17
Archive for Mart 17th, 2008
17
17
HİCRET
Posted by zixak    Bir yerden baÅŸka bir yere göç etmek. Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının İslâm devletini kurmak üzere Mekke'den Medine'ye göç etmeleri. Rasûlullah Mekke'de tebliÄŸ görevini sürdürürken KureyÅŸliler de inkârlarında diretiyorlardı. Peygamberimiz tebliÄŸ görevini Mekke'nin dışına taşırmak istiyordu. Bu nedenle Taif'e gitti. Tâifliler de KureyÅŸliler gibi inkârcılıkta direnmiÅŸler ve Peygamberimizi taÅŸa tutmuÅŸlardı. Peygamberimiz onların bu cahilce hareketleri karşısında yılmamıştır. Özellikle hacc mevsiminde Mekke dışından gelen insanlarla görüşüyor onlara İslâm'ı anlatıyordu. Peygamberimiz bir gün Akâbe mevkiinde Medineli altı kiÅŸi ile karşılaÅŸtı. Onlara Kur'ân okudu ve İslâm'a davet etti. Medineliler Peygamberimizle konuÅŸtuktan sonra durumu kendi aralarında deÄŸerlendirdiler. "Yahûdilerin geleceÄŸini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttukları peygamber bu olmasın" dediler. Yahûdilerden önce müslüman olmanın gereÄŸine inanıp müslüman oldular. Medine'de bulunan Yahudiler bir Peygamber'in geleceÄŸini biliyorlardı. Medinelilerle aralan açılan Yahudiler onlara "Bir Peygamber gönderilmek üzeredir. O Peygamber gelince biz ona tabi olacağız, İrem ve Âd kavimleri gibi sizin kökünüzü. kazıyacağız" diyorlardı. Akabe'de Müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde bu durumu yakınlarına aktardıktan bir yıl sonra, daha önceki Müslümanlarla birlikte on iki kiÅŸilik bir topluluk Hacc için Mekke'ye geldi. Bunlar Peygamberimizle görüştü ve "hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira etmemek, Allah ve Rasûlüne muhalefette bulunmamak hususunda" peygamberimize söz verip bey'at ettiler. PeygamberliÄŸin onüçüncü yılında Medineli müslümanlardan yetmiÅŸ iki kiÅŸilik bir grup hacc için Mekke'ye geldiler. Peygamberimizle Akabe mevkiinde görüşmek üzere toplandılar. Hz. Peygamber (s.a.s), amcası Abbas'la birlikte Akabe'ye geldi. Abbas henüz müslüman olmamıştı. Ebu Talib'in vefatından sonra peygamberimizle daha çok ilgilenmeye baÅŸlamıştı. Bu ilgi kabile bağından ileriye gitmiyordu. Toplantıda ilk konuÅŸmayı Abbâs yaptı; "Ey Hazrec topluluÄŸu, bu benim kardeÅŸimin oÄŸludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir. Siz onu tasdik ediyor onun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz ona vereceÄŸiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini muhaliflerinden koruyabilecek misiniz? Bunu gereÄŸi gibi yaparsanız ne iyi; yok eÄŸer Mekke'den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak rüsvay edecekseniz ÅŸimdiden bu iÅŸten vazgeçiniz, onu bırakımı. Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve ÅŸerefiyle korunmuÅŸ olarak yaÅŸasın." Hz. Abbas'tan sonra Hz. Peygamber (s.a.s) konuÅŸtu. Bundan sonra Medineli müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar: "Allah'tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey'at ediyoruz. Biz, Rabbımıza bey'at ediyoruz Allah'ın kudret eli ellerimizin üzerindedir. Kendimizi, oÄŸullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduÄŸumuz ÅŸeylerden seni de, esirgeyip koruyacağız. EÄŸer bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan, yaramaz, bedbaht insanlar olalım. Ya Rasûlallah! Biz ahdimizde sadıkız". Peygamberimiz iki ÅŸart ileri sürdü, "Rabbim için ÅŸartım: O'na hiç bir ÅŸeyi ortak koÅŸmamanız yalnız O'na ibadet etmeniz, kendinizi, çocuklarınızı, kadınlarınızı esirgeyip koruduÄŸunuz ÅŸeylerden, beni de esirgeyip korumanızdır" buyurdu. Medineliler: "Böyle yaptığımız zaman bizim için ne var" dediler. Allah Rasûlü de: "Cennet var" buyurdular. Medineliler "bu kârlı alış veriÅŸtir" deyip Allah Rasûlüne bey'at ettiler. Mekke müşrikleri Akabe bey'atlarıyla ilgili haberi alınca Allah Rasûlünü Mekke dışına çıkarmamak için önlemler almaya baÅŸladılar. Bir müddet sonra peygamberimiz müslümanların Medine'ye hicret etmelerine izin verdi. İlk olarak CahÅŸoÄŸulları hicret ettiler. Bunlardan sonra Hz. Ömer hicret için önce silahını kuÅŸandı, Kâbe'yi tavaf etti. Çevrede bulunan müşriklere de hicret etmekte olduÄŸunu bildirdi. "Anasını aÄŸlatmak karısını dul bırakmak isteyen varsa beni izlesin" diyerek büyük bir grup sahabe ile birlikte hicret etti." Hz. Ömer'den sonra Hz. Hamza ve diÄŸer müslümanlar hicret ettiler. Hz. Ebû Bekir de hicret etmek istiyordu ancak, Peygamberimiz ona "acele etme, belki Allah sana bir arkadaÅŸ bulur" diyerek beklemesini söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir iki deve satın alıp, hicret edeceÄŸi günü beklemeye baÅŸladı. KureyÅŸliler müslümanların Medine'de tutunduklarını görünce telaÅŸa düştüler. Peygamberimizin hicretine engel olabilmek için Darü'n-Nedve adı verilen meclis binasında toplandılar. ÇeÅŸitli fikirler ve düşünceler ileri sürerek sonuçta Ebû Cehil'in düşüncesinde karar kıldılar. Ebu Cehil, her kabileden bir delikanlının seçilmesini, bunların hep birlikte Peygamberimizi öldürmelerini teklif etti. Böylece Abdi MenâçoÄŸullarının bütün kabilelerle çarpışamayacağını, kan davasından vazgeçeceklerini bildirdi. Onlar bu tip hileler düşünürlerken Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın kendilerine hicret iznini verdiÄŸini bildirerek yol hazırlıklarına baÅŸlanıldı. Mekkelilere ait bazı emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi ve müşrikleri yanıltmak amacıyla Hz. Ali'ye Peygamberimizin evinde kalması emredildi. Gecenin geç vaktinde müşrikler Peygamberimizin evini kuÅŸattılar. Allah Rasûlü Kur'ân okuyarak Allah'a sığınmış böylece müşriklerin arasından görünmeden geçmiÅŸtir. Bir müddet sonra müşrikler Peygamberimizin yatağında yatanın Hz. Ali olduÄŸunu görünce hayrete düşmüş ve tuzaklarının boÅŸa gittiÄŸini anlamışlardır. Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ebu Bekir'le birlikte Sevr Dağı'na doÄŸru yol alıp Hıra maÄŸarasına gizlendiler. Bu daÄŸ Medine tarafında deÄŸil, Cidde tarafında Mekke'nin kuzey batısında yer alıyordu. Müşrikleri ÅŸaşırtmak için de böyle bir yola baÅŸvurulmuÅŸtu. Müşrikler hz. Ali'yi ve Hz. Ebû Bekir'in kızı Esma'yı sıkıştırmış fakat bir ÅŸey öğrenememiÅŸlerdir. İz sürenleri yanlarına aldılar; daÄŸ, tepe demeden her tarafı aradılar. Bir ara maÄŸaranın aÄŸzına kadar geldiler, maÄŸaranın önüne bir güvercinin hemen Rasûlullah'ın oraya girmesinden sonra yuva yaptığını, örümceÄŸin aÄŸ örttüğünü görünce Allah Rasülünün maÄŸarada gizlenmesinin mümkün olabileceÄŸini düşünemediler. Elleri boÅŸ olarak geri döndüler. Hz. Peygamber (s.a.s) ile Hz. Ebu Bekir bu maÄŸarada üç gün kaldılar. Hz. Ebu Bekir'in oÄŸlu Abdullah ve kızı Esma onlara yemek taşıdılar. Hz. Ebu Bekir'in çobanı da koyunlarını Abdullah'ın geçtiÄŸi yerlere sürerek izlerini silmeye çalıştı. Yol Kılavuzu Uraykıt Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir'in bineceÄŸi develeri getirdi. Peygamberimiz devenin ücretini Ebu Bekir'e ödeyerek yola koyuldular. Yolculukta geceleri yol alıyor, gündüzleri gizleniyorlardı. KureyÅŸliler, Peygamberimizi bütün uÄŸraÅŸlarına raÄŸmen bulamayınca ÅŸaÅŸkına döndüler. Onu bulana yüz deve vereceklerini vadettiler. Bu ödül herkesi heyecanlandırdı. Yüz deveye sahip olabilme ümidiyle her tarafı aramaya baÅŸladılar. Her yöne haberciler gönderildi. Bu habercilerden birisi de Süraka'nın yurduna gelmiÅŸti. Onlar da Allah Rasûlünü bulabilmek ve yüz deveye sahip olabilmek için fırsat kolluyorlardı. Bir gün adamın birisi üç kiÅŸilik bir yolcu kabilesinin gitmekte olduÄŸunu gördü. Bunu bir toplulukta anlattı. Süraka uyanık bir kimse idi. Adamı yanıltmak ve sözü kesmek için onlar falancalardır dedi. Adam da kesin bir ÅŸey bilmediÄŸinden susmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Süraka evine geldi. Atını ve oklarını hazırladı. Belirtilen yöne doÄŸru hızla yol almaya baÅŸladı. Süraka kısa bir müddet sonra Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir'e yetiÅŸti. Onlara "bugün seni benden kim kurtarabilir" diye bağırdı. Peygamberimizin duasıyla Süraka'nın atının ön ayakları kuma gömüldü. Böylece Allah bu kutsî Medine yolculuÄŸunda Rasûlünü yalnız bırakmamış ve onu tehlikelere karşı bir kez daha korumuÅŸtu. Atının kuma gömülmesi sonucunda gerçeÄŸi anlayan Süraka affını rica etti. Peygamberimiz de ona dua ederek affetti. Süraka minnet altında kalmak istemiyordu. Peygamberimize ikramda bulunmak istiyordu. Peygamberimiz de onun hiç bir ikramını kabul etmek istemedi. İkramının kabul edilebilmesi için müslüman olmasının gerektiÄŸini öğrendi ve müslüman oldu. KureyÅŸ'in vadettiÄŸi yüz deveye sahip olmak isteyenlerden birisi de Büreyd idi. O da kendi kabilesinden yetmiÅŸ atlı ile yola çıkmış, Peygamberimize yetiÅŸmiÅŸti. Ancak bütün gayretlerine raÄŸmen muvaffak olamamış sonuçta Büreyd'e İslâm tebliÄŸ edildi. Büreyd ve yanındakiler müslüman oldular. Büreyd, peygamberimizin Medine'ye bayraksız girmesinin uygun olmayacağını düşünerek, başından sarığını çıkardı, mızrağının ucuna baÄŸladı, böylece Medine'ye kadar Peygamberimizin bayraktarlığını yapmış oldu. Peygamberimizin Mekke'den çıktığını duyan Medine'deki müslümanlar yolları gözlüyorlardı. Her gün güneÅŸin doÄŸumundan önce Harra mevkiine çıkıyorlar, sıcak bastırıncaya kadar bekliyorlardı. Bir gün Yahudi'nin birisi bir iÅŸiyle ilgili olarak yüksek bir kuleye çıkıp etrafı gözetlemeye baÅŸlamıştı. Peygamberimizin ve arkadaÅŸlarının gelmekte olduÄŸunu gördü. Kendisini tutamayarak heyecanla " ey Arap topluluÄŸu! İşte nasibiniz, devletliniz, beklediÄŸiniz ulu kiÅŸiniz geliyor" diyerek Rasûlullah'ın geldiÄŸini onlara haber verdi. Medineliler yollara dökülüp Peygamberimizi karşıladılar. Peygamberimiz burada bir müddet kaldı ve Kuba Mescidi'ni inÅŸa ettirdi. Hz. Ali de Kuba'da Rasûlulah'a yetiÅŸti. Süheyb b. Sinan da hicret etmek için yola çıkmıştı. KureyÅŸliler onun yolunu çevirdiler, göndermek istemediler. Süheyb, biriktirdiÄŸi bütün serveti KureyÅŸlilere bırakmak ÅŸartıyla yoluna devam etti. Peygamberimiz bir kaç gün sonra Medine'ye hareket etti. Hareketinden önce NeccâroÄŸullarına kendisini Medine'ye götürmeleri için haber gönderdiÄŸi de rivayet edilmektedir. Abdulmuttalib'in annesi NeccaroÄŸullarının kızıydı. Dolayısıyla NeccaroÄŸulları Abdulmuttalib'in dayıları oluyordu. NeccaroÄŸulları Peygamberimizi Medine'ye götürdüler. Halk Peygamberimizi ağırlamak için can atıyordu. Allah Rasûlü hiç kimseyi kırmak istemiyordu. " Devenin yolunu açınız. Nereye çökeceÄŸi ona buyrulmuÅŸtur" diyordu. Deve boÅŸ bir araziye çöktü. Peygamberimiz bu araziye akrabalarından kimin evinin yakın olduÄŸunu sordu. Böylece NeccaroÄŸularından Ebu Eyyûb El-Ensâri'nin evine misafir oldu. Hz. Peygamber (s.a.s)'in Medine'ye geliÅŸi Medineli mü'minleri büyük bir sevince boÄŸdu. Bütün mü'minler, evlerinin damına çıkmış; gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler "Yâ Rasûlallah! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallah!" diyerek bağırıyorlardı. (Müslim, Sahih, VIII, 237). Çocuklar ve hizmetçiler, yollarda ve damlarda "Rasûlullah geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber, Muhammed geldi! diyorlar, HabeÅŸliler de, sevinçlerinden kılıç kalkan oynuyorlardı (Ebû Davud Sünen, II, 579) Kadınlar ve çocuklar, hep bir ağızdan: "Vedâ tepelerinden dolunay doÄŸdu bize! Allah'a yalvaran oldukça, şükür etmek gerekir halimize, Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun eÄŸmemiz gereken bir emr ile geldin bize" diye ÅŸiirler okuyorlardı (Semhudî, Vefaü'l-Vefa, I,187, Halebi insanü'l-Uyun, II, 58). Berâ' b. Âzib: "Peygamber (s.a.s) Medine'ye gelince, Medinelilerin Rasûlullah'a sevindikleri kadar hiç bir ÅŸeye sevindiklerini görmedim demiÅŸtir. Enes b. Mâlik de: "Ben, Rasûlullah'ın Medine'ye girdiÄŸi günden daha güzel, daha parlak bir gün görmedim" der (İbn Sâ'd, Tabakat, I, 233, 234). Rasûlullah Medine'ye varınca mü'minlerin her biri kendi evinde ağırlamak istediler ve bu konuda yarışırcasına hareket ettiler. Rasûlullah'ı misafir edebilmek için devesinin önüne geçiyorlardı. Efendimiz onlara "Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceÄŸi ona emir buyurulmuÅŸtur" diyordu (Semhûdî-Vefâü'l-Vefâ, I,183). TARIHTE HICRET: HZ. İBRAHIM (A.S)'IN HICRETI: Hz. İbrahim, kendi kavmine Allah'ın dinini anlatmada hiç bir engel tanımamış, Nemrut'un zorbalığına boyun eÄŸmemiÅŸ, bir bir iÅŸkencelere maruz kalmasına raÄŸmen yolundan dönmemiÅŸtir. Fakat O'nun bütün gayretleri bir netice doÄŸurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip almamıştır. Artık netice belli olmuÅŸtur; kavmi kendi doÄŸrultusunda gitmektedir. Hz. İbrahim de tevhid üzere yoluna devam etmektedir. Hz. İbrahim kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığını anlarınca, sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak amacıyla, her ÅŸeyiyle yalnız Allah'a kulluk edebilmek için hicret etmiÅŸtir (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1437). Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuÅŸtur: "Her kim diniyle bir yerden bir yere hicret ederse, gittiÄŸi yer bir karşı yer de olsa Cennet'te İbrahim ve Muhammed (s.a.s) onun arkadaşı olur." ASHAB-I KEHF'IN HICRETI: Batıl düzenler, gerçekten Hakk'a inananlara hayat hakkı tanımak istemezler. Onlar gerektiÄŸinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanın ışıktan ürktüğü gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doÄŸruları gözleri önüne sermeleri böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından, ilahlık davalarının sahteliÄŸinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının durmasından endiÅŸelenirler, korkarlar. Tarih boyunca inananlara zâlim düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı ve ÅŸiddetin asıl nedeni budur. Bugün yeryüzünün her bölgesinde müslümanlar üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm Ashab-ı Kehf'ten: "Rablerine inanan gençler" (el-Kehf, 18/13) olarak söz etmektedir. Bunun üzerine; "Allah da onların hidayetlerini artırmıştı". Ashab-ı Kehf'in, kavimleri Allah'tan baÅŸka tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaÅŸmalarını Kur'ân övgüyle anlatmaktadır. Onlar bu davranışlarıyla doÄŸru yolu bulman ve Allah'ın rahmetine kavuÅŸmayı gaye edinmiÅŸlerdi. "... Åžunlar, ÅŸu bizim kavmimiz, Ondan (Allah'dan) baÅŸka tanrılar edindiler. Bunların üzerine bari açık bir delil getirseydiler ya? Artık yalan yere Allah 'a karşı iftira edenlerden daha zâlim kimdir?" dediklerinde, onların kalplerini (sabır ve sebat ile hakka) baÄŸlamıştık." (Birbirlerine şöyle demiÅŸlerdi): "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan baÅŸka tapmış olduklarından ayrıldınız, o halde maÄŸaraya (çekilip) sığının ki; Rabbiniz size rahmetinden geniÅŸlik versin, iÅŸinizden de size fayda hazırlasın " (el Kehf,18/ 14,16) Böylece onlar, zâlim bir toplum içinde yaÅŸayıp, dinlerini açığa vuramamaktansa maÄŸaraya çekilip orada inançlarını yaÅŸamayı tercih etmiÅŸler ve son derece az oldukları için, mevcut düzene karşı duramayacaklarını anlamış bulunuyorlardı. HABEÅžISTAN'A HICRET: İslâm'ın ilk yıllarında, sahabîlerin önemli bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere, "Rabbiniz Allah'tır" demeleri nedeniyle sayısız zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara büyük baskılar yapılıyordu. Peygamber Efendimiz, sayıları yüzü bulan sahabiye HabeÅŸistan'a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada kendilerini himaye edecek iyi niyetli bir hükümdarın varlığından söz etti. Bunun üzerine HabeÅŸistan'a iki defa hicret edildi. Mekke o sıralarda gerçekten İslâm gibi eÅŸsiz, tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır ÅŸartları bulunan bir ortamdı. HabeÅŸistan'da da İslâmî bir düzenin varlığından söz edilemezdi ama. en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu. DiÄŸer taraftan İslâm ülkesi diyebileceÄŸimiz bir yerin de varlığı söz konusu deÄŸildi. Henüz böyle bir teÅŸebbüse girebilmek için gerekli ÅŸart ve imkanlardan da müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Bu nedenle Dârü'l- Küfr olan Mekke'yi bırakıp Darü'l-Emin (güven ülkesi)'e göç için bir izin verilmiÅŸ oluyordu... HICRETIN HÜKMÜ: Kur'ân'ın bir çok âyeti hicretten, hicretin gereÄŸinden, hicret edenlerden ve etmeyenlerden... söz eder. Hicretin ne denli önemli olduÄŸuna ÅŸu âyetler gayet açık bir ÅŸekilde iÅŸaret etmektedir: "Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: "Ne iÅŸte idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik" derler. Melekler de: "Allah'ın arzı geniÅŸ deÄŸil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya" derler. İşte onlar böyle. Onların barınakları Cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir Çareye gücü yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar müstesna" (en-Nisâ, 4/97, 98). Bu âyetlerin iniÅŸ sebebi hakkında İbn Abbas (r.a) ÅŸunu nakletmektedir: "Peygamber (s.a.s) zamanında bazı müslümanlar müşriklerle birlikte durup onların sayılarının artmalarına neden oluyorlardı. (savaÅŸ sırasında) ok, onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya boynu vurulup öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Yine İbn Abbas (r.a.)'