Archive for the ‘Edebiyat’ Category

Mar
06

Türk Edebiyatında Na’tlar

Posted by zixak

Prof. Dr. Emine Yeniterzi 

  

 Klâsik Türk edebiyatının en belirgin ve yaygın özelliÄŸi, temelinde dinî kültüre yer vermesidir. Bu özellik kullanılan malzeme itibarıyla bütün edebî tür ve ÅŸekillere hâkim olurken; yalnızca dinî konularda kaleme alınmış binlerce manzume ve dinî konuların terennüm edildiÄŸi onlarca tür, edebiyatımızda küçümsenmeyecek bir yere sahiptir. Allah’ı anlatan Esmâ-i Hüsnâ ÅŸerh ve muammaları, tevhid, münâcât; Kur’ân-ı Kerim’le ilgili tercüme, tefsir, kırk âyet, tecvid, esmâ-i suver, fâl-i Kur’ân gibi manzum dinî eserler yanında; Hz. Peygamber’i konu edinen esmâ-i Nebî, sîre, mevlid, mirâc-nâme, mucizât-ı Nebî, gazavât-ı Nebî, hilye, ahlâku’n-Nebî, hicretü’n-Nebî, vefâtü’n-Nebî, ÅŸefâat-nâme, kırk hadis, yüz hadis, bin hadis gibi manzumeler, dinî edebiyatın çeÅŸitliliÄŸi ve zenginliÄŸi konusunda yeterli fikir vermektedir. Özellikle Hz. Peygamber’in hayatının her safhasını ve O’nunla ilgili bütün hususiyetleri konu edinen türler; Peygamber Edebiyatı diyebileceÄŸimiz bir zenginliÄŸe sahiptir. Milletimizin Hz. Peygamber’e duyduÄŸu sevgi, baÄŸlılık ve hürmet hislerinin göstergesi olan bu türler arasında binlerce örneÄŸiyle en çok kaleme alınmış olan tür ise na’ttır. Arapça bir kelime olan na’t; “bir kimsede bulunan özellikleri methederek anlatmakâ€? anlamını taşır. Edebî bir terim olarak da; Hz. Muhammed (sav)’in methini konu edinen, O’nu övme amacıyla yazılan manzum ve mensur eserlere verilen bir isim, bir türün adı’dır. Bu tür ve adıyla ilgili iki husus öncelikle dikkati çeker. Bunlardan birincisi ölen birinin ardından yazılan, onu hayırla yad edip övgüsünü dile getiren methiyelere edebiyatımızda mersiye veya ağıt denilirken; Hz. Peygamber için kaleme alınan övgülere na’t adının verilmesi, O’nun daima hayatla baÄŸlantılı, gönüllerdeki muhabbetle canlı olduÄŸu inancını aksettirmesidir. İkinci husus da, dünya üzerinde Hz. Peygamber dışında hiçbir insanın övgüsüne hasredilen edebî bir türün mevcut olmaması, bu konuda na’tların istisnaî bir durum arz etmesidir. Kaynağı Arap edebiyatı olan ve bu edebiyatta “medhiyye” baÅŸlığı altında yer alan na’tların asr-ı saadette yazılmaya baÅŸlandığı düşünülürse de, na’t muhtevalı ilk ÅŸiirin Hz. Peygamber’in dünyaya geliÅŸinden yedi asır önceye ait olması da benzeri görülmeyen enteresan bir hadisedir. Âlimlerden semavî kitaplarda müjdelenen son peygamber Hz. Muhammed (sav)’in geleceÄŸini öğrenen Es’ad Ebû Kerîb el-Himyerî, kaleme aldığı birkaç beyitlik ÅŸiirde, beklenilen peygamberin Allah’ın resulü olduÄŸuna dair inancını ve O’nun zamanına yetiÅŸmesi hâlinde ona büyük bir sadakatle baÄŸlanacağını belirtmiÅŸ; Ebû Kerîb’in asırlar önce söylediÄŸi bu küçük manzume muhafaza edilmiÅŸ, ÅŸair de Hz. Peygamber tarafından ehl-i tevhid olarak nitelenme ÅŸansına sahip olmuÅŸtur. Arap edebiyatında asr-ı saadette A’şâ ve Ka’b bin Züheyr’in kasideleriyle ilk örnekleri görülen na’tlar; Hassan bin Sâbit, Abdullah ibn Revâha, Ka’b bin Mâlik, Âmir bin Sinâni’l-Ekvâ ve EnceÅŸe gibi “Åžuarâü’n-Nebî” (Peygamber ÅŸairleri) lâkabına lâyık görülen Arap ÅŸairleri tarafından kaleme alınmış, hicrî dördüncü asırdan itibaren bu methiyeler tam bir olgunluÄŸa ve geleneksel tertip ve muhtevasına ulaÅŸmıştır. Klâsik Fars edebiyatında ise Hakîm Senâyî, Türk asıllı ÅŸair Genceli Nizâmî, Ferîdüddin Attâr, Sa’dî-i Şîrâzî, Emir Husrev-i Dihlevî ve Molla Câmî na’t türünün en baÅŸarılı ÅŸairleridir. Türk edebiyatında ilk na’t, Türklerin İslamiyet’i kabulünden kısa bir süre sonra, Yusuf Has Hâcib’in 1069’da KaÅŸgar’da tamamladığı İslâmî Türk edebiyatının da ilk örneÄŸi olan Kutadgu Bilig’de görülür. Daha sonra Edîb Ahmed Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakâyık ve Ahmed-i Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’inde yer alan na’tlar, takip eden asırlarda Türklerin yaÅŸadığı bütün alanlarda bir gelenek hâlinde devam etmiÅŸtir. Bu arada ÇaÄŸatay edebiyatının zirveye ulaÅŸan ÅŸairi Ali Şîr Nevâî’nin, divan ve mesnevîlerinin tamamı yanında mensur eserlerinde de yer verdiÄŸi birçok na’tla, na’t ÅŸairi unvanına lâyık bir ÅŸahsiyet olduÄŸu dikkati çeker. Anadolu sahasında ise; Mevlânâ’nın Farsça, Yunus Emre’nin Türkçe na’tlarıyla on üçüncü asırdan itibaren; halk edebiyatı, divan edebiyatı ve Tanzimat’tan günümüze kadar uzanan son dönem edebiyatımızda tahmin edilebileceÄŸinden çok daha fazla sayıda örnekle karşılaşırız. Halk edebiyatında na’tlar konusu ele alınınca; öncelikle milletimizin edebî zevki, inancı ve hayata bakış tarzını çok sade bir dille aksettiren; bir kısmı zamanla halka mal olup ilk söyleyeni unutulan anonim halk edebiyatı ürünlerinden destan, ninni, bilmece ve dualarda Hz. Peygamber’in övgüsüne ve özelliklerine yer verildiÄŸi görülür. Âşık edebiyatında ise; on yedinci yüzyıldan itibaren na’t muhtevasında müstakil ÅŸiirler söylenmeye baÅŸlanmış, bu gelenek günümüze kadar canlılığını muhafaza etmiÅŸtir. Bu arada dikkati çeken bir husus da Ermeni âşıkların, Türk âşıklarından etkilenerek Hz. Peygamber’in methinde ve tamamen İslâmî muhtevada na’tlar söylemeleridir. Çıldırlı Âşık Åženlik (1850-1913) ile Ermeni Âşık Åženlik’in karşılaÅŸmaları bu konuda güzel bir örnektir.
Tasavvufî halk edebiyatı, bir başka deyişle tekke edebiyatında on üçüncü yüzyılda Yunus Emre ile başlayan na’t geleneği, çok zengin bir muhteva ile günümüze kadar devam etmiş; Eşrefoğlu Rûmî, Kemâl Ümmî, Dede Ömer Rûşenî, Şemseddin-i Sivasî, Muhyî, Azîz Mahmûd Hüdâyî, Abdülehad Nûrî, Niyâzî-i Mısrî, Sezâyî-i Gülşenî, Bursalı İsmâîl Hakkı, Müştak Baba, Kuddûsî, Erzurumlu Ketencizâde Mehmed Rüşdü, Ahmed Remzi Akyürek, Osman Kemâlî, Erzurumlu (Efe) Hacı Muhammed Lutfî ve Yaman Dede (Abdülkadir Keçeoğlu)’nin oluşturduğu bu zincirdeki şairlerin na’tları şöhret kazanan ve bir kısmı defalarca bestelenen başarılı örnekler olmuştur.
Klâsik edebiyatımızda on dördüncü yüzyılda baÅŸlayarak, altı asır boyunca son derece zengin ve güçlü bir ÅŸair kadrosuyla devam ettirilen na’t geleneÄŸinin yaygınlığına dair en belirgin delil ise; divan, mesnevî ve mensur eserlerde yer alan binlerce na’tın mevcudiyeti yanında mürettep divanında na’tlara yer vermeyen ÅŸairlerin üç beÅŸ isimle sınırlı oluÅŸudur. Bütün nazım ÅŸekilleriyle, hatta edebiyatımızda örnekleri nadiren görülen müsebba, müsemmen ve muaÅŸÅŸer gibi musammatlar, ayrıca her harften kâfiyeli bendlerle oluÅŸturulan murabba ve terkib-i bend gibi tamamen orijinal ÅŸekillerde kaleme alınan na’tlar ÅŸairlerin na’t yazma ve bu vadiye yenilik getirme gayretlerinin bir göstergesidir. Na’tların bu derece yaygın olmasının birçok sebebi vardır. Bu konu ÅŸekil ve tertip hususiyeti yönünden ele alınınca, bütün İslâm edebiyatlarında ortak bir geleneÄŸin mevcudiyetinden söz etmek mümkündür. Şöyle ki hacimli veya küçük, tıptan tarihe, coÄŸrafyadan astronomiye kadar dinî, ilmî ve edebî bütün eserlere Cenâb-ı Hakk’a hamd mahiyetinde “hamdele” ve Hz. Peygamber’e salât ve selâmda bulunmak üzere “salvele” ile baÅŸlanması İslâmî bir gelenektir. Bu meyanda mensur eserlerin mukaddimelerinde “salvele” yanında bazen birkaç cümle veya birkaç beyitle, bazen de müstakil bir bölüm hâlinde Hz. Peygamber’in na’tına yer verilmiÅŸtir. Manzum eserler olan divan ve mesnevîlerde ise tevhid ve münâcâttan sonra Hz. Peygamber methinde bir na’tın bulunması vazgeçilmez bir bölümdür. Ancak bazı mürettep divanların mukaddime, tevhid, münâcât sırasına yer vermeden doÄŸrudan na’tla baÅŸladığını da görürüz. Åžairlerimizi asırlar boyunca na’t vadisine sevk eden, binlerce na’tın kaleme alınmasındaki tertip hususiyeti dışındaki asıl sebepler Hz. Peygamber’i övmekte Cenab-ı Hakk’a uyma arzusu, O’na duyulan sınırsız sevgi ve O’nun ÅŸefaatine nail olma ümididir. Bugün asıllarına ulaÅŸamadığımız Tevrat, Zebur ve İncil’de Hz. Peygamber’in risaletine ve özelliklerine dair bilgilerin mevcudiyeti yanında; Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Hz. Peygamber’in ahlâkı, merhameti, her yönüyle üstün ve örnek ÅŸahsiyeti bizzat Cenab-ı Hakk’ın kelâmıyla methedilir. