Archive for the ‘Batı'da Hz. Muhammed(s.a.v)’ Category

Mar
07

Oryantalistlerin Hz.Muhammed(sav)’e Bakışı

Posted by zixak

Dr. Hilal Görgün   

 

Oryantalizm ilk çıkışından günümüze kadarki gelişmesi itibariyle Doğu’nun dini başta olmak üzere maddi-manevi kültürü, tarihi ve dilleriyle meşgul olan “bilim dalı�na; oryantalist de bu bilimle uğraşan kimseye denmektedir. Akademik bir disiplin olarak ortaya çıkışı da Fransa’da Napolyon’un Mısır Seferi’nden önce 1795’te Paris’te kurdurduğu Ecole speciale des langues orientales ve Almanya’da da 1845’te Deutsche Morgenlaendische Gesellschaft kurulması ve daha sonra bunları başkalarının takip etmesi şeklinde gelişmiştir. Meşhur Oryantalizm eleştirmeni Edward Said’in deyimiyle Oryantalizm sömürgeciliğin keşif kolu olarak gelişirken; Alman Yayıncılar birliği 2006 yılı Barış Ödülü sahibi sosyolog Wolf Lepenies’e göre de “Rakip Araştırmaları� (Gegnerforschung) şeklinde ortaya çıkmıştır. Oryantalizm’in “dostlara fayda, düşmanlara zarar� zihniyetiyle ortaya çıktığını kurucuları da ifade etmişlerdir. Meşhur Alman Devlet adamı Bismarck kendi girişimiyle 1887’de kurulan Orientalische Sprachen (Doğu Dilleri) bölümünü açarken bunu dile getirmiş, bölüm daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında “yabancı toplulukların kültür ideolojileri� ile meşgul olan Auslandswissenschaften’a bağlanmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra ABD merkezli olarak gelişen Oryantalizmin, anayurdu Avrupa’dakinden daha farklı bir gelişme seyretmediği, hatta daha fazla siyasi sultanın hâkimiyeti ve farklı ideolojilerin tesiri altında geliştiği görülür. Bugün bunun zirvedeki örneğini neoconların fikir babalarından olan meşhur oryantalist Bernard Lewis oluşturmaktadır. Oryantalizmin bir bilim dalı olarak ortaya çıkmasından çok daha önceden itibaren Batılılar İslamiyet’in ortaya çıkışı, tarihi ve Hz. Muhammed (sav)’in hayatıyla ilgilenmişlerdir. Ancak bu ilgi, her ne kadar istisnaları olsa da, genel itibariyle bilimsel bir araştırma ve doğruları bulmaktan ziyade polemik, karalama ve iftira amaçlı olmuştur. Oryantalistler de yüzyıllar içerisinde ortaya çıkan bu çalışmaları kullanmış, başta Kur’an-ı Kerim ve hadisler olmak üzere kaynak İslam tarihi eserlerini bu gözle değerlendirerek “kullanmışlardır�. Bunun için oryantalistlerin Hz. Muhammed(sav) hakkındaki görüşlerine geçmeden önce meseleyi kısaca başlangıcından ele almak faydalı olacaktır. Batıda Hz. Muhammed (sav) hakkındaki çalışmalar başından itibaren çeşitli ön yargılar ve iftiraya dayalı olarak yapılmıştır. Bu ön yargılar daha ziyade İslamiyet’in hızla büyük topluluklar tarafından kabul edilmesiyle birlikte güç kaybına uğrayan Yahudi-Hıristiyan din adamları ve yöneticiler tarafından kasıtlı olarak yaygınlaştırılmış ve bunun neticesinde İslamiyet ve Hz. Muhammed (sav) hakkında sağlıklı olmayan bir imaj ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Herhangi bir temele dayanmayan görüşlerin özünde Hz. Peygambere “hasta�, “yalancı peygamber�, “deccal� (anti-christ) gibi iftiralar atılmış ve bunlar yüzlerce yıl tekrarlanmıştır. Hatta bu başlıkla uzun bir literatür listesi oluşmuştur (bk. Alphandéry). Ünlü oryantalist Watt, dünyada gelmiş geçmiş büyük şahsiyetler arasında Batıda Hz. Muhammed (sav)’in kötülendiği kadar hiç kimsenin kötülenmediğini belirtir (Muhammad at Madina, s. 324). Bu anlamda Hz. Peygamber hakkında yazılanların tarihi, bir karalama, yanlış anlama ve anlatmanın tarihi olarak, oldukça ilginç bir içeriğe sahiptir. Hz. Muhammed (sav) uzun zaman Maphomet, Baphomet ve Bafum gibi menfi anlamlarla yüklü isimlerle anılırken, müslümanların pagan (putperest) oldukları ve Mahomet’in de bu putlardan birisi olduğu yaygın fikirler arasında bulunuyordu. Hıristiyanlar arasında Hz. Muhammed (sav) hakkında iftira kampanyasına yazılı olarak başlatanların başında Hıristiyan din adamı Yuhanna ed-Dımeşkî (John of Damascus, ö. 750) gelir. Yuhanna, De haeresibus başlıklı kitabının son bölümlerinde ele aldığı Hz. Muhammed (sav)’i bütün ortaçağ boyunca kendisini takip edenlerin yaptığı gibi yeni bir dinin peygamberi olarak görmekten ziyade Ari bir rahibin yol göstermesiyle hıristiyan kaynaklarını kullanarak görüşlerini ortaya koyan bir “sapkın�, “yalancı peygamber� olarak gösterir. Ayrıca Hz. Muhammed (sav)’in evlenmesi ve cihatları bu kitapta eleştiri konusu olmuş ve bunlar daha sonra yazılanlar tarafından sürekli tekrar edilmiştir. Peygamberimizin hayatıyla Bizans coğrafyasında yaşayan din adamları da meşgul olmuşlardır. Bunların başında Nicetas Byzantium’un IX. Yüzyıl’da kaleme aldığı Refutatio Mohammedis (bazı kaynaklarda Refutation du Coran, Confutatio Alcorani olarak da geçmektedir) başlıklı eseri ve Theophanes the Confessor’un (758-816 civarı) kaleme aldığı ve Anastasius Bibliothecarius tarafından ortaya çıkarılarak istinsah edilen Chronographia bulunur. Diğer taraftan İspanya’daki Yahudi ve Hıristiyanlar da Hz. Muhammed (sav) ve İslamiyet hakkındaki olumsuz görüşlerin Batı’da yayılmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bunlar Müslümanların idaresi altında yaşamaları itibariyle Hz. Muhammed (sav) hakkında