ın rivayet ettiÄŸine göre; bir kısım Mekkeliler İslâm'a girmiÅŸ, fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı. Bedir savaşı gününde müşrikler onları da beraberlerinde savaÅŸa götürdüler ve bazıları bu savaÅŸta öldü. Müslümanlar bunun üzerine: "Bizim arkadaÅŸlarımız müslüman idiler, savaÅŸa zorla sokuldular" deyip, onlara Allah'tan maÄŸfiret dilediler. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu" (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, I, 542). Demek ki mü'minler, bu gibi durumlarda "biz İslâm'ı ayakta tutamayacak kadar zayıf kimseler idik" demekle kendilerini kurtaramayacaklardır. Çünkü bunlar İslâm'ı tamamiyle yaÅŸayabilmek için herhangi bir teÅŸebbüste bulunmamışlar ve böylece "kendilerine zulm etmiÅŸlerdir" fakat, gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan müstesnadır. Bu âyetler, müşrikler arasında bulunup da dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadır. Hicret edebilecek durumda olup da hicret etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmiÅŸ oldukları ve bu ayetin hükmüne göre, haram iÅŸledikleri icmâ ile kabul edilmiÅŸtir (İbn Kesîr Tefsîr, I, 542). Bu hüküm kıyamete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür. Herhangi bir durum onu, dinini yaÅŸayabileceÄŸi, inancının gereklerini yerine getirebileceÄŸi Darü'l-İslam'a hicret etmekten alıkoymaz. Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin, Darü'l- Harp'te dinini açığa vurup yaÅŸayabiliyor bile olsa, müslümanların sayısını çoÄŸaltmak ve cihada katılabilmek için Dârü'l-İslâm'a hicret etmesi sünnet olur. Hanefi mezhebinde ise küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek vaciptir. Şâfiîlerden el-Mâverdî'ye göre de, müslüman herhangi bir küfür beldesinde dinini açığa vurabiliyorsa, orası onunla Daru'l-İslâm olmuÅŸ olur. Orada durmak, hicret etmekten daha iyidir. Çünkü böylelikle kendisinden baÅŸkalarının,da İslâm'a girmeleri umulabilir. Ancak el-Mâverdî'nin bu görüşüyle, konu ile ilgili olarak Darü'l-Harp'ta kalmayı haram kılan ayet ve hadisler arasındaki aykırılık açıktır. Hicret hükmü, Darü'l-Harp'te müslüman olup oradan uzaklaÅŸabilecek güçte olan herkes için geçerlidir (eÅŸ-Åževkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 28, 29). Darü'l-Harp'ten hicret etmenin, herhangi bir ma'siyetin iÅŸlenmesi veya herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet baÅŸkanının istemesiyle vacip olacağı konusunda icmâ' vardır (eÅŸ-Åževkânî, a.g.e., VIII, 29). KiÅŸi "ben hicret edeceÄŸim ama, gideceÄŸim yer tanımadığım, yabancısı olduÄŸum bir yerdir. Acaba orada geçimimi saÄŸlayabilecek miyim? Sonra ne zaman geleceÄŸi bilinmeyen ölüm, beni yolda yakalarsa hicret etmiÅŸ sayılabilir miyim..." gibi bir takım düşünceleri içinden geçirebilir. Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir. Çünkü: "Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak bir çok yerler bulur, geniÅŸlik de bulur. Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse, onun mükâfatı Allah'a aittir (en-Nisâ, 4/100). Bu bakımdan ne rızık endiÅŸesi ne de "yolda ölüm" düşüncesiyle farz olan hicretten geri kalamaz. Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanıdır. Bu mücadelede kimi zaman iman bazan da küfür egemen olmuÅŸtur. Mü'minler İslâmî kimliklerini yitirdikleri, imanî zaaflara düştükleri, İslâmi ilimlerin yeterince tahsil edilmediÄŸi ve cehaletin yaygınlaÅŸtığı dönemlerde küfür İslâm'a gâlib gelecektir. İslâmî ilimlerin çok iyi bilindiÄŸi, İslâm'ın yaÅŸandığı, imanın kalb atışlarında bile hissedildiÄŸi dönemlerde ise kuÅŸkusuz İslâm egemen olacaktır. İslâm'ın ve küfrün egemenliÄŸi ya da ÅŸeytana zaman zaman fırsat verilmesi insanın ve yeryüzünün kanunu hükmündedir. Dolayısıyla mü'minler İslâm'ın egemen olmadığı toplumlarda yaÅŸama durumunda kalabilirler. Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi asla kapanmaz, Mekke'nin de fethinden sonra hicret gündeme getirilemez; hicret tarihin belirli bir dönemine ait bir olay deÄŸildir. Hicret süreklilik arzeder ve kıyamete kadar kaimdir. Mekke'nin fethedildiÄŸi gün Abdurrahman b. Safvan (r.a) babasını getirerek, Rasûlullah'a babasının da hicret sevabından payını almasını istediÄŸini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Artık hicret yoktur" diye cevap verir. Rasûlullah'ı bu konuda yumuÅŸatmak amacıyla, amcası Hz. Abbâs'ın yanına gider ve bu konuda kendisine yardımcı olmasını ister. Hz. Abbâs .(r.a), Peygamber (s.a.s)'e "Allah aÅŸkına kabul et" derse de, Hz. Rasûlullah ÅŸu cevabı verir: " Amcamın yeminini yerine getiririm, ama hicret yoktur" Hadîsin râvilerinden olan Yezid b. Ziyâd: "Halkı İslâm'ın egemenliÄŸi altına girmiÅŸ bulunan bir yerden hicret edilemez, demek istiyor" diye hadisi açıklamıştır (İbn Mace Keffâret). Burada görüldüğü gibi Mekke'den hicret etmek artık söz konusu deÄŸildir. Çünkü, hicretten maksat gerçekleÅŸmiÅŸ bulunuyor. Artık Mekke'nin kendisi fethedilmek suretiyle Darü'l-İslâm olmuÅŸ ve İslâm'ın bütünüyle hayata yansıyacağı bir yer haline gelmiÅŸtir. Allah'tan baÅŸka hiçbir varlığın hâkimiyetinden söz edilemeyecektir. DiÄŸer bir kısım hadislerde ise, hicretin sürekliliÄŸinden söz edilmektedir: "Kâfirlerle savaşıldıkça hicretin sonu gelmeyecektir (eÅŸ-Åževkânî a.g.e., VIII, 27). "Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzünün en hayırlıları, Hz. İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır" (Ebû Davûd, Cihad). Bu hadislerden anlaşıldığına göre, İslâm hâkim olduÄŸu bir yerden hicret etmenin farz veya vâcib olması söz konusu deÄŸildir. Ancak Darü'l-Harb'den Darü'l-İslâm'a hicret etmemin vucûbu kıyamete kadardır. Ebu Bekr İbnü'l-AraÂ17