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107); “Sizin için Allah’ın resulünde pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21); “Hiç şüphesiz büyük bir ahlâk üzeresin sen.” (Kalem, 68/4); “Andolsun size, içinizden bir peygamber geldi ki zahmet çekmeniz O’nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok merhametlidir, çok ÅŸefkatlidir.” (Tevbe, 9/129) gibi. Bu yüzden ÅŸairler na’t yazmadaki amaçlarının Cenab-ı Hakk’a uyma arzusu olduÄŸunu açıkça belirtirler. Nâb Hakka pey-revlik idüp kâ’ide-i medhünd Eyledüm eÅŸk-i hacâletle bu yüzden inşâd Åžeyh Galip Senin medhinde ÅŸirket eylesem Mevlâya ma’zûrum Bu bâbda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallâh Åžairlerimiz Hz. Peygamber’in en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim’i, O’nun ÅŸanını ilân eden en güzel methiye kabul ederken; Cenab-ı Hakk’ın övdüğü o yüce zatı methetmekteki yetersizliklerini de itiraf ederler. Bu özellik na’tları devlet büyüklerini övgü için kaleme alınan kasidelerden ayıran bir farktır. Kasidelerde ÅŸairler fahriyye bölümünde kendi ÅŸairlik kudretlerini överken, na’tlarda kelamullah ile övülen bir ÅŸahsı methetmeye kimsenin gücünün yetmeyeceÄŸi, İlâhî bir vahiy olan Kur’an-ı Kerim yanında ÅŸiirin yetersiz kaldığı, ÅŸairlik gücünün de Yüce Peygamber’i övmede âciz olduÄŸu açıkça belirtilir: Kemâl PaÅŸazâde Sen vahy-i âsumân ile itdiÄŸini ayân Ben kim olam ki ÅŸi’r ile ÅŸerh ü beyân kılam Åžairleri na’t yazmaya teÅŸvik eden sebeplerin en önemlisi Yüce Peygamber’in ÅŸefaatine nail olma isteÄŸidir. Hz. Muhammed (sav) henüz hayatta iken “Kasîde-i Bürde” ÅŸairi Ka’b bin Züheyr, methiyesiyle Hz. Peygamber’in affına nail olmuÅŸtur. İslâm âleminde büyük şöhret kazanan bu na’tın hikâyesi de ilginçtir. Ka’b bin Züheyr, Mekke fethinde kardeÅŸiyle birlikte ÅŸehirden kaçmış, daha sonra kardeÅŸi Büceyr’i genel durumu araÅŸtırması için geri göndermiÅŸtir. Büceyr, Yüce Peygamber’in yanına gelince İslâmiyet’i kabul etmiÅŸ; bunu duyan Ka’b da kardeÅŸini bir ÅŸiirle hicvetmiÅŸtir. Daha sonra bu davranışının kendisini tehlikeye atacağından endiÅŸelenerek kaçmaya baÅŸlayan Ka’b’ı hiçbir kabile kabul etmemiÅŸ; kardeÅŸinin gönderdiÄŸi haberle kendisini kaçışın deÄŸil, Hz. Peygamber’in affına sığınmanın kurtaracağını anlayınca, “Bânet Su’âd…” sözleriyle baÅŸlayan bir kaside kaleme alan ve Medine’ye giden ÅŸair methiyesini Hz. Peygamber’in huzurunda okumuÅŸ ve affedilmiÅŸtir. Ka’b bin Züheyr, kasidesinin; “Muhakkak ki Allah’ın elçisi, Allah’ın nuruyla hak ve hidayete ulaşılan keskin kılıçlardan bir kılıçtır.” beytini okuyunca Yüce Peygamber fevkalâde mütehassis olmuÅŸ, “bürde” denilen çizgili Yemen hırkasını ÅŸaire hediye etmiÅŸtir. Bu sebeple Ka’b’ın methiyesi, “Kasîde-i Bürde” adıyla anılmaktadır. Henüz İslâmiyet’i sindirememiÅŸ bir kaçağın ölüm korkusuyla yazdığı bu manzume gerçekte İslâmî motiflerden ziyade cahiliye unsurları taşır. Fakat Hz. Peygamber’in huzurunda okunmuÅŸ olması ve ÅŸairinin bizzat Peygamber tarafından mükâfatlandırılması nedeniyle İslâm edebiyatlarında son derece önemi haiz bu methiye uzun süre her ilim meclisinin açılışında okunmuÅŸ, onsuz söze girilmemiÅŸtir. Ka’b bin Züheyr’in kasidesiyle hem kurtulması, hem de Hz. Peygamber’in affına ve ihsanına nail olması, ÅŸairlere na’tları vasıtasıyla ÅŸefaate ulaÅŸma ilhamı vermiÅŸtir. Åžairlerimizin talibi olduÄŸu af ve ihsan, Hz. Peygamber’in mahÅŸerde tecelli edecek olan ÅŸefaatidir. Åžefaat ümidi bütün na’tlarda en önemli muhteva hususiyeti olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla na’tlar yalnızca Peygamber methini konu edinen ÅŸiirler olmak dışında; ÅŸefaat istenilen “istiÅŸfâ‘ ” ve yardım dilenilen “istimdâd” türlerinin özelliklerini de gösterirler. Bu bakımdan na’tlar; Hz. ÃŽsâ’nın can bağışlayıcı nefesi gibi her derde deva bilinmiÅŸ, özellikle günahkârların yegâne dermanı olarak telâkki edilmiÅŸtir. On yedinci yüzyıl ÅŸairi İsmetî bu yüzden hoÅŸ bir teÅŸbihle na’tı, cehennem korkusuna karşı Müslümanların sığınağı, âdeta ateÅŸe karşı bir muska kabul eder. Ser-levh-i na’t-ı cemâl-i Peygamberî Kim hırz-ı cân-ı ümmet imiÅŸ havf-ı nârdan Åžairlerimizi asıl gaye ÅŸefaat talebi olmak üzere na’t yazmaya sevk eden hususların bir diÄŸeri de klâsik ÅŸiirimizin büyük nispette sevgiye ve sevgiliye hasredilmesi, na’tların da sevgiyi terennüme son derece müsait bir tür olmasıdır. Her mümin bir âşık, Hz. Peygamber ise tek maÅŸuk-ı hakikî olarak telâkki edilmiÅŸ; hem Allah’ın hem de insanların sevgilisi, Habibullah ve Habib-i İbâd olan Yüce Peygamber’e na’tlar vasıtasıyla arz-ı muhabbet ve methiye hisleri ifadeye çalışılmıştır. Bu arada ÅŸairler Hz. Peygamber’i tavsif ve tasvir amacıyla divan ÅŸiirinin bütün malzemesini, söz sanatlarını kullanmaya; dolayısıyla ÅŸairlik hünerlerini göstermeye imkân bulmuÅŸlardır. ÖrneÄŸin Hz. Peygamber’in fizikî özelliklerini konu edinirken edebî, dinî ve tasavvufî teÅŸbihlerden önemli ölçüde faydalanan ÅŸairleri; “Ferd-i Bî-çûn u Çerâ” (niceliksiz ve niteliksiz) olan, benzeri ve zıddı bulunmayan Cenab-ı Hakk’a tevhidler yazmaktan ziyade na’t vadisine sürükleyen önemli bir sebep de arz edilen özellik olmuÅŸtur. Na’tlar muhteva yönünden incelendiÄŸi zaman; ÅŸairlerin Hz. Peygamber’in isim ve sıfatlarını, kâinatın efendisi, yaratılışın gayesi, Cenab-ı Hakk’ın Habib’i olduÄŸunu, örnek ahlâkını, üstün vasıflarını, mânâda ve sûrette hiç kimsenin benzemesi mümkün olmayan eÅŸsiz güzelliÄŸini, mucizelerini, miracını ve diÄŸer peygamberlerden üstünlüğünü âyet ve hadis iktibaslarıyla teyid eden ifadelerle ele aldıkları görülür. Özellikle na’tların son bölümünde günahkârlığını itiraf ederek ÅŸefaat talebinde bulunan ÅŸairler kıyamet gününün tasvirini, o çetin günde ÅŸefaat yetkisinin yalnızca Hz. Peygamber’e mahsus olduÄŸunu, onun âlemlere rahmet olarak gönderildiÄŸini ve Åžefîü’l-Müznibîn oluÅŸunu önemle vurgularlar. Nat’lar dil ve üslûp yönünden incelendiÄŸi zaman, bütünüyle dinî bir tür olması hasebiyle İslâmî kültürde yer alan birçok Arapça ve Farsça kelime ve bu dillerdeki terkiplerin yer alması tabiî karşılanmalıdır. Ancak samimî bir sevginin ürünü olan, ÅŸefaat arzusunun ön plâna çıktığı ve lirizmin hâkim olduÄŸu bu ÅŸiirlerde, ÅŸairlerin sanatkârlık gösterme iddiasına girmediÄŸi; na’tların genellikle sade bir dille kaleme alındıkları müşahede edilir. Üslupta da ÅŸairler özentili, süslü ifadelerden kaçınmış ve içten duygularını dile getirme gayreti sergilemiÅŸlerdir. Ayrıca ÅŸairlerin esasen methiyeye yönelik bir tür olan na’tlarda; tahkiyevî üslûbu deÄŸil, hitâbî tarzı kullanmayı tercih etmeleri; bir yandan lirizmi artıran bir özellikken diÄŸer yandan da Hz. Peygamber’e duyulan sevgiyi ve onun tebliÄŸ ettiÄŸi din ve en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’le ebediyen diri olduÄŸuna dair inancı desteklemektedir. Klâsik edebiyatımızdaki binlerce na’t arasında şöhreti veya tesiriyle doruÄŸa ulaÅŸanları belirtmek gerekirse; ilk sırayı Fuzûlî’nin “Su Kasidesi”ne, ikinci sırayı Åžeyh Gâlib’in müseddes-i mütekerrir ÅŸeklindeki na’tına ve üçüncü sırayı da Fehîm-i Kadîm’in daha çok edebî muhitlerde ün kazanan; Yahyâ Nazîm, Vahîd Mahtûmî, Neşâtî, Åžeyh Gâlib, Receb Enis Dede ve İzzet Molla gibi ÅŸairler tarafından tanzir edilen “rûz u ÅŸeb” redifli na’tına vermek mümkündür. Ayrıca Nâbî’nin hac yolculuÄŸunda Medine’ye giderken muhtemelen o anda irticâlen söylediÄŸi; Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdur bu Nazargâh-ı İlâhîdür makâm-ı Mustafâdur bu mısralarıyla baÅŸlayan gazeli de farklı bir kudsiyet ve şöhrete sahiptir. Anadolu sahasında on üçüncü yüzyılda ilk örnekleri verilmeye baÅŸlanan ve klâsik ÅŸiirimizde gelenek hâlinde yaygınlığı devam ettirilen na’tlar; on dokuzuncu yüzyılda Tanzimat’ın ilânıyla baÅŸlayıp günümüze kadar uzanan ve daha çok batı kültürünün tesiriyle geliÅŸen edebiyatımızda da canlılığını korumuÅŸtur. Ziya PaÅŸa, Muallim Naci, Makbule Leman, İsmail Safa, Mahmud Celâleddin PaÅŸa. Recâîzade Mahmud Ekrem, Trabzonlu Muallim Cûdî, Mehmed Akif Ersoy, Ali Ekrem Bolayır, İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Yahya Kemal Beyatlı, Kemal Edip KürkçüoÄŸlu, Faruk Kadri TimurtaÅŸ, Enver Tuncalp, Abdullah Öztemiz HacıtahiroÄŸlu, Feyzi Halıcı, Sezai Karakoç, Ali Ulvi Kurucu, Ahmet Efe, Muhsin İlyas Subaşı, Mustafa Ruhî Åžirin ve isimlerini sayamadığımız daha birçok ÅŸair na’t zincirini devam ettirmiÅŸtir. Hz. Peygamber’e duyulan samimî sevginin göstergesi kabul edilen, baÅŸta na’tlar olmak üzere onunla ilgili türler dolayısıyla, bütün dünya edebiyatlarında istisnasız baÅŸka hiçbir ÅŸahıs, hiçbir din veya müessese etrafında böyle asırlar boyunca devam eden zengin bir edebiyat teÅŸekkül etmemiÅŸtir. Bu konuda Hz. Muhammed (sav) tektir, müstesnadır.