doğru bilgilere ulaşma imkânına sahip olmalarına rağmen İslam’a olan düşmanlıklarından ötürü uydurma hikayeler, yalan ve iftiralara dayalı yazılı bir külliyat ortaya çıkarmışlardır. Eulogius of Cordova’nın IX. Yüzyılda latince bir yazmayı kullanarak yazdığı Liber Apologeticus Martyrum’u bunlar arasında sayılabilir. İslamiyet ve Hz. Muhammed (sav) hakkındaki yanlışların Batıda daha fazla yaygınlaşmasında etkin olan unsurlardan birisi de Haçlı seferleridir. Bu minvalden olmak üzere Cluny başrahibi Petrus Venerablis’in (ö. 1156, Peter the Venerable veya Peter of Montboissier olarak da tanınır) İslamiyet’e karşı yazılan reddiyeleri sağlam bir temele oturtmak amacıyla yaptığı çalışmalar “Toledo-Cluny collection� adıyla meşhurdur. Alanında ilk sayılabilecek bu koleksiyon arasında Liber generationis Mahumet, Doctrina Mahumet ve Summa totius haeresis Saracenorum başlıklı çalışmalar ile Kur’an-ı Kerim’in Latince bir çevirisi ve Abdülmesih b. İshak el-Kindî’nin III/IX. Yüzyılda hıristiyanlığı savunmak amacıyla yazdığı bir Risâle’nin Latince tercümesi (Epistola Saraceni veya Rescriptum Christiani) bulunmaktadır. Vincent de Beauvais (ö. 1264) Hz. Muhammed (sav)’le ilgili olarak çeşitli manastır kroniklerinde kayıtlı bulunan ve nesilden nesile aktarılan hikâyeleri Speculum Historiale’de (Book XXIII, Chapters XXIV-LXVIII) bir araya getirirken bu Risale’den de istifade etmiş ve çalışması Batı’da çok tesirli olmuştur. Aşağıda kendisinden bahsedeceğimiz misyoner oryantalist Sir William Muir bu Risale’yi The Apology of al-Kindî başlığıyla İngilizceye tercüme ederek yayımlamıştır (London 1882). Papaz Konrad’ın XII. Yüzyılın ortalarında yazdığı Şarlman’ın 778’de Endülüs’teki müslümanlara karşı giriştiği bir savaşta yeğeni Roland’ın yakın bir adamının ihaneti sonucu öldürülüşünü anlatan ve bütün Avrupa’da Chanson de Roland (Almancası Rolandslied) başlığıyla yaygın olarak tanınan binlerce mısralık şiir Avrupa kültür tarihi açısından çok önemlidir. Burada müslümanlar aleyhinde gerçek dışı birçok şey anlatılmakta ve Müslümanların Muhammed, Apollin ve Tervagant adlarında putlara taptıkları iddia edilmektedir.  Meşhur İtalyan yazar Dante Alighieri 1306–21 yıllarında yazdığı İlahi Komedya (La divina commedia) adlı eserinde Hz. Muhammed (sav)’i Hz. Ali ile birlikte cehennemin 9. katında gösterir. Rönesans dönemi Avrupa’sındaki literatürde İslamiyet Türklerin dini olarak ön plana çıkar ve Hz. Muhammed (sav) bu bağlamda gündeme gelir. Protestanlığın kurucusu Martin Luther Türkler ve bunların inançları hakkında çok sayıda vaaz ve eser kaleme almıştır. 1529’da kaleme aldığı Eine Heerespredigt wider den Türken başlıklı çalışmasında Türkleri Tanrı’nın papayı cezalandırmak üzere gönderdiği bela ve “şeytana tapıcılar� olarak görür. Bu dönemde yazılan diğer eserlerde de Hz. Muhammed (sav) Türklerin peygamberi ve Kur’an müellifi olarak ele alınır. XVII ve XVIII. yüzyıl Avrupa’sında İslamiyet ve Hz. Muhammed (sav)’i ele alan kitapların sayısında hızlı bir artış gözlemlenmekle birlikte bunlar o güne kadar yapılan, çoğunluğu iftira mahiyetindeki eleştirilerin tekrarından ibarettir. Batı’da Ortaçağ boyunca Müslümanları “putperest� gösteren ve Hz. Muhammed (sav) hakkında aşağılayıcı hakaretlere varan iddia ve iftiraları Kilise tarihi, Batı siyasi ve sosyal tarihini göz önünde bulundurmaksızın açıklamak oldukça güçtür. Büyük bir zaman dilimini içine alan Ortaçağ Avrupa’sı için putperestlik (pagan) yabancı bir durum değildi, zira Avrupa’nın önemli denebilecek bir kısmı XII. Yüzyıla gelinceye kadar hala Hıristiyanlıkla tanışmış değildi. Endülüs Emevileri’nin yıkılarak İspanya’nın tekrar Hıristiyanlaştırılması anlamındaki reconquista süreciyle birlikte İslamiyet ve Hz. Muhammed (sav) aleyhine yazıların arttığı ve Haçlı Seferleriyle birlikte Hz. Peygamberi antichrist (deccal) ve Müslümanları putperestlikle suçlayan literatürün iyice yaygınlaştığı görülür. Müslümanlara karşı gösterilen düşmanlık o dereceye varmıştır ki Hıristiyanların kendi aralarındaki çatışmalarda veya diğer pagan topluluklar tarafından öldürülenler dahi müslümanlardan bilinmekteydi. XII. yüzyıl Avrupa’sında müslümanları yazılı ve sözlü edebiyatta putperest olarak göstermek özellikle kilise babaları tarafından uydurulup, yaygınlaştırılan bir durumdur. Ortaçağ Hıristiyan Batı ve Bizans literatüründe müslümanların putperest olarak karakterize edilmeleri sosyal ve siyasi neticeler de doğurmuştur. Müslümanların öldürülmeleri ve topraklarının ellerinden alınması dini olarak meşrulaştırılmış, reconqista hareketinde olduğu gibi İspanya’daki müslümanlar (Moriskolar) üzerindeki dini, sosyal ve siyasi baskılar arttırılmış sonu sürgün ve ölümlere varan muamelelere maruz bırakılmışlardır. Ayrıca Hıristiyanlar kendi içlerindeki husumetleri de dışarıdaki “pagan düşman� imajının yardımıyla çözme yoluna gitmişlerdir. Bütün bu literatürde Hz. Muhammed (sav) çoğunlukla “Müslümanların putu�, bazen de “heretik� olarak gösterilmiştir. Hıristiyan din adamlarının Hz Muhammed (sav) ve İslamiyet hakkında olmadık isnatlarda bulunmalarının başka bir nedeni İslamiyet’in rakip bir din olarak algılanması olmuştur. İslam