Archive for Mart 4th, 2008

Mar
04

NAAT

Posted by zixak Seccaden kumlardı... Devirlerden diyarlardan Gelip göklerden buluşan Ezanların vardı.    Mescit mü'min, minber mü'min... Taşardı kubbelerden tekbîri Dolardı kubbelere "âmin".    Ve mübarek geceler, dualarımız, Geri gelmeyen dualardı.. Geceler ki, pırıl pırıl Kandillerin yanardı!    Kapına gelenler, yâ Muhammed. -Uzaktan yakından- Mü'min döndüler kapından!    Besmele ekmeğimizin bereketiydi İki dünyada aziz ümmet, Muhammed ümmetiydi.                           Konsun -yine- pervazlara                         Güvercinler;                         "Hû hû" lara karışsın                         Âminler...                         Mübârek akşamdır;                         Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler!    Şimdi Seni ananlar, Anıyor ağlar gibi... Ey yetimler yetimi, Ey garipler garibi; Düşkünlerin kanadıydın, Yoksulların sahibi... Nerde kaldın ey Rasul, Nerde kaldın ey Nebî?    Günler ne günlerdi yâ Muhammed; Çağlar ne çağlardı: Daha dünyaya gelmeden Mü'minlerin vardı... Ve bir gün, ki gaflet Çöller kadardı.    Halime'nin kucağında Abdullah'ın yetimi, Âmine'nin emaneti ağlardı!    Hadîce'nin koncası, Âişe'nin gülüydün. Ümmetinin gözbebeği, Göklerin Rasulüydün... Elçi geldin, elçiler gönderdin... Ruhunu Allah'a, Elini ümmetine verdin. Beşiğin, yurdun, yuvan Mekke'de bunalırsan Medine'ye göçerdin.    Biz bu dünyadan Nereye göçelim, yâ Muhammed? Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet Altın devrini yaşıyor... Diller, sayfalar, satırlar (Ebû Leheb öldü.) diyorlar:    Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!   Neler duydu şu dünyada Mevlid'ine hayran kulaklarımız Ne adlar ezberledi, ey Nebî, Adına alışkın dudaklarımız! Artık yolunu bilmiyor; Artık yolunu unuttu Ayaklarımız! Kâbe'ne siyahlar Yakışmamıştır, yâ Muhammed, Bugünkü kadar!    Haset gururla savaşta; Gurur, Kafdağı'nda derebeyi...    Onu da yaralarlar kanadından, Gelse bir şefkat meleği... İyiliğin türbesine Türbedâr oldu iyi!    Vicdanlar sakat Çıkmadan yâ Muhammed yarına! İyilikler getir, güzellikler getir Âdem oğullarına...   Şu gördüğün duvarlar ki Kimi Tâif'tir, kimi Hayber'dir; Fethedemedik, yâ Muhammed, Senelerdir...    Ne doğruluk, ne doğru; Ne iyilik, ne iyi... Bahçende en güzel dal, Unuttu yemiş vermeyi... Günahın kursağında Haramların peteği...    Bayram yaptı yabanlar: Semâve'yi boşaltıp Sâve'yi dolduranlar... Atını hendeklerden -bir atlayışla- Aşırdı aşıranlar... Ağlasın Yesrib, Ağlasın Selman'lar!   Gözleri perdeleyen toprak, Yüzlere serptiğin topraktı... Yere dökülmeyecekti ey Nebî, Yabanların gözünde kalacaktı!                            Konsun yine pervazlara                         Güvercinler;                         "Hû hû" lara karışsın                         Âminler...                         Mübârek akşamdır;                         Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler!   Ne oldu, ey bulut, Gölgelediğin başlar? Hatırında mı, ey yol, Bir aziz yolcuyla Aşarak dağlar taşlar, Kafile kafile, kervan kervan Şimale giden yoldaşlar?    Uçsuz bucaksız çöllerde, Yine, izler gelenlerin, Yollar gideceklerindir.    Şu tekbir getiren mağara, Örümceklerin değil; Peygamberlerindir, meleklerindir.   Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi... Hakkı göremeyen Gözlerdeydi!    Şu kuytu cinlerin mi; perilerin yurdu mu? Şu yuva -ki bilinmez, Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?- Kuşlarını, bir sabah, Medine'ye uçurdu mu?    Ey Ebvâ'da yatan ölü, Bahçende açtı dünyanın En güzel gülü; Hatıran, uyusun çöllerin Ilık kumlarıyla örtülü.   Dinleyene hâlâ, Çöller ses verir; "Yâleyl!" susar, Uğultular gelir. Mersiye okur Uhud, Kaside söyler Bedir. Sen de bir hac günü, Başta Muhammed, yanında Ebû Bekir; Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü Destan yap, ey şehir!     Ebû Bekir'de nur, Osman'da nurlar... Kureyş uluları, karşılarında Meydan okuyan Ömer bulurlar; Ali'nin önünde kapılar açılır, Ali'nin önünde eğilir surlar. Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de Hakk'ın yiğitleri, şehîd olurlar...    Bir mutlu günde ki, ölüm tatlıydı; Yerde kalmazdı ruh, kanatlıydı...                            Konsun yine pervazlara                         Güvercinler;                         "Hû hû" lara karışsın                         Âminler...                         Mübârek akşamdır;                         Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler!    Vicdanlar, sakat çıkmadan, Yâ Muhammed, yarına; İyiliklerle gel, güzelliklerle gel Âdem oğullarına!    Yüreklerden taşsın Yine, imanlar! Itrî, bestelesin Tekbîr'ini; Evliya, okusun Kur'an'lar! Ve Kur'an'ı göz nuruyla çoğaltsın Kayışzade Osman'lar!    Na'tini Gâlip yazsın, Mevlid'ini Süleyman'lar! Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle Geri gelsin Sinan'lar! Çarpılsın hakikat niyetine Cenaze namazı kıldıranlar!    Gel, ey Muhammed, bahardır... Dudaklar ardında saklı Âminlerimiz vardır!... Hacdan döner gibi gel; Mîrac'tan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!    Bulutlar kanad, rüzgâr kanat, Hızır kanad, Cibril kanat; Nisan kanad, bahar kanat; Âyetlerini ezber bilen Yapraklar kanat...   Açılsın gözlerin kapıları, Açılsın perdeler, kat kat! Çöllere dökülsün yıldızlar; Dizilsin yollarına Yetimler; günahsızlar! Çöl gecelerinden, yanık Türküler yapan kızlar Sancağını saçlarıyla dokusun; Bilâl-İ Habeşî sustuysa Ezanlarını Dâvûd okusun!                            Konsun yine pervazlara                         Güvercinler;                         "Hû hû" lara karışsın                         Âminler...                         Mübârek akşamdır;                         Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler! ARİF NİHAT ASYA
Mar
04