  http://www.sonpeygamber.info

Mar
06

Kırk Hadis Geleneği Üzerine Bir Deneme

Posted by zixak

AyÅŸe Åžener Yurtseven

   

Gelenekler; bir medeniyetin, bir kültürün soyunu sürdüren öz çocuklarıdır. Bir medeniyet onlar vesilesiyle hayatta kalmaya devam edebilir. Kırk hadis geleneği de İslam kültürünün, özellikle İslam ahlâkının soyluluğunu sürdüren ilk göz ağrılarından biridir. Varlık meyvesinin iki yarısı olan nicelik ve nitelik bakımından; dinî-edebî ürünler arasında,  diğerlerini geride bırakacak olgunluktadır. Kırk hadis derlemeleri, İslam inancını, ahlâkını, bakış açısını, halka onların diliyle ulaştırmada önemli bir işlevi üstlenmiştir. Bu derlemeler, dini bilgilerin, akademik ağırlık ile halk anlayışının sadeliği arasında bir yerde anlaşılıp  yaşanmasında en büyük rolü oynamıştır. Peygamber ile insan arasında kırk aşamalık din eğitimi gibi de duran kırk hadis derlemeleri, bu aşama sonunda kişiyi belli bir bilgi seviyesine çıkarır. Kırk hadis şerhleri dinin yaygın eğitimini üstlenen en pratik olgulardan biridir. Kırk hadis derlemeleri İslam edebiyatının temel bir ürünü olarak tanınmayı da hak etmektedir. Öyle ki; eski edebiyat geleneğinde “hamse� adında, bir yazarın, ya da bir şairin eser vermesiyle edebiyattaki özel yerine oturmasına neden olacak konulardan birinin de “kırk hadis� derlemesi ve şerhi olduğu kabul edilmiştir. İlk derlemelere hicri II. asrın sonunda rastlanmıştır. Kırk hadis derlemelerinin çıkış noktası nedir? Bunun bir kaç nedeni vardır. Bunların başında her söylediği “hadis� olan kainatın en değerli insanı; Hz. Muhammed (sav)‘in bir sözü gelir; “ Ümmetimden kim kırk hadis hıfzederse, Allah onu âlimler ve fakihler arasında diriltsin.� Bir hadisten bu kadar güçlü bir geleneğin dirilmiş olması Kuran’dan sonra ikinci sarsılmaz kaynağın sünnet;  yani Rasulullah‘ın sözleri ve yaptıkları olmasından kaynaklanmaktadır. Bu geleneği destekleyen diğer bir hadis de, “Hazır olanlarınız, olmayanlarınıza tebliğ etsin.� şeklinde geçer. Bu nedenle Rasulullah’ın emirlerine, zamanlar geçse de “hazır olan� bilge kalemler, onun sözlerini demetleyip başkalarına duyurmak istemişlerdir. Aynı konuda bir başka teşvik edici hadis ise “Benden bir sözü duyuranın Allah yüzünü ağartsın� hadisidir. Bu iki teşvik edici hadis, kırk hadis derlemelerinin öncelikli oluşum nedenidir. Demetin her bir çiçeği erdemin o hiçbir çiçekte bulunmayan nadide kokusunu topluma yayar ve güzel insanların bal eylemlerine kendi özünü bırakır. Kırk hadis derlemelerinin diğer sebeplerine geçmeden önce, bu hadislerin üzerinde biraz durmak gerekir. Hz. Muhammed (sav) “ümmetim� derken tebliğcisi; öğreticisi olduğu İslam’ı yaşam biçimi olarak benimsemiş insanlar demek istemiştir. Bir öğretiyi yaşam biçimi olarak benimsemiş olmak, onu mümkün mertebe öğrenmeyi gerektirir. Bu nedenle hıfz (ezberlemek suretiyle belleğine alma) kelimesi kullanılmıştır. Hıfz; korumak anlamındadır ve elbette bir sözü anlamını ve gerçek hayata yansımalarını hesaba katarak zihne nakşetmeye işaret eder. Şayet böyle yaparsa da dinini anlamak açısından, neredeyse bir bilgin kadar değerli bir seviyeyi yakalayacağını, bu nedenle kıyamet günü bilginlerle aynı toplulukta diriltileceğini müjdelemiştir. İslam inancında ahiret, bir insanın dünyadaki yaşam  deneyimlerinden elde edeceği gerçek sonuçları ortaya çıkaran, yalanın hakikate yerini bırakacağı sahici bir dünyadır. Bu yüzden herhangi bir müslüman için orada dirilmek, daha  gerçek bir hayata çıkmak, asıl varlığını kuşanmak şeklinde kabullenilir. Bu noktadan bakıldığında yeni ve gerçek bir dünyaya bilginler topluluğu içersinde adım atmak hiçbir müslümanın bir kenara atamayacağı uhrevî bir (mevki) kariyerdir. Öte yandan yüz ağarması, alnın ak olması da aynı teşviki barındırır. Aktarıldığında yüzü ağartacak bu sözler, muhtevalarıyla da zihniyet tavanından hayat tabanına bir aydınlanmayı getirecek sözlerdir. Peygamber sözleri, vahye nazaran insan dilinden, insanî tadı taşıyor olduğu için de, daha ayrıntı ve biraz daha hayattır. Derlemelerin neden daha az ya da daha çok sayıda olmadığı akla gelebilir. Çok defa sayıya ve şekle önem vermeyen bir anlayışta kırk sayısı neden bu denli önem arzetmiştir, denilebilir. İslam tasavvuf literatüründe, aslen Farsça “çihil� kelimesinden türeyen çile düşüncesi, bir insanın ruhsal arınma için, zevklerden asgarî kırk gün kadar ayrı kalması, zor olanı başararak direnç kazanması anlamına gelir. Kırk sayısı, geçirilmesi gereken bir aşamayı, hedeflenen terakki taraçasına çıkan asgarî basamak sayısını ifade eder. Kırk Hadis derlemeleri de bağlılarını, müslüman şahsiyet olma adına, bir yandan kendi içsel kuyusuna inme, bir yandan da zihinsel yükselişe çıkması için, kırk basamaklık bir düşünsel çileye davet eder. Her şey bir yana bu derlemeler, bağlılarına, bilgiye kolay ulaşma imkânı vermektedir. Nicelikten çok niteliğe önem veren bir dinde sayı geleneğinin -hadis ilminde- bu denli yer tutması, kırk sayısının nitelikli bir seviye için katedilmesi gereken bir nicelik tecrübesi olmasındandır. Kırk sayısının ilk ayrıcalığı Kur’an’da dört yerde geçmesiyle başlar. Üç tanesi Hz. Musa ile ilgilidir. Ancak dördüncüsünde insanın kırk yaşında kemale erdiğine işaret edildiğine bakılırsa, kırk hadisin bir insana belli bir olgunluk vereceği söylenebilir. Öte yandan peygamberlik gibi, bir toplumu baştan aşağı değiştirme ve eğitme görevinin tam kırk yaşında verilmiş olması da kırk yaşın bir seviye olduğunu belirtir. Kırk sayısına atfedilen öneme dair, bundan başka, İslamiyet’in inanan sayısı kırka ulaştığında yayılmış kabul edilmesinden tutun da, Hz. Ali’nin kırk sözü, zekatın kırkta bir’e düşüyor olması, Orta Asya Türkleri’nin kırklar “çilten� olarak anılan bilgelerinin o toplum üzerindeki manevi tesiri, ölüme yakışan matemin kırk gün olması gerektiği fikri, kıyamet düşüncesinin kırk sene devam edeceği şeklindeki düşünceler gibi daha birçok şey söylenebilir. Doğru ya da yanlış birçok düşüncenin yanı sıra insan hayatı için kırk yaşın kritik bir devre olduğu hepimizce malumdur. Hazırlayanlar açısından Rasul’un şefaatini elde etme ve cehennem azabından korunma, bilgiye ulaşmayı kolayladığı için hayır dua alma, iyilikle yad edilme gibi manevi ödülleri getiren derlemeler tam anlamıyla halkı bilgilendirme adına seferberlik olagelmiştir. Ayrıca derlemeler sayesinde, yaşamın hızında kolayca elde edilmeyecek bir bilgi olarak kütüphanelerimizde yer tutan ve dokunulamayan ciltler dolusu hadis kitapları, taşınabilir boyuta ve sayıya inmiştir. Bu vesileyle hadislerin tekrar yaşama dönmesini sağlamak bakımından da kırk hadis derlemelerinin yadsınamayacak bir yeri vardır.