coğrafyasının hızla genişleyerek insanların İslamiyet’e geçmeleri, hatta İslam coğrafyasını işgal eden Moğolların bile müslüman olmaları Hıristiyan din adamlarını endişeye sevketmiş, dindaşlarını İslamiyet’ten uzak tutmak için İslamiyet ve Hz. Muhammed (sav) hakkındaki iftira ve karalama kampanyalarını İslamiyet’in rafızî, uydurma bir din olduğu noktasında yoğunlaştırmışlardır. Oryantalizmin 19. ve 20. yüzyıllarda bir “bilim dalı� olarak ortaya çıkıp gelişmesiyle birlikte İslam tarihinin temel eserleri olan İbn Hişam, Vakıdî, İbn Sa’d ve Taberî gibi ilk dönem siyer ve megazi müelliflerinin eserleri de batı dillerine tercüme edilmiştir. Oryantalistler çalışmalarında bu eserleri temel alıp kullanmakla birlikte, İslamiyet ve Peygamberimizin hayatıyla ilgili çok önemli konuları da çarpıtmaktan geri kalmamışlardır. Bunlarda ilk dönem siyer, hadis ve tefsir eserleri bir tenkit adı altında, aşırı yorumlara tabi tutulmaya başlanmıştır. Bunun neticesinde Hz. Muhammed (sav)’in “telif eseri� olarak görülen Kur’an-ı Kerim bazen bir otobiyografi kitabına indirgenmekte, hadislerin de çoğunlukla Hz. Muhammed (sav)’e ait olmayıp sonraki dönemlerde “uydurulmuş� sözler olduğu iddia edilmektedir. Burada hezeyan derecesine varan bu görüşleri tek tek saymak yerine genel olarak özetlemeye çalışacağız. Oryantalistlerin eserlerinde her şeyden önce Hz. Muhammed (sav)’in İslamiyet’i Yahudilik, Hıristiyanlık, hatta Sabailik’ten pek çok şey alarak oluşturduğu iddia edilir. Abraham Geiger “Muhammed Yahudilik’ten neler üstlendi?� (Was hat Mohammed aus dem Judenthume aufgenommen?, Bonn 1833) başlıklı eserinde peygamberimizin yahudilikten kavram, inanç ve kıssa gibi pek çok konuyu üstlendiğini iddia ederek Kuran’ı kerim ile yahudi metinleri arasında karşılaştırmalara gitmiştir. Alois Sprenger ise peygamberimizin adını bile polemik konusu yapmış, “Muhammed� isminin ona doğduğunda verilmediğini, bu ismi kendi kendine hicretten sonra edindiğini iddia etmiştir. Ayrıca peygamberliğinin ilk zamanlarında yaşadığı olayları da yorumlamaya kalkışmış, hıristiyan din adamlarından pek çok şey öğrendiğini ve bunları da ileride kullandığını ileri sürmüştür. Peygamberliğinin ilk dönemlerindeki titremelerini diğer birçok oryantalist gibi sara hastalığı ile açıklamaya çalışmış, psikologların bu duruma “psikolojik dini delirme� teşhisinde bulunduğunu ileri sürmüştür. Peygamberimize insan kılığında vahiy getiren Cebrail(a.s.)’ı da onu işleten veya kullanan birisi olarak bütün yorumlamaya kalkışmıştır. Sprenger, peygamberimizin 40 yaşlarına geldiğinde rahiplere özenerek inzivaya çekildiğini; Nur suresi 35. ayeti de Hz. Muhammed (sav)’in seyahatleri sırasında gördüğü kiliselerdeki ışıkları göz önüne alarak “yazdığı�nı ileri sürebilmiştir. Ayrıca Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğinin ilerleyen yıllarında Hz. Musa ve Firavun hikâyesini detaylı bir şekilde öğrendikten sonra Kuran’da zikrettiğini, fakat bazı noktaları eksik bildiğini vs. ileri sürmüştür. Hz. Peygamber hakkında yazdığı dört ciltlik biyografi eseriyle Batıda 19. yüzyılın ortalarından itibaren etkili olan Sir William Muir, oryantalizmi “rakip araştırmaları� olarak icra eden tipik oryantalistlerdendir. İngiltere’nin sömürgesi altındaki Hindistan’da misyoner bir diplomat olarak görev yapan Muir’in en büyük hedefi müslüman halkı dinlerinden uzaklaştırmak, onları Hıristiyanlaştırmaktı. Bu amaçla Allahabad şehrinin adından esinlenerek Muirabad isimli yerleşim birimi kurmuştur. Hz. Muhammed (sav) hakkında büyük ölçüde klasik İslam tarihi kaynaklarına dayanarak kaleme aldığı eserinde (The Life of Mahomet, I-IV, London 1858–1861), daha önce Peygamberimize atılan iftiraları tekrarlamıştır. Peygamberimizin güvenilirliği, adil oluşu, Arabistan’daki putperest inanca karşı verdiği mücadele gibi gözden kaçıramadığı bazı müspet taraflarını zikretmişse de, asıl amacı onu karalamak ve peygamber olmadığını ispat etmek olduğu için,  özellikle peygamber olduktan sonraki dönemi için ağır suçlamalarda bulunmuştur. Peygamberimizin kendi kendine konuştuğu, sara atakları geçirdiği vs. gibi onu küçültmeye yönelik iftiralara devam etmiştir. İkinci cildin son sayfalarında Kuran müellifi olarak gördüğü Peygamberimizin hıristiyanlık hakkındaki bilgilerinin kaynaklarını araştırmaya kalkışarak kendince yorumlarda bulunmuştur. Muir’in peygamberimizin özellikle Medine dönemini kötü göstermek için bütün yolları denediği görülür. Özellikle Sprenger ve Muir söz konusu olduğunda, onların tarihi olarak önemli tespitlerinin olduğunu da burada zikretmek gerekmektedir. Sprenger eserinin başında İslamiyet ile ilgilenmenin evrensel cihetten ehemmiyeti üzerinde dururken,  İslam’ın doğuş süreci bilinen yegâne evrensel din olduğunu ve bu yönden bir dinin nasıl ortaya çıktığını bilmek isteyen herkesi ilgilendirdiğini ifade etmiş; müslümanların yaptıkları çalışmalarla insanlık kültürüne ne kadar önemli katkılarda bulunduğunu ifade etmiştir. Benzer bir şekilde Muir de Kur’an-ı Kerim’in rivayetinin sıhhati konusunda kimsenin şüphe edemeyeceğini ifade ederek, bu konuda şüphe izhar edenlerin şüphelerini çeşitli delillerle çürütmüştür. Batıda