AKABE BEY’ATLARI
Posted by zixak   Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'den gelip ilk müslüman olanlarla 621-622 yıllarında Mekke'nin Akabe adı verilen mevkîinde yaptığı iki anlaÅŸma ve ahidleÅŸme. Mekke'ye üç km. kadar uzaklıkta bulunan Mina ile Mekke arasındaki bir mevkiye verilen Akabe adına bölgenin baÅŸka yerlerinde de rastlanmaktadır. Aynı adı taşıyan birçok yer bulunmasına raÄŸmen Akabe denince ilk defa bu meÅŸhur ahidleÅŸme ve anlaÅŸmaların yapıldığı mevkî hatıra gelmektedir. İslâm'ı çeÅŸitli kabile ve gruplara anlatmaÄŸa çalışan Resulullah (s.a.s.) özellikle Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uÄŸraşıyordu. Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib (Medine)'den gelen ve bu ÅŸehirde yaÅŸayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesine mensup bazı kimselerle karşılaÅŸan Hz. Peygamber, onları İslâm'a davet etti. PeygamberliÄŸinin onbirinci yılında onun bu çaÄŸrısına adı geçen kabileden altı kiÅŸi icabet edip, büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar. Zira yıllardır Yesrib'teki diÄŸer Arap kabilesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaÅŸlarından bezmiÅŸ olduklarından bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluÅŸturacağını ümit ediyorlardı. Yesrib'e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeÅŸ kabîle Evs'e bahsedip onları da İslâm'a davet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hacc mevsiminde aynı yerde Resulullah'la buluÅŸacaklarına dair söz verip ayrıldılar Medine'de yaÅŸayan bu iki kabîlenin dışında ayrıca üç Yahûdi kabîlesi daha bulunuyordu. Bunlar müşrik Arapları dinlerinden ve putperestlik anlayışlarından dolayı hep hor görüyorlardı. Yahûdiler ellerindeki Tevrat'a, ayrıca âlimlerinden ve atalarından iÅŸitip durduklarına göre yakında bu bölgede zuhur edecek bir peygambere iman edeceklerini ve bu peygamberin desteÄŸiyle putperestliÄŸe son vererek Arapları ortadan kaldıracaklarını söyleyip duruyorlardı. Yahûdilerin bu sözleri Yesrib'li Evs ve Hazrec kabilelerinin zihninde yer etmiÅŸti. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Akabe'de görüşünce, yahûdilerden önce davranıp bu peygamberin yanında yer almakta hiç tereddüt etmediler. Bu ilk müslüman Yesribliler Resulullah'a iman ederek şöyle dediler: "Kavmimiz çok zor günler yaşıyor, hiç iyi bir durumda deÄŸiliz. Yıllardır süren çatışmalar aramızda sonu gelmez bir anlaÅŸmazlığa sebep oldu. Bu yeni dinin bizleri biraraya getireceÄŸine ve bizleri barıştırıp kaynaÅŸtıracağına inanıyoruz." Gerçekten Yesribliler Buas savaÅŸlarının artık son bulmasını istiyorlardı. Hz. Peygambere iman eden Hazrecliler ÅŸu kiÅŸilerden ibaretti: Es'ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi' b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab. Bunlardan ilk ikisi NeccaroÄŸullarına mensup idi. (İbn Hişâm, Sîre, II, 70 vd.; İbn Sa'd, Tabakât, I, 217 vd.). İslâm'a gönül veren bu ilk Medineli müslümanlar memleketlerine geri dönerek bütün güçleriyle bu yeni dini tanıtmaya ve akrabalarının da iman etmelerini temine çalıştılar. Bu küçük grubun Yesribliler üzerinde büyük etkileri oldu. Evs ve Hazrec'ten bir çok kimse bunların aracılığıyla İslâm'a girdi. Özellikle Resulullah'ın dayılarından olan NeccaroÄŸullarına mensup Es'ad b. Zurâre ile Avf b. Hâris müslümanlıklarını asla gizlemeksizin büyük bir gayretle insanları İslâm'a davet ettiler. Gerçekten İslâm akîdesi Yesrib de yıllardır süren savaÅŸların sona ermesinde büyük bir etken oldu. Düşmanlıklar sona erdi ve insanlar Allah'ın rahmeti sâyesinde kısa zamanda kardeÅŸler oluverdiler. Ertesi yıl yani peygamberliÄŸin onikinci yılında yine Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen Yesrib'li oniki kiÅŸi Akabe mevkiinde Resulullah (s.a.s.) ile geceleyin gizlice buluÅŸtular. Bunlardan altısı bir önceki yıl müslüman olan kiÅŸilerdi. Birinci Akabe Bey'atı adı verilen bu bey'atta bulunan sahâbelerden Ubâde b. es-Sâmit, hadiseyi söyle anlatır: "Refahta olduÄŸu kadar sıkıntıda, sevinçte olduÄŸu kadar üzüntüde de onu destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceÄŸimize, Resulullah'ı kendi nefislerimizden aziz tutup, durum ne olursa olsun ona muhalefet etmeyeceÄŸimize, Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza, Allah'a asla ÅŸirk koÅŸmayacağımıza, hırsızlık ve zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceÄŸimize, kendiliÄŸimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza, hiç bir hayırlı iÅŸte Resulullah'a muhalefet etmeyeceÄŸimize dair bey'at ettik. Ayrıca bizden birinin verdiÄŸi sözünde durmasına karşılık onun ecir ve mükâfâtının Allah'a ait olduÄŸuna ve ona Cennet nimetinin verileceÄŸine; kim insanlık haliyle bunlardan birini iÅŸler de ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa bunun ona keffâret olacağına; kim de yine bunlardan birini iÅŸler de iÅŸlediÄŸi o suçu Allah açığa vurmazsa onun iÅŸinin Allah'a kalacağına; Allah'ın dilerse onu bağışlayıp dilerse azaba uÄŸratacağına dair Resulullah'ın bize