  http://www.sonpeygamber.info

Mar
06

İlk Türkçe Siyer Kitabı (Sîret ‘ ün-Nebi)

Posted by zixak

Yıldıray Kaplan

 Siyer, sözlükte “tavır, hareket, hayat tarzı, vaziyet, hâl, ahlâk” anlamlarına gelmektedir. Zaman içinde sadece Hz. Peygamberin hayatı anlamında kullanılarak, bu amaçla yazılan eserlere isim olmuÅŸtur. Müslümanlar arasında Hz. Muhammed (sav)’in hayatını bütün yönleriyle tespit etmek ihtiyacı, İslâm’ın çok erken dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Bunda, Kur’an’ın, Hz. Muhammed (sav)’i, müslümanlara örnek göstermesi ve ona uyma çaÄŸrısı, İslâmî ilimlerin tedvin edilmesi, müslümanların diÄŸer din ve medeniyet mensuplarıyla karşılaÅŸmaları ve birlikte yaÅŸamaları ile Hz. Peygamberi görememiÅŸ nesillerdeki onu tanıma ÅŸevk ve arzusu gibi sebepler etkili olmuÅŸtur. Hz. Peygamberin hadisleri toplanmaya baÅŸlayınca siyer konusunda büyük adım atılmış, bundan dolayı ilk siyer yazarları aynı zamanda hadisçiler olmuÅŸtur. Siyer yazarlarının başında Hz. Osman’ın oÄŸlu Eban ve Urve b. Zübeyr yer almaktadır. Ayrıca İbn İshak ve İbn HiÅŸam, siyer konusunda en önemli iki yazardır. Siyer ilminin mahiyet ve özellikleri, İbn İshak ve İbn HiÅŸam’ın yazdığı eserlerle çizilmiÅŸtir. Siyer kitapları baÅŸlangıçta Arapça yazılmış, daha sonra Farsça, Türkçe ve diÄŸer dillere tercüme edilmiÅŸtir. Muhtevaları bakımından aynı özellikleri taşıyan siyerler, yazarların yeteneklerine göre konunun ele alınışında ve iÅŸleniÅŸinde farklılık göstermiÅŸtir. Siyer kitapları, Hz. Peygamberin hayatını bütün yönleriyle ele alan eserlerdir. Bugün deÄŸiÅŸik dillerde yazılmış çok sayıda siyer kitabı mevcuttur. Türkçe ilk siyer, Erzurumlu Kadı Mustafa Darîr tarafından 790/1388 yılında Mısır’da yazılmıştır. Darîr’in hayatı hakkında bilinenler, kendisinin eserlerinde verdiÄŸi bilgilerle sınırlıdır. Darîr, Anadolu’da Osmanlı Devleti ile diÄŸer Türk beyliklerinin hüküm sürdüğü, Erzurum ve çevresinin Eretna Devleti; Mısır, Åžam ve Halep’in Memlükler tarafından yönetildiÄŸi, XIV. asrın ikinci yarısında yaÅŸamıştır. Darîr, bu asrın baÅŸlarında önemli bir ilim ve irfan merkezi olan Erzurum’da doÄŸmuÅŸ, ilk eÄŸitimini burada tamamlamış, asrın ikinci yarısında bölgede bir takım huzursuzluklar yaÅŸanması üzerine ilme ve âlime deÄŸer veren Memlüklerin merkezi Mısır’a gitmiÅŸ ve burada sultanların teÅŸvikiyle önemli Türkçe eserler meydana getirmiÅŸtir. 1390′lı yıllarda Mısır’dan ayrılarak Karaman’a gelmiÅŸ ve burada MevlevîliÄŸe intisap etmiÅŸtir. Daha sonra Karaman’dan ayrılmış, Åžam ve Halep’e gitmiÅŸ ve son eserlerini buralarda kaleme almıştır. Darîr’in bundan sonraki hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. DoÄŸuÅŸtan gözleri görmeyen Erzurumlu Kadı Mustafa, “Darîr” lakabıyla anılmıştır. Darîr, kuvvetli bir hafızaya sahip olduÄŸundan öğrenmek istediÄŸi bilgileri bir baÅŸkasına okutarak hafızasına yerleÅŸtirir, Türkçe dışındaki eserleri önce dinleyip, sonra tercüme ederek yazdırırdı. Bu ÅŸekilde bugün bilinen dört tercüme eser meydana getirmiÅŸtir: Kıssa-i Yusuf (Yusuf u Züleyha), Sîretü’n-Nebi, Fütûhu’ÅŸ-Şâm, ve Yüz Hadis Yüz Hikâye Tercümesi. Darîr’in kiÅŸiliÄŸinde ilmî, edebî ve tasavvufî yönler bulunmakla birlikte edebî yön ağır basmaktadır. Darîr’in siyeri, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden dönüşünde İstanbul’a getirtilmiÅŸtir. Yazılışından iki asır sonra 1594/1595′te III. Murat’ın emriyle saray kütüphanesi için minyatür ve tezhipli olarak istinsah edilmeye (kopyalanmaya) baÅŸlanmıştır. Sultan III. Murat’ın vefatı üzerine III. Mehmet döneminde tamamlanmıştır. Tespit edilen yetmiÅŸ civarında nüshası bulunan eser, hem saray hem de halk nezdinde büyük bir itibar görmüş ve asırlarca zevkle okunmuÅŸtur. Böylece eser, tarihin seyri içinde Türk insanının zihninde Peygamber tasavvurunun / anlayışının oluÅŸmasında önemli bir rol üstlendiÄŸi gibi, Peygamber sevgisinin gönüllere yerleÅŸmesinde de etkili olmuÅŸ ve Türk-İslâm kültürünün kaynakları arasındaki yerini almıştır. Sonuç olarak, Türk-İslâm kültürünün önemli kaynaklarından biri olan Sîretü’n-Nebî, Türk edebiyatında yazılmış ilk Türkçe siyer kitabı olmasının yanında, ÅŸifahî (sözlü) kültürün güzel bir örneÄŸi ve gözleri görmeyen Darîr’in güçlü hafızasının ürünüdür. Sîretü’n-Nebî, III. Murat döneminde saray kütüphanesi için minyatürlü ve tezhipli olarak çoÄŸaltılmış, böylece XVI. asır Osmanlı resim sanatının ÅŸaheserlerinden kabul edilmiÅŸ, dolayısıyla eser, sanat ve estetik yönünden kıymetli bir sanat eseri; dil ve üslûbu, edebî türlerden ve sanatlardan yararlanması dolayısıyla da edebî deÄŸeri yüksek bir edebiyat eseri olmuÅŸtur. Türkçe ilk mevlid manzumesini de barındıran eser, baÅŸta Süleyman Çelebi olmak üzere daha sonraki bütün mevlid yazarlarına kaynaklık etmiÅŸtir. Bu bakımdan Darîr, Türk edebiyatında ilk mevlid yazarıdır. Sîretü’n-Nebî, daha sonra yazılan siyer kitaplarına örneklik ve kaynaklık etmiÅŸ, güvenilir olmayan bazı kaynaklardan yararlanılarak yazılması sebebiyle, siyerle ilgisi olmayan bazı bilgiler de içermiÅŸtir. Bundan dolayı eseri, siyer kaynakları arasında deÄŸerlendirmemek gerekmektedir. Ayrıca birçok siyer kitabında olduÄŸu gibi eserde Hz. Peygamber, peygamberlik kendisine verilmeden önce doÄŸumundan itibaren, hatta Hz. Âdem’den önce de peygamber olarak kabul edilmiÅŸ; Hz. Peygamberin pek çok mucizesinden abartılı bir ÅŸekilde bahsedilmek suretiyle beÅŸerî yönü göz ardı edilmiÅŸ ve beÅŸerüstü bir peygamber anlayışı iÅŸlenmiÅŸ, bu noktada itidalli davranılamamış ve aşırılığa düşülmüştür. Sîretü’n-Nebî, Türk tarihi açısından bunalımlı bir dönem olan XIV. asırda kaleme alınmış, Türk insanını manevî açıdan desteklemek gibi yüce bir gayeye hizmet etmiÅŸ ve Peygamber sevgisi etrafında birleÅŸtirmeyi hedeflemiÅŸtir. Sîretü’n-Nebî, yazıldığı dönemdeki Türkçe’nin durumunu göstermesi bakımından Türk dili ve edebiyatı ile edebiyat sosyolojisi; yazıldığı dönemin toplumsal duyarlılıklarını göstermesi bakımından da sosyal tarih çalışmaları açısından önemli bir kaynaktır. Sîretü’n-Nebî, günümüz insanının istifadesine sunulmuÅŸ; iki ayrı yazar tarafından farklı nüshalar esas alınmak suretiyle sadeleÅŸtirilerek yayımlanmıştır. (M. Faruk Gürtunca, Kitab-ı Siyer-i Nebi, Peygamber Efendimizin Hayatı, I-III, Ülkü Yayınevi, İstanbul 1963. Darîr, Erzurumlu Mustafa Darîr Efendi, Siyer-i Nebi, (Yayına Hazırlayan: Selman Yılmaz), I-II, Darulhadis Yayınları, İstanbul 2004.).   http://www.sonpeygamber.info