Hz. Muhammed (sav) hakkında yapılan bazı insaflı çalışmalar:Batı’da alışılmışın dışına çıkarak Hz. Muhammed (sav) hakkında insaflı bazı çalışmalar da yapılmıştır. Batıda Hz. Muhammed (sav) hakkında olumlu fikirler serdettiği bilinen ilk eser İngiliz tıp doktoru Henry Stubbe’nin “İslam’ın doğuşu ve gelişmesinin Muhammed’in hayatıyla birlikte bir dökümü ve hıristiyanların iftiralarına karşı onun ve dininin savunulması� (An Account of the Rise and Progress of Mahometanism with the Life of Mahomet and a Vindication of Him and His Religion from the Calumnies of the Christians, neşr. Hafız Mahmud Khan, London 1911, sayfa numarları eserin Lahore 1954 baskısındandır) başlıklı eseridir. Ünlü filozof Thomas Hobbes’ın bir arkadaşı olan Stubbe, eserini Avrupalıların birbirlerine düştükleri otuz yıl savaşlarından kısa bir süre 1671’de kaleme almış, fakat hayatta iken çeşitli nedenlerden yayımlayamamıştır. Böylece İslamiyet ve Hz. Muhammed (sav)’i hıristiyanların iftiralarına karşı savunmak amacıyla hazırlanan kitap uzun süre gün yüzüne çıkmamıştır. Stubbe, eserin ilk iki bölümünde Yahudilik ve Hristiyanlığın ilk dönemleri hakkında bilgiler verdikten sonra üçüncü bölümde Arabistan’ın tarihi, coğrafi yapısı ve Sarazenler (müslümanlar) hakkında bilgi verir. Geri kalan diğer bölümlerde de (IV-X) “Muhammed’in doğumundan itibaren gelişmeler�; “Medine’ye Hicret�; “Savaşlar�; “Muhammed’in Veda Haccı ve vefatı�; “Muhammed’in karakteri ve Hristiyanların uydurmaları�; “Kur’an ve Muhammed’in mucizeleri�; ve “Müslümanların savaşlarının haklılığı� (veya adaleti-justice) gibi başlıklar bulunmaktadır. Stubbe, Hz. Muhammed (sav)’in olağanüstü bir şahsiyet olduğunu ifade ettikten sonra fiziki özelliklerini de klasik İslam kaynaklarında olduğu gibi tasvir eder (s. 149 vd.). Onun savaş ve barış sanatında, idarecilikte üstün bir kabiliyete sahip olduğunu, bunların hıristiyanların onun hakkında o güne kadar iddia ettikleriyle uyuşmadığını ifade eder. Ayrıca Hz. Muhammed (sav)’in soyu hakkında da bilgiler verir ve onun isminin yanlış okunmasıyla ortaya çıkan yanlış anlayışlardan bahseder (s. 151). Stubbe Hz. Muhammed (sav)’in öğretilerinin tabii kanuna (law of nature) tamamen uyduğunu ve bunların eskiden yahudi ve hıristiyanlarda da mevcut olduğunu ifade etmektedir (s. 183). Ayrıca “Muhammed’in öğretilerini kılıçla yaydığına� dair iddianın büyük bir yalan olduğunu, onun savaşlarını “yeni bir din getirmek için değil, eskisini restore etmek� amacıyla yaptığını ifade eder (s. 192). Stubbe’ye göre Hz. Muhammed (sav) kendisini takip edenlere putperestliği nerede olursa olsun sona erdirmek gerektiğini, bütün dünyanın bu gerçekliğe itaat etmesi gerektiğini, Tanrının tek olduğunu ve ortağı olmadığını vs. öğretmiştir. Ona göre Muhammed putperestliği ortadan kaldırmak için uğraşmış, ancak kimseyi İslam’a girmesi için zorlamamıştır. Bizzat kendisi Arabistan’daki Yahudi ve Hıristiyanları koruyan mektuplar göndermiştir (s. 193). Peygamberimiz hakkında olumlu görüşlerinden bahsedeceğimiz ikinci şahıs büyük Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe’dir. West-Östliche Diwan’ın (Doğu-Batı Divanı) sahibi şair Hz. Muhammed (sav) ve İslamiyet hakkında müspet görüşler ortaya koymuş, bunları şiirleştirmiştir. 1773’te kaleme aldığı Muhammeds Gesang (Muhammed’in Şarkısı) başlıklı şiirinde Hz. Muhammed (sav)’i yüceltirken, başka bir vesileyle de “Muhammed-eşref-i mahlûkat� (Oberhaupt der Geschöpfe-Mohammed) tabirini kullanmıştır. Hz. Peygamber hakkında bir esere başlamış ancak bunu bitirememiştir. Goethe’nin Peygamberimiz ve İslamiyet hakkında ortaya koyduğu görüşler neticesinde onun müslüman olduğunu iddia edenler de olmuştur. Goethe’den daha genç olmakla birlikte onunla sık sık mektuplaşan ve eserlerini İngiliz edebiyatına kazandıran İngiliz tarihçi ve yazar Thomas Carlyle da Peygamberimiz hakkında o güne kadarki olumsuz iftira kampanyasının dışına çıkarak araştırma yapanlardandır. 1840’lı yıllarda kaleme aldığı On Heroes and Hero Worship and the Heroic in History isimli eserinde Hz. Muhammed (sav)’i dünya tarihini değiştiren büyük şahsiyetler kategorisinde incelemiştir. Carlyle, o güne kadar peygamberimize atılan iftiraların kesinlikle doğru olamayacağını, zira ona inanan ve onu kendilerine lider yapan çok sayıda büyük ahlak ve karakter sahibi insanın varlığı ve başarılarının geldiği son noktanın onun dürüstlüğünü ortaya koymaya yeteceğini belirtmiştir. Ona göre Hz. Muhammed (sav)’i sahtekârlıkla suçlamak, çözümden çok problem doğuracaktır. 20. yüzyıl boyunca da Hz. Muhammed (sav) hakkında çok sayıda kitap kaleme alınmıştır. Özellikle “tarafsızlığını korumaya çalışan� oryantalist çalışmalarda her ne kadar daha önce sürekli tekrarlanan hakaretlere daha az yer verilmişse de, genellikle temel kanaat ve bakış şekli muhafaza edilmiştir. Müslümanlar ve İslam hakkında eskisi kadar radikal kampanyaların yürütülmemesinin bilimsellikle alakasının olmadığını, bunun yaşanan soğuk savaş ile alakalı olduğunu, Doğu Bloğunun yıkılmasından sonra müslümanları düşman ilan eden ve bu çerçevede bildik söylemlerini ihya eden çalışmaların yeniden yaygınlaşmasından anlamak mümkündür.

