeleridir. Çıldırlı Âşık Åženlik (1850-1913) ile Ermeni Âşık Åženlik’in karşılaÅŸmaları bu konuda güzel bir örnektir. Tasavvufî halk edebiyatı, bir baÅŸka deyiÅŸle tekke edebiyatında on üçüncü yüzyılda Yunus Emre ile baÅŸlayan na’t geleneÄŸi, çok zengin bir muhteva ile günümüze kadar devam etmiÅŸ; EÅŸrefoÄŸlu Rûmî, Kemâl Ümmî, Dede Ömer Rûşenî, Åžemseddin-i Sivasî, Muhyî, Azîz Mahmûd Hüdâyî, Abdülehad Nûrî, Niyâzî-i Mısrî, Sezâyî-i GülÅŸenî, Bursalı İsmâîl Hakkı, Müştak Baba, Kuddûsî, Erzurumlu Ketencizâde Mehmed Rüşdü, Ahmed Remzi Akyürek, Osman Kemâlî, Erzurumlu (Efe) Hacı Muhammed Lutfî ve Yaman Dede (Abdülkadir KeçeoÄŸlu)’nin oluÅŸturduÄŸu bu zincirdeki ÅŸairlerin na’tları şöhret kazanan ve bir kısmı defalarca bestelenen baÅŸarılı örnekler olmuÅŸtur. Klâsik edebiyatımızda on dördüncü yüzyılda baÅŸlayarak, altı asır boyunca son derece zengin ve güçlü bir ÅŸair kadrosuyla devam ettirilen na’t geleneÄŸinin yaygınlığına dair en belirgin delil ise; divan, mesnevî ve mensur eserlerde yer alan binlerce na’tın mevcudiyeti yanında mürettep divanında na’tlara yer vermeyen ÅŸairlerin üç beÅŸ isimle sınırlı oluÅŸudur. Bütün nazım ÅŸekilleriyle, hatta edebiyatımızda örnekleri nadiren görülen müsebba, müsemmen ve muaÅŸÅŸer gibi musammatlar, ayrıca her harften kâfiyeli bendlerle oluÅŸturulan murabba ve terkib-i bend gibi tamamen orijinal ÅŸekillerde kaleme alınan na’tlar ÅŸairlerin na’t yazma ve bu vadiye yenilik getirme gayretlerinin bir göstergesidir. Na’tların bu derece yaygın olmasının birçok sebebi vardır. Bu konu ÅŸekil ve tertip hususiyeti yönünden ele alınınca, bütün İslâm edebiyatlarında ortak bir geleneÄŸin mevcudiyetinden söz etmek mümkündür. Şöyle ki hacimli veya küçük, tıptan tarihe, coÄŸrafyadan astronomiye kadar dinî, ilmî ve edebî bütün eserlere Cenâb-ı Hakk’a hamd mahiyetinde “hamdele” ve Hz. Peygamber’e salât ve selâmda bulunmak üzere “salvele” ile baÅŸlanması İslâmî bir gelenektir. Bu meyanda mensur eserlerin mukaddimelerinde “salvele” yanında bazen birkaç cümle veya birkaç beyitle, bazen de müstakil bir bölüm hâlinde Hz. Peygamber’in na’tına yer verilmiÅŸtir. Manzum eserler olan divan ve mesnevîlerde ise tevhid ve münâcâttan sonra Hz. Peygamber methinde bir na’tın bulunması vazgeçilmez bir bölümdür. Ancak bazı mürettep divanların mukaddime, tevhid, münâcât sırasına yer vermeden doÄŸrudan na’tla baÅŸladığını da görürüz. Åžairlerimizi asırlar boyunca na’t vadisine sevk eden, binlerce na’tın kaleme alınmasındaki tertip hususiyeti dışındaki asıl sebepler Hz. Peygamber’i övmekte Cenab-ı Hakk’a uyma arzusu, O’na duyulan sınırsız sevgi ve O’nun ÅŸefaatine nail olma ümididir. Bugün asıllarına ulaÅŸamadığımız Tevrat, Zebur ve İncil’de Hz. Peygamber’in risaletine ve özelliklerine dair bilgilerin mevcudiyeti yanında; Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Hz. Peygamber’in ahlâkı, merhameti, her yönüyle üstün ve örnek ÅŸahsiyeti bizzat Cenab-ı Hakk’ın kelâmıyla methedilir. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107); “Sizin için Allah’ın resulünde pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21); “Hiç şüphesiz büyük bir ahlâk üzeresin sen.” (Kalem, 68/4); “Andolsun size, içinizden bir peygamber geldi ki zahmet çekmeniz O’nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok merhametlidir, çok ÅŸefkatlidir.” (Tevbe, 9/129) gibi. Bu yüzden ÅŸairler na’t yazmadaki amaçlarının Cenab-ı Hakk’a uyma arzusu olduÄŸunu açıkça belirtirler. Nâb Hakka pey-revlik idüp kâ’ide-i medhünd Eyledüm eÅŸk-i hacâletle bu yüzden inşâd Åžeyh Galip Senin medhinde ÅŸirket eylesem Mevlâya ma’zûrum Bu bâbda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallâh Åžairlerimiz Hz. Peygamber’in en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim’i, O’nun ÅŸanını ilân eden en güzel methiye kabul ederken; Cenab-ı Hakk’ın övdüğü o yüce zatı methetmekteki yetersizliklerini de itiraf ederler. Bu özellik na’tları devlet büyüklerini övgü için kaleme alınan kasidelerden ayıran bir farktır. Kasidelerde ÅŸairler fahriyye bölümünde kendi ÅŸairlik kudretlerini överken, na’tlarda kelamullah ile övülen bir ÅŸahsı methetmeye kimsenin gücünün yetmeyeceÄŸi, İlâhî bir vahiy olan Kur’an-ı Kerim yanında ÅŸiirin yetersiz kaldığı, ÅŸairlik gücünün de Yüce Peygamber’i övmede âciz olduÄŸu açıkça belirtilir: Kemâl PaÅŸazâde Sen vahy-i âsumân ile itdiÄŸini ayân Ben kim olam ki ÅŸi’r ile ÅŸerh ü beyân kılam Åžairleri na’t yazmaya teÅŸvik eden sebeplerin en önemlisi Yüce Peygamber’in ÅŸefaatine nail olma isteÄŸidir. Hz. Muhammed (sav) henüz hayatta iken “Kasîde-i Bürde” ÅŸairi Ka’b bin Züheyr, methiyesiyle Hz. Peygamber’in affına nail olmuÅŸtur. İslâm âleminde büyük şöhret kazanan bu na’tın hikâyesi de ilginçtir. Ka’b bin Züheyr, Mekke fethinde kardeÅŸiyle birlikte ÅŸehirden kaçmış, daha sonra kardeÅŸi Büceyr’i genel durumu araÅŸtırması için geri göndermiÅŸtir. Büceyr, Yüce Peygamber’in yanına gelince İslâmiyet’i kabul etmiÅŸ; bunu duyan Ka’b da kardeÅŸini bir ÅŸiirle hicvetmiÅŸtir. Daha sonra bu davranışının kendisini tehlikeye atacağından endiÅŸelenerek kaçmaya baÅŸlayan Ka’b’ı hiçbir kabile kabul etmemiÅŸ; kardeÅŸinin gönderdiÄŸi haberle kendisini kaçışın deÄŸil, Hz. Peygamber’in affına sığınmanın kurtaracağını anlayınca, “Bânet Su’âd…” sözleriyle baÅŸlayan bir kaside kaleme alan ve Medine’ye giden ÅŸair methiyesini Hz. Peygamber’in huzurunda okumuÅŸ ve affedilmiÅŸtir. Ka’b bin Züheyr, kasidesinin; “Muhakkak ki Allah’ın elçisi, Allah’ın nuruyla hak ve hidayete ulaşılan keskin kılıçlardan bir kılıçtır.” beytini okuyunca Yüce Peygamber fevkalâde mütehassis olmuÅŸ, “bürde” denilen çizgili Yemen hırkasını ÅŸaire hediye etmiÅŸtir. Bu sebeple Ka’b’ın methiyesi, “Kasîde-i Bürde” adıyla anılmaktadır. Henüz İslâmiyet’i sindirememiÅŸ bir kaçağın ölüm korkusuyla yazdığı bu manzume gerçekte İslâmî motiflerden ziyade cahiliye unsurları