Mar
06

İmam Busiri VE Kaside-i Bürde

Posted by zixak

Prof. Dr. Mahmut Kaya   

 

Hassân ibn Sâbit ve Ka’b ibn Züheyr’den itibaren İslâm dünyasında yetiÅŸen ÅŸairler, dehâ ve sanatlarının en olgun ürünlerini Hz. Peygamber için yazmış oldukları naat ve kasîdelerde ortaya koymuÅŸlardır. Fakat bunlardan bazısının eseri sanat deÄŸerinden çok, kazandığı şöhret bakımından diÄŸerlerinden daha ÅŸanslı sayılmaktadır. Bu kervanın önde gelenlerinden biri XIII. yüzyılda Mısır’da yasamış olan imam Bûsîrî’dir. 1 ÅŸevval 608/7 Mart 1212′de Yukarı Mısır’daki Behnesâ ÅŸehrine baÄŸlı Behsim’de dogan Muhammed el-Bûsîrî, Berberî asıllı olup Fas’taki Hammâd Kalesi’nde HabnûnoÄŸulları diye tanınan bir aileden gelmektedir. Baba tarafından Bûsîrli olduÄŸu için Bûsîrî, annesi tarafından Delâsli olduÄŸu için de Delâsî nisbesiyle anılmaktadır. Åžairin, bazen bu iki kelimeyi birleÅŸtirerek Delâsîrî nisbesini kullandığı da görülür. Çocukluk yılları, ailesiyle birlikte yerleÅŸtiÄŸi Delâs’ta geçmiÅŸti. Daha sonra Kahire’ye giderek burada islâmî ilimlerin yanı sıra dil ve edebiyat tahsil etti. Özellikle hadis ve siyer ilimleriyle daha çok meÅŸgul olduÄŸu, ayrıca Yahudi ve Hıristiyanlığa karsı yazmış olduÄŸu reddiyelerden onun Tevrat ve İncil hakkında geniÅŸ malumata sahip bulunduÄŸu anlaşılmaktadır. Bir süre Bilbis ÅŸehrinde maliyede kâtip olarak çalıştıktan sonra Kahire’ye dönmüş ve “REF küttâbâ€? denen Kur’an dershanesinde eÄŸitim ve öğretim faaliyetinde bulunmuÅŸtur. Daha sonra el-Mahalle ve Sehâ ÅŸehirlerinde kâtip olarak çalışırken mesâi arkadaÅŸları olan Hıristiyan memurların yaptıkları yolsuzluklardan fazlasıyla rahatsızlık duyarak bunları ÅŸiirlerinde dile getirmiÅŸtir. Kısa boylu ve zayıf bir bünyeye sahip olan Bûsîrî’nin baÅŸlıca huzursuzluk kaynağı, hanımının hırçınlığı ile çocuklarının çokluÄŸu ve geçim sıkıntısı olmuÅŸtur. Şâzelî tarikatının kurucusu Ebü’l-Hasan es-Şâzelî’ye intisap eden ÅŸair, onun ölümü üzerine yerine geçen Ebü’l-Abbas el-Mürsî’ye hitaben yazdığı 142 beyitlik “dal” redifli mersiyede ÅŸeyhinin fazilet ve meziyetlerinden sitayiÅŸle söz eder. Öyle anlaşılıyor ki ünlü mutasavvıf ibn Atâullah el-iskenderî ile Bûsîrî, Åžeyh Şâzelî’nin en önde gelen iki mürididir. Ancak ibn Atâullah ilâhî aÅŸk temasını islerken, Bûsîrî daha çok peygamber sevgisini terennüm etmiÅŸtir. Hayatının sonlarına doÄŸru felç olan Bûsîrî, rivayete göre Hz. Peygamber için yazdığı bir kaside sayesinde bu hastalıktan kurtulmuÅŸ ve uzun bir ömürden sonra seksen küsûr yaÅŸlarında İskenderiye’de vefât etmiÅŸtir (696/1296-97). Bûsîrî’nin kaleme aldığı eserlerin tamamına yakını manzum olup çoÄŸu Hz. Peygamber hakkında yazılan kasidelerden ibarettir. Åžiiri, yapı ve üslûp bakımından son derece saÄŸlam ve liriktir. Bu yüzden asırlar boyu onun naat ve kasideleri İslâm coÄŸrafyasının her bölgesinde büyük ilgi görmüş, dinî toplantılarda en çok okunan ÅŸiirler arasında yer almıştır. Klasik kaynaklarda dağınık bir ÅŸekilde bulunan on iki kasideden ibaret olan ÅŸiirleri bir araya getirilerek Dîvânü’l-Bûsîrî adıyla yayımlanmıştır (nsr. Muhammed Seyyid Keylânî, Kahire 1374/1955). İslâmî edebiyat alanında dünya çapında en meÅŸhur eseri Kasîdetü’l-bürde diye bilinen 160 beyitlik kasidesidir. CoÅŸkun bir peygamber aşığı olan Bûsîrî’yi şöhretin zirvesine taşıyan bu kasideye kendisi el-Kevâkibü’d-dürriyye fî medhi hayri’l-beriyye adını verdiÄŸi halde, yukarıdaki isimle tanınması gördüğü bir rüyâdan kaynaklanmaktadır. Şöyle ki hayatının sonlarına doÄŸru felç hastalığına yakalandığı bir sırada, rivayete göre rüyâsında Hz. Peygamber Bûsîrî’den kendisi için yazdığı kasideyi okumasını ister; o “yâ Rasûlallah! Ben sizin için çok kasideler yazdım, hangisini emredersiniz?” deyince, Hz. Peygamber kasidenin matla’ beytini okuyarak bu kasideyi iÅŸaret eder. Bûsîrî kasidesini okurken Hz. Peygamber iki yana doÄŸru sallanarak zevkle dinler. Yine rivayete göre Bûsîrî’yi ödüllendirmek üzere hırkasını çıkarıp yatmakta olan hasta ÅŸairin üzerine örter; bir diÄŸer rivayette ise vücudunun felçli kısmını eliyle sıvazlar. Åžair heyecanla uykudan uyanır, gördüğü rüyânın zevkiyle toparlanmaya çalışırken felçten bir eser kalmadığını fark ederek sevincinden ne yapacağını ÅŸaşırır. Bu sırada ÅŸafak söküp sabah namazı vakti yaklaÅŸmaktadır. Bûsîrî abdest alıp mescide giderken bir derviÅŸle karşılaşır. DerviÅŸ ondan bu gece Hz.Peygamberin huzurunda okuduÄŸu kasideyi kendisine vermesini ister. İste bu olay duyulduktan sonra kaside büyük bir üne kavuÅŸur ve zaman aşımı ile ÅŸairin verdiÄŸi isimle deÄŸil, rüyâda Hz. Peygamber tarafından üzerine örtülen hırka sebebiyle Kasîdetü’l-bürde diye anılmaya baÅŸlar. Bazı kaynaklarda hastalıktan kurtulması sebebiyle Kasîdetü’l-bür’e diye geçiyorsa da bunun yakıştırmadan öte bir deÄŸeri yoktur. Dünyada en meÅŸhur ve en çok okunan kasideler arasında yer alan bu eser, belli baÅŸlı bütün kültür dillerine tercüme edildiÄŸi gibi, Afrika, GüneydoÄŸu Asya ve Balkanlardaki mahalli dillere de çevrilmiÅŸtir. ÇeÅŸitli bölge ve ülkelerde genellikle sünnet, niÅŸan ve düğün merasimlerinde, mübarek gün ve gecelerde, ayrıca haftalık evrad olarak okunmakta, son münacât kısmı ise felçli hastalar üzerine yedi gün süreyle okunup Cenâb-i Hakk’tan ÅŸifa niyaz edilmektedir. Tesbit edilebildiÄŸi kadar kasideye yapılan ÅŸerhlerin sayısı 110, tahmisler 58, tesdisler 16 civarında olup, üzerine sayısız nazireler yazılmıştır. Dinî heyecanı canlı tutmak ve peygamber sevgisini yaÅŸatmak için sanatın gücünden her dönemde istifade edilmiÅŸtir.

 http://www.sonpeygamber.info

Mar
06

Hz. Peygamber(s.a.v)’e İlk Medhiyeler

Posted by zixak

Prof. Dr. Mücteba Uğur   

 