   http://www.sonpeygamber.info

Mar
07

Rönesans Ve Aydınlanma Dönemi’nde Avrupa’da Hz. Peygamberin KiÅŸiliÄŸiyle İlgili İlk Çalışmalar

Posted by zixak

Yrd. Doç. Dr. Talip Karakaya

   

 Bu dönemde Avrupa’da Hz. Peygamberle ilgili yapılan çalışmaları yakından tanımak için bunları bazı bölümler hâlinde ortaya koymamız gerekmektedir. A. Hz. Peygamberle İlgili Epik ve Kahramanlık ÅžiirleriBu konuda Hz. Peygamber’le ilgili yeterli eser ve çalışma bulunmamasına karşın yine de dönemin edebiyat ve kültür dili olarak Latince hazırlanmış bazı yapıtlarla karşılaÅŸmaktayız. Halk edebiyatında bu çalışmaların Latince yapılmış teoloji çalışmaları kadar olmadığını görürüz. Bu, aynı zaman din savaÅŸlarının da oldukça yoÄŸun olduÄŸu bir dönemdir. OrtaçaÄŸ, belki istisnasız her alanda Hıristiyanlığın katı kurallarının uygulandığı, hiç kimsenin itiraz edemediÄŸi, ettiÄŸi takdirde çok ağır ÅŸekilde cezalandırıldığı bir zaman kesiti olarak tarihte yerini almıştır. Bu dönemde Hz. Peygamberle ilgili çalışmalar doÄŸal olarak yetersiz ve azdır. Bu baÄŸlamda Hz. Peygamberi Fransızca literatürlerde Mahon, Mahomes, Mahun, Mahum, Mahumet, Almanca literatürlerde Machmet olarak telaffuz ettiklerini görmekteyiz. Bunlar özellikle halk edebiyatında çok kullanılanlardan birkaçıdır. İlk örnekleri Chanson de Roland (Roland’ın Åžarkısı) ve XII. yüzyıla ait Historia Karoli et Rotholandi (Karoli ve Kotholandi Tarihi)dir. Hz. Peygamber’i idol olarak ele alan ilk kaynak Cycle de Guillaume d’Orange‘dır. DiÄŸer bir ifadeyle bu, kendisine hayran olunan, hayranlık duyulan, takdir edilen, delice sevilen, kendisine tapılan gibi anlamları içerdiÄŸinden burada Hz. Peygambere ilâhî ve tanrısal güç atfedilmiÅŸtir. Oysa Hz. Peygambere inananlar yani müslümanlar O’nu ne ilâhlaÅŸtırmakta, ne de küçültüp sıradan bir insan yapmaktadırlar. Avrupalılar Hz. Peygamberi OrtaçaÄŸda kölelerin tanrılarından diÄŸer bir ifadeyle kurtarıcılarından biri olarak kabul etmektedirler. Özellikle bir kurtarıcı olarak görülmesinin sebeplerini yine İslâm literatüründe ve Hz. Peygamberin ÅŸahsiyetinde, O’nun üstün ve örnek oluÅŸunda aramamız gerekmektedir. Gerek Hz. Peygamber döneminde, gerekse OrtaçaÄŸ Avrupa’sında kölelik devam ettiÄŸinden O’nun köleler, ezilenler, haksızlığa, ÅŸiddete, zulme uÄŸrayanların gönlünde şüphesiz ayrı ve çok önemli bir yer tutması bunun önemini daha da artırmaktadır. Bunlara paralel olarak Hz. Peygamberin tanrı veya bir idol gibi algılandığını XIII. yüzyılda özellikle Kari der Grosse, Karlamagnis Saga, Partonopier und Melieur (Konrad von Würzburg yaklaşık 1277 yılları) da yer aldığını görmemiz mümkündür. O’nun bu konumu, politeizme baÅŸkaldırısının bir yansıması ve manifestosudur. XIII. ve XIV. yüzyıllarda Hz. Peygamber İngilizce literatürlerde de karşımıza bir idol olarak çıkmakta ve Mary Magdalene, Piers Plowman gibi eserler ilk örnekleri oluÅŸturmaktadırlar. B. Hz. Peygamberle İlgili Hikâye Roman Ve Biyografik EserlerBu sahada hazırlanmış olan eserlerin büyük bir kısmı, bundan öncekilerden farklı olarak Hz. Peygamberin daha çok nübüvvetini, Miraç, İsra olayını, namazı, orucu, Hıristiyanlık ve Yahudilikle mukayese ederek ortaya koyar. Yine bunlara paralel olarak O’nun âhiret ve kıyamet günüyle ilgili Hadislerinin kritiÄŸi ve deÄŸerlendirmelerini içeren eserler de bulunmaktadır. BelirttiÄŸimiz konulara La vie de Muhammed (Hz.Muhammed (sav)’in Hayatı) ve yine Eschiele Hiahomet, Suala Mahomete, Escala de Mahoma (Hz.Muhammed (sav)’in Miracı) v.s. yapıtlarda rastlamak mümkündür. Aynı dönemde ele alınan eserlerin bazılarında özellikle Brunetto Latini, Livre dou Tresor adlı yapıtında (yaklaşık 1268) Hz. Peygamberi, Hıristiyanlığın kabul ettiÄŸi bir din adamı olarak ele alır ve o ÅŸekilde lanse eder. MODERN DÖNEMOrtaçaÄŸ Avrupa’sında Hz. Peygamber’le ilgili gerek yazılı gerek sözlü kaynaklar çok az olduÄŸundan ele alınan konular da oldukça sınırlı kalmıştır. Özellikle bunların az oluÅŸu matbaanın daha henüz icat edilmemesiyle de paralellik arz eder. Bu dönemde yapılan çalışmaları genel olarak iki konu baÅŸlığı altında ele almamız gerekmektedir: 1. Hz. Peygamber’e, Dolayısıyla İslâm’a Karşı Olan EÄŸilimler ve Çalışmalar Bu dönemde Hz. Peygamberin aleyhine yapılan çalışmalar daha önce lehine yapılan çalışmaları gölgelemek, O’nun ÅŸahsiyetini, kimliÄŸini, misyonunu karalamak bunun da ötesinde Kilisenin egemenliÄŸini koruma düşüncesine dayanıyordu. Özellikle Hıristiyan ilâhiyatını reddeden ve Hıristiyanlığın yanlışlığını, tutarsızlığını deklare eden kiÅŸi olarak lanse ediliyordu. Hz. Peygamber ve İslam’ın aleyhinde hazırlanan eserlerin içeriÄŸi genel olarak ÅŸu konuları kapsar: a.İslâm dini bâtıldır ve gerçek deÄŸildir. Özellikle St.Thomas d’Aquine’in Hz. Peygamberin  peygamberliliÄŸini   kabul  etmemesi  ve  İslâm’ın   delil ve iddialarının zayıf olduÄŸunda ısrar etmesi, Hz. Peygamber’in baÅŸkalarını müslüman yapmak için askeri gücünden istifade ettiÄŸini iddia etmesi, bu muhalefetin ne kadar ciddi boyutlarda olduÄŸunu açıkça belirtmektedir. b.İslam’ın kılıç ve ÅŸiddet dini olduÄŸunu söylemeleri. Yine burada St. Thomas baÅŸta olmak üzere bazıları Hz. Peygamberi, dinini askeri kuvvetle, zorla yaydığı düşüncesindeydiler. Bu konuda müslümanların dinlerini ÅŸiddetli savundukları, nerede iktidarı ellerine geçirirlerse kendi dinlerine karşı propaganda yapan herkesin merhametsizce öldürdükleri söyleniyordu. c.DiÄŸer bir kötü imaj İslam’ın nefse düşkünlük dini olduÄŸunun