taşır. Fakat Hz. Peygamber’in huzurunda okunmuÅŸ olması ve ÅŸairinin bizzat Peygamber tarafından mükâfatlandırılması nedeniyle İslâm edebiyatlarında son derece önemi haiz bu methiye uzun süre her ilim meclisinin açılışında okunmuÅŸ, onsuz söze girilmemiÅŸtir. Ka’b bin Züheyr’in kasidesiyle hem kurtulması, hem de Hz. Peygamber’in affına ve ihsanına nail olması, ÅŸairlere na’tları vasıtasıyla ÅŸefaate ulaÅŸma ilhamı vermiÅŸtir. Åžairlerimizin talibi olduÄŸu af ve ihsan, Hz. Peygamber’in mahÅŸerde tecelli edecek olan ÅŸefaatidir. Åžefaat ümidi bütün na’tlarda en önemli muhteva hususiyeti olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla na’tlar yalnızca Peygamber methini konu edinen ÅŸiirler olmak dışında; ÅŸefaat istenilen “istiÅŸfâ‘ ” ve yardım dilenilen “istimdâd” türlerinin özelliklerini de gösterirler. Bu bakımdan na’tlar; Hz. ÃŽsâ’nın can bağışlayıcı nefesi gibi her derde deva bilinmiÅŸ, özellikle günahkârların yegâne dermanı olarak telâkki edilmiÅŸtir. On yedinci yüzyıl ÅŸairi İsmetî bu yüzden hoÅŸ bir teÅŸbihle na’tı, cehennem korkusuna karşı Müslümanların sığınağı, âdeta ateÅŸe karşı bir muska kabul eder. Ser-levh-i na’t-ı cemâl-i Peygamberî Kim hırz-ı cân-ı ümmet imiÅŸ havf-ı nârdan Åžairlerimizi asıl gaye ÅŸefaat talebi olmak üzere na’t yazmaya sevk eden hususların bir diÄŸeri de klâsik ÅŸiirimizin büyük nispette sevgiye ve sevgiliye hasredilmesi, na’tların da sevgiyi terennüme son derece müsait bir tür olmasıdır. Her mümin bir âşık, Hz. Peygamber ise tek maÅŸuk-ı hakikî olarak telâkki edilmiÅŸ; hem Allah’ın hem de insanların sevgilisi, Habibullah ve Habib-i İbâd olan Yüce Peygamber’e na’tlar vasıtasıyla arz-ı muhabbet ve methiye hisleri ifadeye çalışılmıştır. Bu arada ÅŸairler Hz. Peygamber’i tavsif ve tasvir amacıyla divan ÅŸiirinin bütün malzemesini, söz sanatlarını kullanmaya; dolayısıyla ÅŸairlik hünerlerini göstermeye imkân bulmuÅŸlardır. ÖrneÄŸin Hz. Peygamber’in fizikî özelliklerini konu edinirken edebî, dinî ve tasavvufî teÅŸbihlerden önemli ölçüde faydalanan ÅŸairleri; “Ferd-i Bî-çûn u Çerâ” (niceliksiz ve niteliksiz) olan, benzeri ve zıddı bulunmayan Cenab-ı Hakk’a tevhidler yazmaktan ziyade na’t vadisine sürükleyen önemli bir sebep de arz edilen özellik olmuÅŸtur. Na’tlar muhteva yönünden incelendiÄŸi zaman; ÅŸairlerin Hz. Peygamber’in isim ve sıfatlarını, kâinatın efendisi, yaratılışın gayesi, Cenab-ı Hakk’ın Habib’i olduÄŸunu, örnek ahlâkını, üstün vasıflarını, mânâda ve sûrette hiç kimsenin benzemesi mümkün olmayan eÅŸsiz güzelliÄŸini, mucizelerini, miracını ve diÄŸer peygamberlerden üstünlüğünü âyet ve hadis iktibaslarıyla teyid eden ifadelerle ele aldıkları görülür. Özellikle na’tların son bölümünde günahkârlığını itiraf ederek ÅŸefaat talebinde bulunan ÅŸairler kıyamet gününün tasvirini, o çetin günde ÅŸefaat yetkisinin yalnızca Hz. Peygamber’e mahsus olduÄŸunu, onun âlemlere rahmet olarak gönderildiÄŸini ve