bildirdiÄŸi hususlara sadık kalacağımıza da söz verdik." Bu birinci Akabe Bey'atına katılan oniki kiÅŸiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi. DiÄŸer altısı ise Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa'lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebu'l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler. Bazı kaynaklarda bir önceki yıl Resulullah ile tanışan altı kiÅŸiden biri olan Câbir b. Abdullah yerine Uveym b. Saide'nin birinci Akabe Bey'atında bulunduÄŸu ifade edilir. Medineliler, hacdan geri dönerlerken, yanlarında, İslâm'ı öğretmek üzere Resulullah tarafından tayin edilen Mus'ab b. Umeyr'i götürdüler. Kısa surede Medine-i Münevvere'de İslâmiyet hızla yayıldı. Mus'ab b. Umeyr, Rasûlullah'ı Medine'deki her hareketten haberdar ediyordu. Kısa zamanda Evs ve Hazrec kabilesinin bütün evleri İslâm'ın nuruyla aydınlanmaya baÅŸladı. Artık Medine, bir İslâm devletinin doÄŸuÅŸuna hazır hâle gelmiÅŸti. Mus'ab b. Umeyr'in gayret ve etkisiyle Yesrib'in ileri gelenlerinden Sa'd b. Muaz ve Useyd b. Hudayr müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm'a girmesiyle İslâm, Medine'de bir hayli kabul gördü. Bunun üzerine Medineliler Hz. Peygamberi ÅŸehirlerine dâvet etmeye karar verdiler. Birinci Akabe Bey'atından bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke'ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın yetmiÅŸ beÅŸ müslüman vardı. Allah Resûlünün bu defa onlarla ilgi kurması İslâm'ın tebliÄŸinden ibaret deÄŸildi. Çok önemli kararlar arifesindeydiler. BuluÅŸma yeri yine Akabe mevkii oldu. BuluÅŸma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doÄŸru, Medineliler, gayet tedbirli hareket ederek kararlaÅŸtırılan yerde toplandılar. Rasûl-i Ekrem Akabe'ye bu defa amcası Abbâs ile birlikte geldi. Abbâs henüz ya müslüman olmamış, yahut müslümanlığını gizliyor, ancak yeÄŸenini himaye ediyordu. Böylesi bir toplantıda bulunmayı bir aile borcu kabul etmiÅŸti. Toplantıda ilk sözü Hz. Abbâs aldı: - Ey Hazrecliler, Muhammed (s.a.s.)'in aramızdaki mevkii bildiÄŸiniz gibidir. Biz, onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız. Kendisi burada, ailesinin yanında, nezdimizde izzet ve ikrâm içindedir. Fakat sizinle bir andlaÅŸma yapmak ve size katılmak istiyor. Ona verdiÄŸiniz sözü tutmak, kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve saÄŸlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat onu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu ÅŸimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız. Medineli Müslümanların cevabı şöyle oldu: -Dediklerinizi dinledik. Ey Allah'ın resulü, siz söyleyin! Kendiniz adına, Allah adına istediÄŸiniz andı bizden alınız. Biz hazırız. Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler okuduktan sonra şöyle buyurdular: "Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumak üzere size elimi veriyorum" Elini ilk uzatan, Berâ b. Ma'rur oldu. O, şöyle dedi: -Bey'at ettik ya Resulullah, seni Hak dinle gönderen Allah'a yemin ederiz ki kendimizi, çocuk ve hanımlarımızı koruduÄŸumuz gibi seni de koruyacak ve savunacağız. Biz, zaten harp içinde yoÄŸrulmuÅŸ kimseleriz. Zırha alışkınız. Bu, bize atalar mirasıdır. Bera'dan sonra söz alan Ebu'l Heysem de: - Ya Resulallah, dedi. Bizim yahudilerle bir takım baÄŸlantılarımız vardır. Bu baÄŸlantıları keseceÄŸiz. Biz bunu yaptıktan sonra siz de Allah'ın inâyetiyle muvaffak olunca bizi bırakıp kendi kavminizin yanına döner misiniz? Resulullah (s.a.s.) gülümsediler ve dediler ki: "Kanım sizin kanınızdır. Siz bendensiniz, ben de sizdenim. Kiminle dövüşürseniz" ben sizin yanınızdayım. Kiminle barış yaparsanız, ben de onunla barış yaparım. " Resulullah (s.a.s.)'in bu sözlerini duyan herkes, bey'at etmek üzere elini uzatıyordu. Bu sırada Abbâs b. Ubâde ortaya atılarak ÅŸunu söyledi: -Hazrecliler! Bu zata niçin bey'at ettiÄŸinizi biliyor musunuz? Ona bey'atla insanların kırmızısına ve siyahına, yani Arap ve Arap olmayana karşı savaÅŸa hazır olmayı kabul etmiÅŸ oluyorsunuz. Bir felâkete uÄŸradığınız ve ulularınızın maktul düştüğünü gördüğünüz zaman onu yalnız başına bırakacaksanız ÅŸimdiden bırakınız. Bu, daha doÄŸru olur. Yoksa dünyada ve ahirette rüsvay olursunuz. Fakat ona verdiÄŸiniz sözü tutacak, malca felâkete uÄŸramayı, büyüklerinizin ölümüyle karşılaÅŸmayı göze alacaksanız, bunu yapınız. Çünkü dünya ve ahiret hayrı bundadır. Hepsi kabul ettiler ve sordular: - Ey Allah'ın Resulü, buna karşılık bize ne va'd ediyorsunuz? Resulullah: "Cennet" dedi. Bey'at kısa zamanda tamamlandı. Hepsi de darlıkta ve geniÅŸlikte her halükarda itaate, sözün ancak doÄŸrusunu söylemeye ve Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmamaya söz verdiler. Bey'attan sonra Resulullah (s.a.s.), Hazrec'den dokuz, Evs'den üç kiÅŸi olmak üzere on iki nakip seçtiler. Es'ad b. Zurâre de hepsinin başı ve emîri seçildi. Bunlardan her biri bir kabîlenin reisi idiler. Bunun anlamı, oniki kabilenin İslâmiyeti kabul etmesiydi. Bey'at gece karanlığında tenhada ve gizlilik içinde yapılmıştı. Fakat bey'atın bitiminde bir çığlık karanlığın perdesini yırttı: - Ey KureyÅŸ, Muhammed ile atalarının dininden çıkanlar, sizinle döğüşmek için andlaÅŸma yaptılar!.. Fakat müslümanların artık kimseden çekindikleri yoktu. Bu sesi duyar duymaz Abbas b. Ubâde şöyle dedi: - Ya Resulallah, seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki istersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır üzerlerine saldırırız. Resulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurdular: "Hayır... Bize savaÅŸ izni daha verilmiÅŸ deÄŸildir. Åžimdilik hepiniz yerlerinize dönünüz." İslâm'a teslim olup Resulullah'a tam anlamıyla bey'at eden bu ilk müslüman kitle için emre itaat mutlak idi. Akabe'deki bu toplantı dağıldı ve herkes yerine döndü. Sabah olunca KureyÅŸli müşrikler bu bey'attan haberdar olmuÅŸlardı. Müşrikler bu anlaÅŸmanın mahiyetini araÅŸtırmaÄŸa baÅŸladılar. Fakat henüz müslüman olmamış olan Yesribliler'in Hz. Peygamber ile anlaÅŸmalarına bir türlü anlam veremiyorlardı. Mekkeli müşrikler bu gizli anlaÅŸma hakkında bir bilgi alamadan Yesrib'li müslümanlar ÅŸehri terk etmiÅŸlerdi . İslâm Devleti'nin kurulmasında önemli bir dönüm noktası olan ikinci Akabe bey'atına, Resulullah'ın savaÅŸ ve barışta korunacağına dair prensiplerin tesbit edildiÄŸi ve kararların alındığı bir bey'at olmasından dolayı, "Bey'atü'l-Harb" adı verilir. İkinci Akabe bey'at'ının gerçekleÅŸmesiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem baÅŸlıyor ve o gün İslâm Devleti'nin temeli atılmış oluyordu. Â17
HAZRETİ PEYGAMBERIN(S.A.V) ELÇİLERİ
Posted by zixak    Hudeybiyeden dönüldükten sonra bütün insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderilen son peygamber Hazreti peygamber tarafindan , Islam dinine davet icin etraftaki hükümdarlara gönderilmek üzere , Hicretin Yedinci senesi Muharrem ayında altı tane mektup yazıldı. Hükümdarlar Mühre Itimat ettiklerinden, gümüşten bir mühür yaptırıldı. Üzerine �Muhammed Rasulullah� diye Kazıtıldı. Yazılan mektuplara bastırıldı.Her Mektubu götürmek icin birer elçi seçildi ve gönderildi.   Necaşi, Yani Habeş Sultanı Bahr oglu Ashama ya Amr bin Umeyye gönderildi Necaşi Amr bin Umeyye ye layik olduğu ikrami yapmiş ve gereken hürmeti göstermiştir. Ve kendiside Gizlice Müslüman olmustur. Rum Kayseri de Hazreti Muhammedin Mektubunu saygili bir sekilde eline alip yüzüne sürmüs ve Dihye `ye pek cok hürmet edip bir cok hediyeler vermistir. Cünkü Rum Kayseri ile Iran Kisrasi arasinda bir süredir sert carpismalar oluyordu. Önce Kisra üstün gelerek Suriyeyi almis ve bütün Arabistani benimsemisti. Iranlilar Müsrik oldugundan, bütün Ehl-i Kitabin düsmani idiler. Rumlar ise Ehli Kitab olan Hiristiyan dininde bulunuyorlardi.Iranlilarin Rumlara üstün gelmesinden dolayi Kureys Müsrikleri sevinmisler müslümanlar ise üzülmüslerdi. Yemame Hükümdari Hevze`ye Selit Amiri gönderilmisti. Hevze Mektubu alip okudugunda eger Peygamber beni kendisine veliaht tayin ederse iman ederim demis Peygamberimiz ise "Ya Rabbi sen onun hakkindan gel "diyerek dua etti ve kisa bir zaman sonra Hevze Kafir olarak ölmüstür. Gassan Hükümdarina Şuca Esedı (r.a)gönderılmiş Gassan Hükümdarı Ebu Şimr Gassani gelen Mektubu yırtıp atmış ve ‘’İşte ben onun üzerıne ordu gönderiyorum ‘diyerek kötü muamelede bulunmuştu. Peygamberimiz bu haberi duyunca ‘ Memleketi yok olsun’ diyerek beddua etmiş, çok geçmeden Haris , küfür üzere ölerek cehennemi boylamıştı.   İran Kisrası Husrev Perhiz’e Abdullah bin Huzafe gönderilmişti. Hüsrev Perhiz Rasulullahın Mektubunu Hiddetlenerek yırtıp attı ve emrındekılere ‘’Şu hicaz tarafında peygamberlik davası güden adamı bana gönderın’’ diye emretmiş fakat çok kısa bir süre sonra oda oğlunun baskınına uğrayıp öbür dünyayı boylamıştır..17
MİRAC
Posted by zixak  Â Arapça'da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayı. Mirac olayı hicretten bir yıl ya da onyedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleÅŸir. Olayın iki aÅŸaması vardır. Birinci aÅŸamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aÅŸama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. İkinci aÅŸamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükseliÅŸi oluÅŸturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadis ayrıntılı biçimde anlatılır.  Â
Hadislerde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber (s.a.s), Kâbe'de Hatim'de ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib'in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adlı bineÄŸe bindirilerek Beytü'l-Makdis'e getirildi. Burada Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diÄŸer bazı peygamberler tarafından karşılandı. Hz. Peygamber (s.a.s) imam olarak diÄŸer peygamberlere namaz kıldırdı.   Hz. Peygamber (s.a.s), Beytü'l-Makdis'te kurulan bir Mirac'la ve yanında Cebrail olduÄŸu halde göğe yükselmeye baÅŸladı. Göğün birinci katında Hz. Adem, ikinci katında Hz. İsa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. İdris, beÅŸinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa ve yedinci katında Hz. İbrahim ile görüştü. Cebrail ile birlikte yükseliÅŸ Sidretü'l-Münteha'ya kadar sürdü. Cebrail, "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diyerek Sidretü'l Münteha'da kaldı. Hz. Peygamber (s.a.s) buradan itibaren Refref adlı baÅŸka bir binekle yükseliÅŸini sürdürdü. Bu yükseliÅŸ sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşahede etti. Sonunda Allah'ın huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah'a ÅŸirk koÅŸmayanların Cennet'e gireceÄŸi müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beÅŸ vakit namaz farı kılındı. Yeniden Refref ile Sidretü'l-Münteha'ya, oradan Burak'la Kudüs'e, oradan da Mekke'ye döndürüldü.  Hz. Peygamber (s.a.s) ertesi günü Mirac olayını anlattı. Olayı duyan müşrikler yoÄŸun bir kampanya baÅŸlatarak Hz. Peygamber (s.a.s)'i suçlamaya, alaya almaya baÅŸladılar. Bu kampanya bazı müslümanları da etkileyerek şüpheye düşürdü. Olayın gerçek olup olmadığını araÅŸtırmak isteyenler Beytü'l-Makdis'e ve Mekke'ye gelmekte olan bir kervana iliÅŸkin sorular sorarak Hz. Peygamber (s.a.s)'i sınadılar. Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdiÄŸi bilgilerin doÄŸruluÄŸu müslümanları şüpheden kurtardıysa da müşriklerin inatlarını kırmaya yetmedi. Mirac olayı inatlarını ve düşmanlıklarını artırarak onlar için bir fitne nedeni oldu. Bu olay karşısındaki tutumu nedeniyle Hz. Ebu Bekr, Hz. Peygamber (s.a.s)'ce "Sıddîk" lakabıyla onurlandırıldı. Hz. Ebu Bekir olayı kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyeceÄŸini soran müşriklere "O söylüyorsa şüphesiz doÄŸrudur" cevabını vermiÅŸti.  Ahad hadislere dayansa da Mirac olayının gerçekliÄŸinde tüm müslümanlar birleÅŸmiÅŸlerdir. Ancak olayın gerçekleÅŸme biçimi İslam bilginleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuÅŸtur. Buna göre İbn Abbas'ın da içinde bulunduÄŸu bazı bilginlere göre Mirac olayı uykuda gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bilginlerin büyük çoÄŸunluÄŸuna göre ise uyku durumunda ve rüyada deÄŸil, uyanık iken gerçekleÅŸmiÅŸtir. Fakat bu görüşü savunanlar da Mirac'ın yalnız ruhla mı, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi olduÄŸu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Sonraki Kelamcıların büyük çoÄŸunluÄŸuna göre mirac olayı uyanıkken hem ruh, hem de bedenle gerçekleÅŸmiÅŸtir. İçlerinde Hz. AiÅŸe'nin de bulunduÄŸu bazı bilginlerle mutasavvıfların büyük çoÄŸunluÄŸuna göre ise uyanık durumda iken ama yalnız ruhla gerçekleÅŸmiÅŸtir.  Mirac olayının gerçekleÅŸtiÄŸi gece müslümanlarca kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayılmış ve bu gecenin ibadetle ihyası gelenekleÅŸmiÅŸtir. Osmanlılar döneminde, camiler kandillerle donatıldığı için Mirac kandili olarak anılan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Mirac olayını anlatan ve Miraciye adı verilen ÅŸiirlerin okunması, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti.  MIRAC GECESINDE PEYGAMBERIMIZE VERILEN HEDIYELER  Mirac günü peygamber efendimiz (S.A.V) hediye olarak üç ÅŸey verilmiÅŸti: Bunlar; BeÅŸ Vakit Namaz, Bakara Suresinin Son Ayetleri, Ve Åžirk KoÅŸmamak ÅŸartı ile ‘’LA İLAHE İLLALLAH ‘’diyen her Müslümanın cennete girebileceÄŸi müjdesi.Â
17
Bir kâse etin fevc fevc gelen insanlara yetmesi!
Posted by zixak   Tirmizî ve Neseî ve Beyhakî ve Åžifâ-i Åžerif gibi kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Semurete`bni Cündüb der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm a bir kâse et geldi. Sabahtan akÅŸama kadar fevc fevc adamlar geldiler, yediler. İşte, mukaddimede beyan ettiÄŸimiz sırra binaen, ÅŸu vakıa-i bereket yalnız Semure`nin rivayet i deÄŸil; belki Semure, o yemeÄŸi yiyen cemaatlerin mümessili gibi, onların namına ve tasdiklerine binaen ilân ediyor. (Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2629; Ebû Dâvud, mukaddime: 9; Müsned, 5:12, 18; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:618.)   On Dokuzuncu Mektup / Mu`cizât-ı Ahmediye / Bereket-i taam / Bediüzzaman Said NursîÂ17
Bir zâtın iyâli için istediği taamın bereketlenmesi
Posted by zixak   Nakl-i sahih-i kat`î ile, Åžifâ-i Åžerif ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha beyan ederler ki: Hazret-i Câbiru`l-Ensârî diyor: Bir zât, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dan iyâl i için taam istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyâl iyle ve misafirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. noksan iyet ini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı; noksan olmaya baÅŸladı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm a geldi, vak`a yı beyan etti. Ona cevaben ferman etti : لَوْ لَمْ تَكÙ?لْهÙ? َلأَ كَلْتÙ?مْ Ù…Ù?نْهÙ? وَلَقاَمَ بÙ?ÙƒÙ?مْ Yani, “EÄŸer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi.â€? (Müslim , Fedâil: 3, no. 2281; Beyhakî, Delâilü`n-Nübüvve: 6:114.)   On Dokuzuncu Mektup/Mu'cizât-ı Ahmediye/ bereket-i taam/ Bediüzzaman Said NursîÂ17
Hz. Enes`in getirdiÄŸi az arpa ekmeÄŸinin bereketlenmesi
Posted by zixak   Nakl-i sahih-i kat`î ile, hâdim-i Nebevî Hazret-i Enes `in amcası meÅŸhur Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm , yetmiÅŸ seksen adamı, Enes`in koltuÄŸu altında getirdiÄŸi az arpa ekmeÄŸinden tok oluncaya kadar yedirdi. “O az ekmekleri parça parça edinizâ€? emretti ve bereketle dua etti. Menzil dar olduÄŸundan, onar onar gelip yediler, tok olarak gittiler. (Buharî , Et’ıme: 6, 48; Müslim , EÅŸribe: 142, 143; Müsned, 3:218; Ali el-Kari, eÅŸ-Åžifâ, 1:291, 297; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:31.)   On Dokuzuncu Mektup/Mu'cizât-ı Ahmediye/ bereket-i taam/ Bediüzzaman Said NursîÂ17
Hendek Savaşı`ndaki bereket
Posted by zixak   Kütüb-ü sahiha kat`iyetle beyan ediyorlar ki: Gazve-i Garra-i Ahzabda, meÅŸhur Yevmü`l-Hendek `te, Hazret-i Câbiru`l-Ensârî kasem le ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sâ` arpa ekmeÄŸinden, bir senelik bir keçi oÄŸlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: O gün yemek, hane mde piÅŸirildi. Bütün bin adam o sâ`dan, o oÄŸlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek aÄŸzının suyunu koyup bereketle dua etmiÅŸti. İşte, ÅŸu mu`cize-i bereket i, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasem le ilân ediyor. Demek ÅŸu hâdise, bin adam rivayet etmiÅŸ gibi kat`î denilebilir. (Buharî, Mağâzî: 29; Müslim, EÅŸribe: 141; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:31; Ali el-Kari, eÅŸ-Åžifâ, 1:290; Kenzü’l-Ummal, 12:409, 424.)   On Dokuzuncu Mektup/Mu'cizât-ı Ahmediye/ bereket-i taam/ Bediüzzaman Said NursîÂ17