 İnsanın sevgi halesinin odağında Allah sevgisi yer alır. İnsanı olgunlaÅŸtırır, onurlu, ÅŸerefli ve kâmil bir insan haline getirir. Her türlü güzellik ondan filizlenir. Sevgi hâlesinin odağında yer alan daha sonraki sevgi ise, Rasûlullâh sevgisidir. Aslında Allah sevgisine çıkan yol, Allah Rasûlü’nü sevmekten geçer. Peygamber sevgisinin imanla baÄŸlantılı olduÄŸunu bir güzel sözünde bizzat o dile getirmiÅŸtir: “Canım kudreti altında olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz, ben kendisine ana-babasından, çoluk- çocuÄŸundan ve tüm insanlardan daha sevgili olmazsam tam anlamıyla iman etmiÅŸ olmaz.” Haktan ve hakikatten baÅŸka söz çıkmayan o güzel ağızdan çıkan bu tatlı sözler, bir gerçeÄŸi vurguluyor. Allah Rasûlü’nün bu güzel sözleri söylediÄŸi anda buram buram mutluluk kokan saadetli huzurlarında Hz. Ömer de vardı. Bir an benliÄŸinde her halde kendini sevmenin küçücük bir kıpırdanmasını hissetmiÅŸ olmalı ki, “Ey Allah’ın Rasulü” dedi; “Ben seni gerçekten çok seviyorum. Ama kendimi de seviyorum.” İçtenlikle söylenmiÅŸ bu sözler üzerine Hz. Peygamber Hz. Ömer’e dönerek “kendinden de fazla sevmelisin” buyurdu. Hz. Ömer’in yüreÄŸindeki küçük, küçücük kıpırdanma bir anda yerini imanın kemâline bıraktı. Onu sevdiÄŸi, yoluna baÅŸ koyduÄŸu Rasûlullah’ın istediÄŸi sevgi düzeyine çıkardı, imanın doruÄŸuna taşıdı. Gönlündeki sevginin bütün benliÄŸini sardığını hissetmiÅŸ olarak “Åžimdi seni kendimden de fazla seviyorum” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü “İşte ÅŸimdi oldu” buyurdu. İnsanoÄŸlunun sevdiklerine sevgisini yansıtacak güzel sözler söylemesi doÄŸaldır. Hele sevilen yüksek hasletlere sahipse, eÅŸi benzeri bulunmayan örnek insansa, onu güzel sözlerle övmenin bir baÅŸka anlamı, özge kıymeti olur. Eli kalem tutan, güzel söz söyleme sanatının ustalığından nasibini almış hayli edip ÅŸair ve hatip de Hz. Peygamber’e methiyeler yazmış, böylece zengin bir edebiyat türü oluÅŸmuÅŸtur. Bu türün verileri olan methiyeler, na’tlar, kasideler, mevlitler, hilyeler, mi’râciyeler, siyerler, gazavatnâmeler… pek kıymetli edebî ürünlerdir. Âlemlere Rahmet Sevgili Peygamberimiz’i sözlü veya yazılı olarak metheden eserlerin bir kısmı Hz. Peygamber ‘in saadetli huzurlarında okunmuÅŸ, bir diÄŸer kısmı ise, ebedî hayata göç ettikten sonra söylenenlerdir. Burada iÅŸaret etmek gerekir ki, bir kimsenin ölümü üzerine söylenen; onun iyiliklerini, erdemlerini dile getiren ÅŸiirlere aslında risâ (ağıt) denir. Åžu var ki, Hz. Peygamber için söylenenlere risâdan -sonraları mersiye- çok “methiye” denilmiÅŸtir. Mersiye ÅŸairleri, ÅŸiirleri için bu ismi daha uygun bulurlarken her halde sevdikleri peygamberlerinin ölümsüzlüğünü, onun hayatla baÄŸlantısı olduÄŸunu düşünerek ona tıpkı canlı birine seslenircesine hitap etmiÅŸlerdir. SEVGİLİ PEYGAMBER’İ SAÄžLIÄžINDA MEDHEDENLERGüzel adı her anıldığında Allah’ın salât ve selâmı üzerine olası Hz. Peygamber’i mübarek ayakları henüz topraÄŸa basarken methedenler arasında ÅŸu kiÅŸilerin isimleri sayılabilir:

El-A’şâ’l-Ekber

El-A’şâ’nın asıl adı Meymûn b. Mihrân’dır. Câhiliye devrinin şöhreti yaygın önde gelen ÅŸairlerindendir. Hz. Peygamber’i methetmek üzere söylenmiÅŸ en eski ÅŸiir, el-A’şâ’nın söylemiÅŸ olduÄŸu bir kasidenin birkaç beytidir. El-A’şâ, kasîdesini Hz. Peygamber’e methiye olsun diye deÄŸil, bir iki vadide dolaÅŸtıktan sonra, ona yaklaşıp bir ÅŸeyler elde etmek üzere söylemiÅŸtir. O nedenle sözlerinde dinî heyecan olmadığı gibi, Allah Rasûlü’ne sevgi hâlesi içinde yer verebilmiÅŸ de deÄŸildir.

Ebû Tâlib

Küçüğünden büyüğüne, kadınından erkeÄŸine tüm fertlerinin ÅŸiirle haÅŸir neÅŸir olduÄŸu Mekke toplumunda yoluna baÅŸ konulmuÅŸ, üstün meziyetleri, örnek ahlâkı, benzersiz hasletleri, nihayet soyu-sopu dost düşman herkesçe kabul edilmiÅŸ Sevgili Peygamberimiz’i türlü vesilelerle methedenlerden ilk akla gelen isim Ebû Tâlib’dir. Hz. Peygamber’in amcası, günümüzdeki deyiÅŸiyle “koruması” olan Ebû Tâlib, Nübüvvetin Mekke Devri başındaki tarihî iliÅŸik kesme/muhasara olayı üzerine yüz on beyitlik bir kaside söylemiÅŸti. Bu kasidesinde yeÄŸenini himaye etmesi yüzünden KureyÅŸ’in kendisine düşman kesildiÄŸinden bahsettikten sonra bazı beyitlerinde Allah Rasûlü’nü methederek soyluluÄŸunu dile getirmiÅŸ; onu kollamaya devam edeceÄŸini kesin bir dille vurgulamıştır.

Hassan B. Sabit El-Ensârî

Hazrec kabilesinin NeccaroÄŸulları boyundandır. Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib’in annesi de aynı boydandır. Bu nedenle Hassân’ın Allah Rasûlü ile soy yakınlığı vardır. Hassan b. Sabit, Hz. Peygamber’den yedi sekiz yıl önce o zamanki adıyla Yesrib’te doÄŸmuÅŸtur. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’i, sahâbîleri ve İslâm dinini müşriklerin hücumlarına karşı ÅŸiirleriyle savunduÄŸundan “Şâ’iru’n-Nebî” (Hz. Peygamber’in Åžairi) unvanıyla meÅŸhur olmuÅŸtur. Hz. Peygamber’i methettiÄŸi güzel ÅŸiirlerinden birkaçı ÅŸunlardır: “Bize ÅŸanlı bir peygamber geldi Umutların olmadığı, peygamber gelmediÄŸi Yeryüzünde putlara tapılan yıllardan sonra Geldi ve aydınlatan kandil oldu DoÄŸru yola ileten, pırıl pırıl parlayan Keskin kılıcın göz kamaÅŸtıran parlaması gibi… AteÅŸe karşı bizi uyardı, Ve Cennet müjdesi verdi İslâm’ı öğretti bize O yüzden hamd ediyoruz Allah’a Ey halkın tek ilâhı! Sensin benim Rabbim ve Yaratanım. Buna ÅŸehadet ederim ben, İnsanlar arasında yaÅŸadıkça.” Hassan b. Sabit Hz. Peygamber’i güzellik, ÅŸirinlik, incelik, güzel ahlâk gibi pek çok niteliklerle övmüştür. Åžu iki beyti asırlarca gönüllerde yer etmiÅŸ, dillerden düşmemiÅŸtir: “Akla sen gelirsin güzel deyince Senden daha ÅŸirin doÄŸmadı bence Bütün kusurlardan arıtılmışsın Sanki yaratıldın kendi gönlünce.”

Ka’ B B. Zuheyr B. Ebî Sulmâ

Ka’b b. Zuheyr peygamberliÄŸin ilk yıllarında diÄŸer Arap ÅŸairleri gibi geleneksel denilebilecek belli konularda ÅŸiirler söylemiÅŸti. Daha sonraları Hz. Peygamber’i hicveden sözler etti. O nedenle “demi heder edilenler” arasına alınmış, nerede görülürse öldürülmesine karar verilmiÅŸti. Hz. Peygamber Mekke’yi fethedince Ka’b ve kardeÅŸi Buceyr kaçtılar. Eb-rahu’l-Azzâf denilen yöreye geldiler. Bir süre sonra Buceyr, Ka’b'a “Sen burada davarımıza göz kulak ol. Ben gidip bakayım. Åžu adamın yanına varayım. Söylediklerini dinleyeyim. Ne istiyor anlayayım” dedi. Çok geçmeden Medîne yollarına düştü. “Peygamber Åžehri”ne gelince, Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı. Onu dinledi ve Müslüman oldu. Sahâbîler arasındaki ÅŸerefli yerini alarak Medine’de kaldı. KardeÅŸi Ka’b'a bir mektup yazarak Hz. Peygamber’in kendisini ve İslâm’ı hicveden, her biri bir tarafa kaçmış KureyÅŸ ÅŸairlerinin görüldükleri yerde öldürülmeleri emrini verdiÄŸini bildirdi. “EÄŸer canını kurtarmak istiyorsan uçarak Hz. Peygamber’in huzuruna gel. O tevbe ederek kendisine gelenleri öldürtmez. DediÄŸimi yapmazsan kendini ondan kurtaracak yer ara” diye uyardı. Buceyr’in mektubu Ka’b'a ulaşınca yeryüzü dar geldi. Canının derdine düştü. Kabile halkından düşmanları da onu korkutuyor, herkes artık öldürüleceÄŸini söylüyordu. KurtuluÅŸ çaresi olmadığını anlayınca Hz. Peygamber’i methettiÄŸi “Bânet Suâd” (Suad uzaklaÅŸtı, gitti) diye meÅŸhur olan kasidesini söyledi. Gündüzleri gizlenerek, daha çok geceleri giderek, Medîne’ye ulaÅŸtı. Cüheyne Kabilesi’nden tanıdığı birinin yanına indi. Adam onu ertesi gün Allah Rasûlü’ün huzuruna götürdü. Namazdan sonra Ka’b'a Hz. Peygamber’i gösterdi. “Allah Rasulü budur. Kalk yanına git. Ondan aman dile” dedi.
Ka’b, kalktı, Rasûlullâh’ın karşısına oturdu. Elini onun elinin üstüne koydu. Fakat Hz. Peygamber onu ÅŸahsen tanımıyordu.
-”Yâ Rasûlallâh! Ka’b b. Zuheyr tevbe edip Müslüman olarak senden aman dilemeye gelecek. Onu huzuruna getirsem kabul eder misin?” diye sordu. Hz. Peygamber’in “evet” demesi üzerine ekledi.”Ka’b b. Zuheyr benim yâ Rasûlallâh”. Bunun üzerine Ensâr’dan bir sahâbî Ka’b'ın üzerine atıldı. “îzin ver Yâ Rasûlallâh, Allah düşmanının boynunu vurayım” dedi. Rasûlullâh ise “Bırak onu, çünkü tevbe edip inkârdan sıyrılarak geldi” buyurdu. Rasûlullâh’ın affına mazhar olmanın sevinci içindeki Ka’b, kasidesini okumaya baÅŸladı. Heyecan içinde titrek bir sesle okuduÄŸu kasidesi bitince yüzünden memnun olduÄŸu anlaşılan Hz. Peygamber ayaÄŸa kalktı. Sırtındaki “bürde” denilen hırkasını Ka’b'a giydirdi. “Medih”/”na’t” edebiyatının bütünüyle günümüze intikal etmiÅŸ ilk örneÄŸi olan “Bânet Su’âd Kasidesi,” İslâm öncesi devir ÅŸiir geleneÄŸine uygun olarak söylenmiÅŸ güzel bir ÅŸiirdir. Bu kasidede Hz. Peygamber’in methine ayrılmış kısım, oldukça azdır. Bu kısım da daha ziyade korku, af dileme, özür beyan etme üzerinedir. Buradan Bânet Su’âd Kasidesi’nin cahiliye devri ÅŸiir geleneÄŸi ağır basan, dinî heyecandan, özellikle Hz. Peygamber sevgisinden yeteri kadar nasip alamamış bir ÅŸiir olduÄŸu ortaya çıkar. O nedenle dil ve belagat açısından ön plâna çıkmıştır. Anılan nitelikleri ile sonraları yazılan medhiye/na’tlar gibi sufi çevrelerde deÄŸil, edebî mahfillerde revaç bulmuÅŸtur. Aslına bakılırsa ölüm korkusu içinde olan bir ÅŸairden yıllardır sürdürdüğü geleneÄŸi bir anda bırakıp buram buram aÅŸk ve sevgi kokan yepyeni bir ÅŸiir söylemesini beklemek insafsızlık olur.