vurgulanmasıdır.
Bu konuda en çok İslâm’da evliliÄŸi örnek göstermekteydiler. Hatta bunu savunmak için Kur’ân âyetlerini genellikle yanlış tercüme ediyorlardı. İslâm’ın yanlış lanse edilmesinin diÄŸer bir amacı Hz. Peygamberin İsa’ya karşı olduÄŸunun ortaya koyulmasıydı. Hatta İslâm’ın Hıristiyanlıktan bozma olduÄŸunu savunan Yunan ilâhiyatçılarının görüşlerini desteklemekte ve benimsemekteydiler. Bu baÄŸlamda müslümanlar kâfir sayılıyorlardı. Tüm bu reaksiyonlara raÄŸmen yine de Kur’ân tercümesi, bibliyografya çalışmaları devam etmiÅŸtir. Hz. Peygamberin aleyhine hazırlanmış eserlerin ele aldıkları konuların başında onun «yıkıcı, yalancı, yanıltıcı» birisi olduÄŸu gelir. Bu eserlerin yazılış tarihleri ve yazarlarının bazıları ÅŸunlardır: Alexander Rose, A View of the Religions of the World (1653) Humphrey Prideaux, The True Nature of Imposture Fully Displayed in the Life of Mohammad (1697) David Jones, A Complete History of The Turks (1701) Simon Ockley, The History of the Saracens (1708) P. Samuel Bush ve Samuel Green, Life of Mohammad (1830 ve 1840) George Sandys, A Relation of a Journey Begun At. Dom (1610) Sir Thomas Herbert, Some Years Travels into Diverse Parts of Asia and Africa (1638) James Bruce, Travels to Discover the Source of the Nile (1790) 2. Hz. Peygamberle İlgili Olumlu İmaj, Görüş ve Düşünceleri İçeren Eserler ve ÖrneklerHz. Peygamberin, Kur’ân ve İslâm’ın yanlış imajının yanında bizzat Avrupalıların kendilerinin olumlu görüş ve düşüncelerini içeren eserler de bulunmaktadır. O’nun misyonunu takdir edenler ÅŸunu itiraf etmektedirler. İslâm’ın Avrupa’da yayılması çoÄŸu zaman bir istila ÅŸeklini almadığı gibi sömürgecilik ÅŸeklini ise hiç almamıştır. Blasco Ibanez bunu A l’ombre de la Cathedrale (Kilisenin Gölgesinde) adlı yapıtında şöyle belirtir: “Milletlerin gerçek büyüklüğünün dayanağı olan vicdan özgürlüğü prensibi müslümanlar için deÄŸerli ve önemliydi. Yönetici oldukları ÅŸehirlerde Kilise’yi de Sinagogu da kabul ediyorlar, yani onlara dokunmuyorlar, yıkmıyorlardı”. Haçlı seferlerinin vahÅŸetini ve gerçek yüzünü ortaya koyan Stendal “DoÄŸu karşısında asıl barbar olanlar bizdik. Çünkü geleneklerimizde asil olan ne varsa hepsini Haçlı Seferlerine ve İspanya müslümanlarına borçluyuz” der. Hz. Peygamberin ÅŸahsiyeti, misyonu, İslâm’ın hoÅŸgörüsü, toleransı ve müsamahalı bir din olduÄŸunu, Hıristiyanlığa ve YahudiliÄŸe karışmadığını, Hz. Muhammed (sav)’in basireti, hikmet ve tezahürleri sayesinde söylediklerinin hepsinin doÄŸru olduÄŸunu ve etrafındakileri etkilediÄŸini, Kur’ân’ın hikmet dolu kutsal eser olduÄŸunu, Hz. Muhammed (sav)’in hakikî bir peygamber olduÄŸunu ve bunda da hiçbir ÅŸek ve şüphenin olmadığını, müslümanların hiç kimseye zorla dinini deÄŸiÅŸtirmeyi amaç edinmediklerini Avrupalılar itiraf etmektedirler. Bu sahada hazırlanmış daha pek çok eserler vardır. Bu çalışmaların çoÄŸu Rönesans’tan sonra hazırlanmıştır. Bunlar Latince ele alınmış olup ilki Guillaume Postel’in De Orbis Terrae Concordia diÄŸeri Jean Bodin’in Heptaplomeres‘idir. Özellikle Osmanlıların XVII. yüzyıldan sonra baÅŸlayan Gerileme Dönemiyle birlikte Hz. Peygamberin bu dönemde Avrupa’daki imajı da deÄŸiÅŸmiÅŸ, O’nun kiÅŸiliÄŸi, kimliÄŸi ve misyonu daha da belirginleÅŸmeye baÅŸlamış, özellikle hukuk ve adalet vasfı ön plâna çıkmıştır. O günün Avrupalılarının bu kavramlara ne kadar muhtaç olduklarını tarihsel olarak da unutmamak gerekir. Yine bu dönemlerde yalnız Hz. Peygamberle ilgili deÄŸil İslâm ve Kur’ân’la ilgili çalışmaların hızlandığını diÄŸer bir ifadeyle daha önce kabul etmedikleri bazı konuları, düşünce ve kültürleri Avrupalıların benimsediklerini görmekteyiz. MeÅŸhur İngiliz Oryantalist George Sale’ın Preliminary Discourse‘unu bu yapıtlar arasında saymamız mümkündür. Rönesans’tan sonra Avrupa’da Hz. Peygamberin biyografisiyle ilgili en ciddi ve kapsamlı çalışma 1730 yılında ölümünden sonra Londra’da yayınlanan Boulanvilliers’in La Vie de Mahomet adlı eseridir. Bu eser aynı zamanda Modern Dönem Avrupa’sında ele alınmış ve yine o dönemin en büyük yapıtlarından biri olma özelliÄŸini de taşımaktadır. Çünkü o, Peygamberi bir kanun koyucu, bir fatih, toleranslı bir devlet baÅŸkanı olarak anlatır. Hz. Peygamberle ilgili düşünce ve görüşler yalnız halk arasında deÄŸil düşünürlerde de yer almaya baÅŸlamıştır. Bunun en belirgin örneÄŸini bu dönemin meÅŸhur düşünürü Leibniz’in (1646-1716) Theodizee’sinde de rastlamak mümkündür. O yalnız İslâm’ın ortaya çıktığı coÄŸrafyada deÄŸil, artık Avrupa’da da kendinden bahsettiren bir Peygamberdir. Leibniz’e göre Hz. Peygamber tabiî dine karşı gelmediÄŸi gibi aynı zamanda onu savunmuÅŸtur. Hz. Peygamberin imajını OrtaçaÄŸ, Rönesans ve Aydınlanma dönemi Avrupa’sında olumlu ve olumsuz yönleriyle ve bu sahada hazırlanmış ilk eserlerle sunmaya çalıştık. Her ÅŸeye raÄŸmen O’nun ÅŸahsiyeti, kiÅŸiliÄŸi, nübüvveti müslümanlar tarafından olduÄŸu gibi Avrupalılar tarafından da artık kabul edilmektedir.