Åžefîü’l-Müznibîn oluÅŸunu önemle vurgularlar. Nat’lar dil ve üslûp yönünden incelendiÄŸi zaman, bütünüyle dinî bir tür olması hasebiyle İslâmî kültürde yer alan birçok Arapça ve Farsça kelime ve bu dillerdeki terkiplerin yer alması tabiî karşılanmalıdır. Ancak samimî bir sevginin ürünü olan, ÅŸefaat arzusunun ön plâna çıktığı ve lirizmin hâkim olduÄŸu bu ÅŸiirlerde, ÅŸairlerin sanatkârlık gösterme iddiasına girmediÄŸi; na’tların genellikle sade bir dille kaleme alındıkları müşahede edilir. Üslupta da ÅŸairler özentili, süslü ifadelerden kaçınmış ve içten duygularını dile getirme gayreti sergilemiÅŸlerdir. Ayrıca ÅŸairlerin esasen methiyeye yönelik bir tür olan na’tlarda; tahkiyevî üslûbu deÄŸil, hitâbî tarzı kullanmayı tercih etmeleri; bir yandan lirizmi artıran bir özellikken diÄŸer yandan da Hz. Peygamber’e duyulan sevgiyi ve onun tebliÄŸ ettiÄŸi din ve en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’le ebediyen diri olduÄŸuna dair inancı desteklemektedir. Klâsik edebiyatımızdaki binlerce na’t arasında şöhreti veya tesiriyle doruÄŸa ulaÅŸanları belirtmek gerekirse; ilk sırayı Fuzûlî’nin “Su Kasidesi”ne, ikinci sırayı Åžeyh Gâlib’in müseddes-i mütekerrir ÅŸeklindeki na’tına ve üçüncü sırayı da Fehîm-i Kadîm’in daha çok edebî muhitlerde ün kazanan; Yahyâ Nazîm, Vahîd Mahtûmî, Neşâtî, Åžeyh Gâlib, Receb Enis Dede ve İzzet Molla gibi ÅŸairler tarafından tanzir edilen “rûz u ÅŸeb” redifli na’tına vermek mümkündür. Ayrıca Nâbî’nin hac yolculuÄŸunda Medine’ye giderken muhtemelen o anda irticâlen söylediÄŸi; Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdur bu Nazargâh-ı İlâhîdür makâm-ı Mustafâdur bu mısralarıyla baÅŸlayan gazeli de farklı bir kudsiyet ve şöhrete sahiptir. Anadolu sahasında on üçüncü yüzyılda ilk örnekleri verilmeye baÅŸlanan ve klâsik ÅŸiirimizde gelenek hâlinde yaygınlığı devam ettirilen na’tlar; on dokuzuncu yüzyılda Tanzimat’ın ilânıyla baÅŸlayıp günümüze kadar uzanan ve daha çok batı kültürünün tesiriyle geliÅŸen edebiyatımızda da canlılığını korumuÅŸtur. Ziya PaÅŸa, Muallim Naci, Makbule Leman, İsmail Safa, Mahmud Celâleddin PaÅŸa. Recâîzade Mahmud Ekrem, Trabzonlu Muallim Cûdî, Mehmed Akif Ersoy, Ali Ekrem Bolayır, İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Yahya Kemal Beyatlı, Kemal Edip KürkçüoÄŸlu, Faruk Kadri TimurtaÅŸ, Enver Tuncalp, Abdullah Öztemiz HacıtahiroÄŸlu, Feyzi Halıcı, Sezai Karakoç, Ali Ulvi Kurucu, Ahmet Efe, Muhsin İlyas Subaşı, Mustafa Ruhî Åžirin ve isimlerini sayamadığımız daha birçok ÅŸair na’t zincirini devam ettirmiÅŸtir. Hz. Peygamber’e duyulan samimî sevginin göstergesi kabul edilen, baÅŸta na’tlar olmak üzere onunla ilgili türler dolayısıyla, bütün dünya edebiyatlarında istisnasız baÅŸka hiçbir ÅŸahıs, hiçbir din veya müessese etrafında böyle asırlar boyunca devam eden zengin bir edebiyat teÅŸekkül etmemiÅŸtir. Bu konuda Hz. Muhammed (sav) tektir, müstesnadır. |
  http://www.sonpeygamber.info