Abdullah B. Revâha

Medine’de yerleÅŸik Hazrec kabilesindendir. Akabe bey’atlarında bulunmuÅŸ; Hassan b. Sâbit’le birlikte Hz. Peygamber’in Medîne’yi ÅŸereflendirmesini terennüm eden güzel ÅŸiirler söylemiÅŸtir. İslâm Dini’ne ve Allah Rasûlü’ne hem dili, hem de kılıcıyla hizmet eden Abdullah b. Revâha Hz. Peygamber’in bütün savaÅŸlarına iÅŸtirak etmiÅŸ; hicretin 8. yılında yapılan Mûte Savaşı’nda Zeyd b. Harise ve Ca’fer b. Ebî Tâlib’in ÅŸehit olmaları üzerine sancağı alarak kumandaya geçmiÅŸ; ÅŸehitlik ÅŸerbetini içmiÅŸtir. Hz. Peygamber’in “kardeÅŸiniz bâtıl söz söylemez” buyurarak ÅŸiirlerini takdir ettiÄŸi; bir diÄŸerinde sözlerinin kâfirler üzerinde oktan daha tesirli olduÄŸunu söyleyerek kendisine iltifatta bulunduÄŸu nakledilmiÅŸtir. Allah Rasûlü’nü henüz ebedî hayata göç etmeden evvel güzel ÅŸiirlerle medh edenler yalnızca bu ÅŸairler deÄŸildir. Daha baÅŸkaları da vardır. İçlerinden ÃŽbn Abbâs, Ka’b b. Mâlik, Avf b. Mâlik gibi isimler sayılabilir. Bekâ âlemine intikal ediÅŸinden sonra medh edenlere gelince, ön sırayı yine Hassan b. Sabit alır. Medih edebiyatı ondan sonra baÅŸka ÅŸairlerin medihleriyle devam eder. Emevîler dönemi sona erip Abbasîler devrinin baÅŸlamasından itibaren bazı deÄŸiÅŸikliklerle Hz. Peygamber’i, Ehl-i Beyt’e ağıtlar yakma, onların menakıbından söz etme vesilesiyle methetmeye döner.   http://www.sonpeygamber.info

Mar
06

Mevlid

Posted by zixak

Doç. Dr. Ahmet Özel   

 