   http://www.sonpeygamber.info

Mar
07

Batı’da Hz. Muhammed (sav)’in İmajı

Posted by zixak

Dr. Özcan Hıdır   

 

Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili İslâm’ın zuhuru yıllarından bu yana Müslüman âlim ve araÅŸtırmacılar tarafından kaleme alınan çalışmalara, XII. yüzyıldan itibaren gayr-i müslimlerin çalışmaları da eklenmiÅŸtir. XIX. yüzyıldan beri yoÄŸun olarak ÅŸarkiyatçılar sayesinde bugün artık bu alanda geniÅŸ bir literatüre sahip bulunmalarının yanında, sosyal bilimlerde kullandıkları deÄŸiÅŸik metot ve yöntemlere paralel olarak, Hz. Peygamber’i çoÄŸu zaman seküler bir mantıkla algılama eÄŸilimi gösteren metodoloji ve bakış açılarını da geliÅŸtirmiÅŸlerdir.Åžarkiyatçıların Hz. Peygamber hakkındaki görüşleri, aslında onların genelde islâm, özelde Kur’an ve Sünnet ile ilgili görüş ve iddialarının nirengi noktasını oluÅŸturur. Dolayısıyla onların Hz. Peygamber hakkındaki görüş ve düşüncelerini anlamak, İslâm anlayışlarını kavramak son derece önemlidir. Yani onların Hz. Peygamber’i, ruhanî bir lider mi, yoksa sosyal bir ıslahatçı ve reformcu mu veya gezip gördüğü yerlerde kendi toplumunda bulunmayan örf, âdet ve gelenekleri gözlemleyip kendine mal eden zeki bir gözlemci mi veyahut sosyolojik ve psikolojik sâiklerle reflexive/tepkisel hareket eden ve kendi içerisinde evrim geçiren bir kimse olarak mı algıladıklarını bilmek önemlidir.Åžarkiyatçılar tarafından Hz. Peygamber’le ilgili yapılmış çalışmalar tetkik edildiÄŸinde, bütün bu tavır, tanımlama ve bakış açılarının yanında, art niyetli bazı tanımlamaların öne çıktığı görülür. Zira onlardan pek çoÄŸuna göre Kur’an, Hz. Peygamber’in oluÅŸturduÄŸu/telif ettiÄŸi bir kitaptır ve dolayısıyla İslâm da, Hz. Peygamber’in kurduÄŸu bir din olmaktadır. Bu bakış açısının, İslâm’ın, vahiy esaslı bir din, Hz. Peygamber’in de vahyin kontrolündeki bir peygamber olduÄŸunun inkârı anlamına geldiÄŸi açıktır.XX. yüzyılın geliÅŸim seyri, özellikle siyasî geliÅŸmelerin de etkisiyle, İslâm’ı Batı’da önemli bir fenomen haline getirmiÅŸtir. Buna paralel olarak Batı insanı, İslâm diye isimlendirilen fenomenin kaynak ve kökenleri ile bunun müessisini literal/lafızcı bir metotla araÅŸtırmaya koyulmuÅŸtur.D. S. Margoliouth’un Mohammed and the Rise of Islam adlı eserinin 1905′te yayımlanması, Hz. Peygamber ve O’nun (sav) risâleti üzerine ÅŸarkiyatçılarca kaleme alınan eserlerin önünü açmış ve bu tarihten sonra konuyla ilgili çalışmalar oldukça çoÄŸalmıştır.Çalışmalarında deÄŸiÅŸik yönleriyle Hz. Peygamber’i ele alan ÅŸarkiyatçıların, genel olarak iki tür yaklaşımla O’nu deÄŸerlendirdikleri görülür. Birinci grup Hz. Peygamber’i indirgemeci (reductionist) bir bakış açısıyla inceleme konusu yapmakta ve bunun neticesi olarak Rasûlullah’ı dinî kimliÄŸinden soyutlayarak sosyal bir reformcu olarak göstermektedir. Bu anlayışın, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin inkârı ve dolayısıyla vahiy irtibatının kesilmesi anlamına geldiÄŸi açıktır ve tabiî olarak bu, Kur’an’ın beÅŸerîliÄŸi sonucunu doÄŸurur. İkinci tür yaklaşım ise fenomenolojik bir bakış açısını yansıtır. Buna göre Hz. Peygamber’in dinî kimliÄŸi keÅŸfedilerek, Müslümanların bakış açısıyla incelenir. İki tür yaklaşımda da araÅŸtırmacının ön kabulleri, onun objektifliÄŸini etkilemekte ve bu etki, metoduna yansımaktadır.Hz. Peygamber’in hayatını tetkike yönelik ÅŸarkiyatçılara ait pek çok çalışma bu açıdan deÄŸerlendirildiÄŸinde onlar, İslâm ve Kur’ân’ın orjinalliÄŸinin olmadığını, Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in telifi olduÄŸunu rahatlıkla iddia edebilmektedir ki, bu anlayışın tipik örneÄŸini The Origins of islâm in its Christian Environment adlı, İslâm’ın kökenini Hıristiyanlık’ta arayan R. Bell’in iddiaları teÅŸkil eder. Zira çoÄŸu kere ÅŸarkiyatçılar, Hz. Peygamber’in Kur’ân ve dolayısıyla İslâm’ı nasıl oluÅŸturduÄŸu sorusuna cevap arayıp bu esnada ilgili görüş ve iddialarını ortaya atarlar. Buna göre Kur’ân ve İslâm’ın oluÅŸmasında Hz. Peygamber’in ÅŸahsî dehasının oynadığı role iÅŸaret edenlerin yanında, bu oluÅŸumu siyasî ve psikolojik birçok sebebe indirgeyenler de bulunmaktadır. Bu durum tabiî olarak, baÅŸlangıçta Hz. Peygamber’in dinî bir kimlikle deÄŸil, sosyal bir reformcu olarak toplumun karşısına çıktığı ve daha sonra edindiÄŸi tecrübelerle dinî kimliÄŸini oluÅŸturduÄŸu iddiasına götürür.Genellikle kültürel indirgemecilik (cultural reductionism) ifadesi ile açıklanmaya çalışılan bu bakış açısına göre Hz. Peygamber, dönemin Arap Yarımadası ve Mekke’sindeki sosyo-kültürel