TarihiTarih boyunca Hz. Peygamber’in doğum yıldönümüyle ilgili kutlamalar hemen bütün İslam ülkelerinde dinî ve sosyal hayatın önemli bir unsuru haline gelmiş, yöneticiler katında da yerine göre siyasî meşrûiyetin, yerine göre dinî kimlik ve hassasiyetin bir göstergesi olarak son derece renkli ve gösterişli merasimlere sahne olmuştur.Sözlükte “doğulan yer ve zaman� anlamına gelen mevlid kelimesi, İslamî literatürde; Hz. Peygamber’in doğum günü, bu günün yıldönümü münasebetiyle yapılan kutlamalar ve bu konuda kaleme alınan eserler karşılığında kullanılmıştır. Daha sonraları mevlid terimi tasavvuf çevrelerinde velilerin doğum yıldönümünü de kapsayacak şekilde geniş bir anlam kazanmıştır.Hz. Peygamber çoğunluğa göre Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe’nin Kabe’yi yıkmak üzere Mekke’ye saldırdığı ve Fil Vak’ası denilen olayın meydana geldiği yıl dünyaya gelmiştir. Araplarda nesî geleneğini göz önüne alanlara göre bu tarih miladî 569, diğerlerine göre ise 570 veya 571 yılıdır. Yine kabul edildiğine göre Rebiülevvel ayının on ikisinde ve gündüz dünyaya gelmiştir. Doğumunun pazartesi günü olduğu ise sahih rivayetlere dayanmaktadır.Hz. Muhammed (sav) sağlığında kendi doğum yıldönümünü kutlamadığı gibi böyle bir şey yapılması hususunda herhangi bir istek ve emri de olmamıştır. Hulefa-i Raşidin dönemi ve bunu izleyen Emevi ve Abbasi devirlerinde de mevlidle ilgili bir uygulamaya rastlanmamaktadır. İlk iki halifenin zamanına fetih hareketleri damgasını vurmuş, son iki halifenin dönemlerinde iç karışıklıklar hüküm sürmüşken, Emevi ve Abbasi devirlerinde de Hz. Peygamber soyuna destek anlamı ve imkânı doğurabilecek böyle bir kutlama için siyasi şartlar uygun olmamıştır. Mısır’da şii Fatımî Devleti kurulunca Muiz-Lidinillah (362-365/972-975) döneminden başlamak üzere, soyundan geldiklerini söyledikleri Hz. Peygamber’in doğum yıldönümü resmî olarak kutlanmaya başlamıştır. Buna ilaveten Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve o günkü halifenin mevlidleri (mevalid-i sitte) ile Receb, Şaban ve Ramazan aylarındaki bazı kandiller, Ramazan ve Kurban bayramlarıyla diğer bazı kutlamalar bu dönemde zengin bir şölen geleneğini oluşturmuştur. Ancak bu kutlamaların gündüz ve üst düzey görevlilerin katıldığı bir devlet töreni çerçevesinde geçtiği, halkın geniş bir şekilde katılımının ve şenlik havasının fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Özellikle Sünnî çoğunluğun bu kutlamalara katılmadığı bilinmektedir.Fatımîler zamanında Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’in doğum yıldönümlerini kutlama, dinî hassasiyet yanında siyasî meşrûiyet açısından da önem taşıyordu. Fatımî vezirlerinden olan Efdal, halife Müsta’lî-Billah (487-495/1094-1101) zamanında Hz. Hasan ve Hüseyin’in mevlidleri dışındaki dört mevlidi yasaklattı. Ancak Efdal öldükten sonra yeni gelen vezir tekrar bu törenleri başlattı.Eyyubîler (1171-1462) zamanında birçok bayram ve tören kaldırıldığından mevlide de özen gösterilmediği ve bunu halkın kendi evlerinde kutladıkları anlaşılmaktadır. Ancak Selahaddin-i Eyyubî’nin kayınbiraderi olan ve hayırseverliği ile tanınan Erbil atabegi Begteginli Muzafferüddin Kökböri’nin (586-629/1190-1232) mevlid-i nebeviyi kutladığı bilinmektedir. Bu kutlamaların Fatımîlerinkinden farklı olarak hazırlıklarıyla birlikte uzun bir zaman dilimine yayıldığı, bir şenlik havası içinde halkın geniş bir katılımının sözkonusu olduğu ve özellikle tarikat mensuplarının rolünün ön plana çıktığı dikkat çekmektedir.Endülüslü seyyah İbn Cübeyr 579 (1183) yılında Mekke’ye geldiğinde gördüklerini anlatırken Hz. Peygamber’in doğum gününde doğduğu evin ziyarete açıldığını, halkın tebrik için evi ziyaret ettiklerini belirtir.Memlükler döneminde (648-922/1250-1517) ise, Mısır’da mevlid kutlamaları bütün ihtişamıyla devam etmiştir. Eyyubîler ve Memlükler dönemindeki mevlid geleneğinde Fatımî mirasının devralınması yanında Moğol ve Haçlı saldırıları karşısında Müslüman halkın kimlik ihtiyacının da rolü olmalıdır.Memlükler devrinden itibaren mevlid terimi başta evliya olmak üzere diğer önde gelen şahsiyetlerin doğum yıldönümleri için de kullanılmaya başlamıştır. Bu tür mevlidlerin önemli bir kısmı velilerin doğum değil ölüm yıldönümünde kutlanırdı.Kuzey Afrika’da önceleri mevlid kutlama adeti yokken, ilk defa Şeyh, kadı ve muhaddis Ebü’l- Abbas Ahmed b. Muhammed b. Hüseyin es-Sebtî el-Azefî (v.633-1236) tarafından halkın hristiyan bayramlarını kutlamalarını önlemek amacıyla icra edilmeye başlamıştır. Bu uygulama zamanla Kuzey Afrika ve Endülüs’te yaygınlık kazanmış, hükümdarlar ve yöneticiler mevlid kutlamalarına büyük önem vermişlerdir.Osmanlı hükümdarı III. Murad 996 (1588) yılında merasimle mevlid kutlamalarını başlatmakla birlikte resmî olmasa da Osmanlı İmparatorluğu’nda kutlamaların bundan önceki dönemlerde de yapıldığı, Süleyman Çelebi’nin meşhur mevlidini 812 (1409) yılında yazdığı bilinmektedir. Sultanahmet Camii’nde yapılan resmî kutlamalarda padişah, sadrazam, şeyhulislam, vezirler, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, diğer mülkî ve askerî erkân ile ulema resmî kıyafetleriyle hazır bulunurdu. Ayasofya ve Sultanahmet şeyhleriyle nöbetçi şeyhin vaazlarından sonra mevlid okunur, bu arada şerbet ve buhur dağıtılır ve görevlerini ifa edenlere hil’at ve atiyyeler verilirdi. Genel olarak Sultanahmet Camii’nde yapılan mevlid törenleri daha sonraları Beyazıt, Nusretiye, Beylerbeyi, Hamidiye ve diğer camilerde de icra edilir olmuştur. Tanzimattan itibaren mevlid alaylarında eski teşrifat kurallarına uyulmakla birlikte bazı değişikliklere gidilmiş; padişahın camiye gidiş ve gelişlerinde askerî tören yapılması, minareler yanında saray ve resmî binaların donatılıp aydınlatılması, beş vakitte tophane ve savaş gemilerinden top atılması gibi yenilikler uygulanmıştır. Mevlid 1910 yılından itibaren Osmanlı Devleti’nde resmî bayram ilan edildiyse de, Cumhuriyet’in ilanından sonra kaldırılmıştır.Bugün Suudi Arabistan hariç, Kuzey Afrika’dan Endonezya’ya kadar İslam ülkelerinin bazılarında resmî, bazılarında gayri resmî olarak yaygın şekilde kutlanmaktadır.Dinî hükmüHz. Peygamber ve ondan sonraki birkaç asır boyunca kutlanmayan mevlidin dinî açıdan meşrûiyeti ulema arasında tartışılmıştır. Malikî fakihi İbnü’l-Hâc el-Abderî (v.737-1336) bidat konularına geniş yer verdiği el-Medhal adlı eserinde mevlidle ilgili bir bölüm açarak bunun Hz. Peygamber devrinde ve ona son derece bağlı olan ashap ve tabiin zamanında kutlanmadığını ve dolayısıyla dine ilave sayılan bir bidat olduğunu belirterek şiddetle karşı çıkar. O ayrıca bu kutlamalar sırasında kıraat, zikir ve ibadet yanında çalgı çalınıp, şarkı söylenmesi ve oynanmasının, kadın ve erkeklerin bir arada bulunmasının da dinin yasakladığı hususlar olduğunu uzun uzun anlatır ve mevlidin bu haramlara vesile kılındığını belirtir. Anılan olumsuz davranışlarda bulunulmayıp ibadet yapılması, arkadaşlara ziyafet verilmesi, hadis vs. okunması halinde bile bunların mevlid niyetiyle icrasının dinde bir fazlalık ve dolayısıyla bidat olduğunu belirten İbnü’l-Hac, buna karşılık mevlid niyeti taşımaksızın oruç tutulmasını, salih amellerle Hz. Peygamber’in doğduğu bu ayın saygınlığına uygun davranılmasını tavsiye eder. İbnü’l-Hâc’ın bu kitabını Moğol istilası ve Haçlı Seferlerinin İslam dünyasında yol açtığı siyasî çalkantılar yanında sosyal ve iktisadî hayattaki tahriplerinin gittikçe arttığı bir dönemde kaleme aldığı, dinî ölçülere aykırı âdet ve geleneklere, dinî ve sosyal hayatta meydana gelen sapma ve aşırılıklara dikkat çekerek Müslümanların dinleri konusunda doğru bilgi edinmelerini amaçladığı dikkat çekmektedir.İbnü’l-Hâc’ın çağdaşı bir başka Malikî âlim Taceddin Ömer b. Ali el-Lahmî  el-Fâkihânî de (v. 731/1331) mevlidi bidat-ı seyyie kabul ederek karşı çıkmış ve bu amaçla bir risale kaleme almıştır. Venşerisî de sonraki Malikî ulemadan mevlide karşı çıkanların görüşlerine yer verirken genellikle olumsuz uygulama örneklerine atıfta bulunmuştur.İbn Merzuk el-Hatîb (v. 781/1379) mevlid konusunda Mağrib ulemasının müsbet ve menfî yönde iki farklı yaklaşımda bulunduğunu, kendisine göre bu gece iyi amellerde bulunup kötü davranışlardan sakınmanın en uygun tavır olduğunu belirtir. Mevlid gecesinin mi Kadir gecesinin mi, daha üstün olduğu konusundaki tartışmada İbn Merzuk’un ilkini tercih ettiği kaydedilir.Mevlide karşı olumsuz tavır, bidatları iyi ve kötü diye ayırmayan İbn Teymiyye, onu izleyen Vehhabî uleması ve Muhammed Abduh gibi çağdaş âlimler tarafından da desteklenmiştir. Reşid Rıza da Mısır’da mevlidlerde sergilenen çirkin uygulamaları uzun uzun anlatarak eleştirir ve ulemayı da bu konuda sessiz kalmaktan dolayı kınar. Bununla birlikte mevlid kutlamasının bizzat kendisine değil, bu vesileyle işlenen kötülüklere karşı olduğunu belirterek bu uygulamalardan kurtuluş yollarını açıklamaya çalışır. Vehhabi geleneğine mensup çağdaş ulemadan Suudi Arabistan müftüsü Muhammed b. İbrahim Ali Şeyh, Abdülaziz b. Abdullah b. Bâz, Hammûd b. Abdullah et-Tüveycirî ve diğer bazıları da her türlü mevlid kutlamasına karşı çıkarak bu konuda çeşitli risaleler kaleme almışlardır. Kuzey Afrika’da Cezayir gibi bazı ülkelerde ıslahatçı âlimler mevlidin geleneksel şekline karşı çıkmışlarsa da yeni nesillerin inanç ve millî şuurunun güçlenmesi amacıyla mevlidi yeni birtakım etkinliklerle kutlama yolunu tutmuşlardır.Buna karşılık Ebû Şâme el-Makdisî (v. 665/1267), İbn Ayyad en-Nefzî (v. 792/1390), Şemseddin İbnü’l-Cezerî, İbn Nasirüddin ed-Dımaşkî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî, Şemseddin es-Sehavî, Celaleddin es-Suyutî, Şihabüddin el-Kastallânî ve Muhammed b. Yusuf eş-Şâmî gibi âlimler ise bu kutlama ilk devirlerde olmasa bile Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Hz. Peygamber’e dünyaya gelmesi sebebiyle sevinmenin, doğum günü münasebetiyle fakir ve muhtaçlara yardımda bulunup ibadet etmenin, Kur’an ve Hz. Peygamber’e olan sevgiyle ilgili şiirler okumanın, temiz ve güzel elbiseler giyerek sevinç gösterisinde bulunmanın ve yoksullara yardım etmenin birer güzel amel olduğunu ve dolayısıyla mevlid kutlamalarının bir bid’at-ı hasene sayılması, halk arasında görülen ve dinen hoş karşılanmayan davranışların ise bundan ayrı düşünülerek önlenmesi gerektiğini, mesela Cuma veya teravih gibi ibadetler sırasında yanlış bazı davranışların meydana gelmesinin bu ibadetlerin de haram sayılmasına yol açmadığını belirtmişlerdir. Hz. Peygamber’e pazartesi günü oruç tutmanın fazileti sorulduğunda “bu benim doğduğum ve bana vahiy indirilen gündür� diyerek bir bakıma bugüne önem atfetmiştir. Sehavî de hristiyanların kendi peygamberlerinin doğum gününü büyük bir bayram yapmaları karşısında Müslümanların böyle bir kutlamaya daha layık olduklarını söyler. Hz. Muhammed (sav) Medine’de Yahudilerin on Muharerem’de oruç tutuklarını görünce sebebini sormuş, onlar da Firavun’un boğulduğu ve Hz. Musa’nın kurtulduğu gün olduğunu söyleyince Resulullah kendisinin bunu yapmaya daha layık olduğunu belirterek oruç tutmuş ve ashaba da oruç tutmalarını emretmiştir. Bu da belli bir günde bir nimete nail olma veya beladan kurtulma sebebiyle her zaman o günü anma ve şükür nişanesi olarak salih amellerde bulunmanın iyi bir davranış olduğunu gösterir.Mevlid kutlamalarına müsbet bakan âlimler, kendisine Hz. Peygamber’in doğum haberini getiren kölesini azad etmesi seebiyle Ebû Leheb’in her Pazartesi gecesi azabının hafifletildiğinin rüyada görüldüğüne dair bir haberi, ayrıca Resulullah’a vahiy indirildiği için Kur’an’da Kadir gecesine atfedilen önemin bütün insanlık için rahmet olan Hz. Peygamber’in bizzat dünyaya geldiği gün için öncelikle geçerli olacağı hususunu da görüşlerine dayanak olarak gösterirler. İnanmadan ölenlerin bütün yaptıklarının ahirette boşa gideceğine dair ayetler (el-Maide 5/5; el-En’am 6/88; Hud 11/16), rüya üzerine hüküm dayandırılamayacağı ve Kadir gecesinin önemi hakkındaki ilahî teyid ve açıklamanın mevlid hakkında sözkonusu olmadığı ileri sürülerek bu gerekçelere karşı çıkılmıştır. Mevlidlere karşı çıkan âlimlerin bu yaklaşımlarında kendi zamanlarındaki kutlamalarda gözlenen olumsuz davranışların rolü büyük olmalıdır.Sonuç olarak Hz. Peygamber’e sevgi ve bağlılığın bir göstergesi olması yanında çeşitli ibadet ve hayırlara vesile olması bakımından da mevlid kutlamalarının dinî yönden meşru bir davranış olduğu söylenmelidir. Bununla birlikte bu kutlamalara karşı çıkan âlimlerin genel olarak görüşlerine gerekçe gösterdikleri gayrimeşru tutum ve davranışların tasvip edilemeyeceği, bu tür uygulamalara vesile olan kutlamalardan uzak durulması gerektiği de açıktır.

 http://www.sonpeygamber.info