ortam çerçevesinde ele alınarak bazı sonuçlara ulaşılır.Hz. Peygamber’in dinî kimliÄŸi ve Kur’ân ve İslâm’ı oluÅŸturması ile ilgili teori ve iddialardan nispeten farklı bir iddia, ÅŸarkiyatçı W. M. Watt tarafından geliÅŸtirilmiÅŸtir. Watt’ın geliÅŸtirdiÄŸi bu teorinin temel karakteristiÄŸi, Hz. Peygamber’in dinî kimliÄŸini inkâr etmemesi ve O’nun (sav) dinî samimiyetine inanmasıdır. Zira o Hz. Peygamber’i, dış dinî-kültürel faktörlerden etkilenerek dinî reaksiyon gösteren biri olarak deÄŸil; bilakis, sosyal bir ortama dinî reaksiyon gösteren biri olarak görür.Ne var ki Watt’ın da bu konudaki görüşlerinin homojen olduÄŸunu söylemek oldukça zordur. Zira o, Hz. Peygamber’in samimiyetini ve beÅŸerî kaynaklardan elde ettiÄŸi bilgilerin kaynağını tespit etmeye çalışarak bu konuda üç ihtimal sıralar. Buna göre Hz. Peygamber, ya kendisine aktarılan beÅŸerî kaynaklı bilgilerle vahiy yoluyla gelenleri birbirine karıştırmış ve neticede bunların tamamını vahiy olarak deÄŸerlendirmiÅŸ; ya bilgilerini telepatik karakter arz eden birtakım normal üstü yollarla elde etmiÅŸ olabilir veyahut da “nûhyî= vahyederiz” ifadesi, “ilham ederiz” mânâsında anlaşılmalıdır. Bu son ihtimale göre Hz. Peygamber’in ilahî mesajları doÄŸrudan vahiy yoluyla deÄŸil de ilham yoluyla almış olduÄŸunun belirtildiÄŸi açıktır ve bu, dış dinî-kültürel müdahaleyi hatıra getirir ki, esasen Watt’ın İslam vahiy anlayışına yönelik genel kabulüne de uygundur.Dikkat edilirse Watt da bu konuda açık fikirlere sahip deÄŸildir ve onu diÄŸerlerinden ayıran husus, Hz. Peygamber’in dinî fonksiyonunu tamamen diÄŸer din ve kültürlerle irtibatlandırmayıp vahyî bir düzlemde de ele almasıdır. Ancak hiçbir surette Hz. Peygamber’in ÅŸahsı, düşünce yapısı ve dinî mesajlarındaki dış dinî-kültürel etkiyi göz ardı etmez.İslâm dünyasında ÅŸarkiyatçılara ve çalışmalarına karşı genel bir menfî tavır takınılmasına raÄŸmen meselelere derinlemesine nüfuz edebilen ve de İslâm ve Hz. Peygamber’e karşı saygı sınırlarını muhafaza etmesini bilen Watt ve üslûbu, İslâm dünyasındaki ilgili âlim ve araÅŸtırmacılardan yankı bulmuÅŸtur. Ahmed Zeki Yemanî, Watt’ın Islam and Christianity Today adlı eserinin takdiminde Watt’ı İngiliz ve genel olarak İslâm hakkında İngilizce eser kaleme alan yazarlar içerisinde farklı bir yere koyarak şöyle demektedir: “Profesör Watt, Batı mantalitesini, uzun süre Batı dünyasını etkisi altına alan Orta ÇaÄŸ yazarlarının İslâm düşmanlığı ve ön yargılarından kurtarmak için çok ÅŸey yapmıştır. UzlaÅŸmanın zor olduÄŸu bazı meselelerde uzlaÅŸmacı bir tavır takınmanın verdiÄŸi fenomenolojik zorluklara raÄŸmen o, İslâm karşısında dar kafalılıktan kurtulmuÅŸ ve açık görüşlülüğün zirvesine ulaÅŸmayı baÅŸarmıştır.”Gerçekten de Watt, Muhammad at Mecca adlı eserinin giriÅŸinde müslüman okuyuculara hitaben, onların inançlarının reddini gerektirecek bir ÅŸey söylemediÄŸini ve Müslümanlar ve İslâm inanç esasları ile Batı’daki araÅŸtırmalar arasında uçurumun bulunmasına gerek olmadığını belirterek bazı Batılı araÅŸtırmacıların görüşlerinin İslâm adına kabul edilemez olduÄŸunu ifade eder. Bu araÅŸtırmacıların böyle yapmakla aslında, kendi koydukları araÅŸtırma prensiplerine inanmadıklarını ve onların vardıkları neticelerin tekrar gözden geçirilmesi gerektiÄŸini söyler. Ne var ki o, bu sözlerinin hemen devamında, İslâmî inanç esaslarının (doctrine) da yeni bir ÅŸekillendirmeye (re-formulation) tâbi tutulması gereÄŸine iÅŸaret etmek suretiyle, İslâm ve Müslümanlar hakkındaki objektif sayılabilecek tutumunun, belki de biraz politik mülahazalardan kaynaklandığının ipuçlarını verir.Kur’ân’da, Kitâb-ı Mukaddes peygamberlerinin zikredildiÄŸini ancak buradan hareketle Kur’ân ve Hz. Peygamber’in Yahudi-Hıristiyan etkisinde kaldığının söylenemeyeceÄŸini belirten Watt, bu peygamberlerin Kur’ân’da sunuluÅŸunun tamamen farklı olduÄŸunu ifade eder. Aynı ÅŸekilde o, Kur’ân’da Kitâb-ı Mukaddes ve Yahudi-Hıristiyan kültürüyle ilgili diÄŸer meselelere ait pek çok atıfta bulunulduÄŸunu, ancak bunlardan hareketle Kur’ân’da aslında YahudiliÄŸin takdim edildiÄŸini söylemenin oldukça yanlış sonuçlara götüreceÄŸini söyler. Ne var ki Watt, Kur’ân’da bulunan Yahudi-Hıristiyan kültürüne ait unsurların, daha ziyade kanonik/muteber olmayan veya apokrif kitaplarda bulunan bilgilerle örtüştüğünü söyler. Zira ona göre Hz. Peygamber, bu heretik bilgi ve kıssaları içerisinde bulunduÄŸu toplumdan öğrenmiÅŸ ve herhangi bir kritiÄŸe tabi tutmaksızın onları Kur’ân’a adapte etmiÅŸtir.

  http://www.sonpeygamber.info