NECİD ÇÖLLERİNDEN MEDİNE’YE

Posted by zixak

 

Åžerif Ali Haydar PaÅŸa Hazretlerine

Nâr-ı beyzâ mı nedir, öğle zamanında güneş? Tepesinden döküyor beynine âfâkın ateş! Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine, Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sîne. San'atın sırrını ressâm-ı ezelden okuyan; Rûh-i ma'sumu bütün hilkati kendinde duyan; Şimdi yerlerde şafak, şimdi bulutlarda bahar, Şimdi tûfân-ı ziya, şimdi köpük, şimdi buhar, Şimdi, mahmûr-i tefekkür, uzanan enginler, Şimdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler, Şimdi dalgın dereler, şimdi zılâl ummanı, Şimdi bir vaha çizen; şimdi bütün elvanı, Toplayıp mavi elekten geçirirken, üryan Kumların üstüne bin türlü bedâyi' dokuyan O güzel sîne, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor: Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor! Ne zemininde sezersin, ne fezasında hayat; Âh bir reng-i hayât olsa da görsem... Heyhat! Benzi külden de uçuk... Nerde o masmavi semâ? Yine bîçârenin üstünde o müzmin humma! Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmûm, Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm, Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor; O zaman işte muhîtâtı alevler tarıyor; Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların, Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın! Ne soluk var, ne de ses... Bâdiyenin hâli harab! Çağlıyor sâde ufuklardaki âvâre serab; Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı.   Geceden girdiği dehşetli mugaylân-zârı, Gündüzün geçmek için kafile olmuş develer, Eğrilip büğrülerek, yangına düşmüş ejder Istırâbıyle, ne müz'ic uzanıp kıvranıyor! İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor. Ya o sırtındaki yüzlerce heyûlâ-yı beşer, Âteşîn dalgalar üstünde yüzen bir mahşer, Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak, Gidiyor bulmaya, heyhat, yeşil bir toprak! Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedî pâyânın? Nerdedir vahası, yâ Rab, bu serâbistânın? Necd'in a'mâkına dalmış, iki aydan beridir, Koca bir kafile Mecnun gibi hâib, hâsir, Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye, Görürüm, bir gün olur "Hayme-i Leylâ" diye! Ne devam etmeye takat, ne karâr etmeye yer; Bir ılık gölge, İlâhî... O da olmazsa eğer, Kalmıyor sâhil-i maksûda vusul imkânı.   Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı, Karşıdan "Kubbe-i Hadrâ" edivermez mi zuhur? O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr! Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrakı, Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk'ı! Ebedî fecrini gördükçe perişan lâhût; Zıll-i memdûduna düştükçe güneşler mebhût! Sanki feyfâ-yı taharride yanan ervaha, Sayeler dökmek için Sidre'den inmiş vaha. O cehennem gibi vâdîde bu cennet ne güzel! En büyük şi'r tezadın mıdır, ey hüzn-i ezel? Sana bir mısra'-ı bercestedir etmiş ki sünûh: Duyar amma varamaz yükselen âhengine rûh.   "Menâha"dan geçiyorduk, ikindi olmuştu.  Çıkınca karşıma Cânân'ımın yeşil yurdu, Gözüm karardı,atıldım harîm-i cazibine; Yarıp cemâ'ati, düştüm direklerin dibine. Sonunda bir yere, lâkin, gömünce varlığımı, Ridâ-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı. Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan İçimde dondu da bir ra'şe koptu ruhumdan; Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi! Önümde sîneye çekmiş huşû'u titrerdi, Zemin zemin kabaran saflarıyla gûnâgûn Zılâl-i camide halinde, bir cihân-ı sükûn! Evet, o koskoca âlem... Tunuslu, Afganlı,  Transvâlli, Buhârâlı, Çinli, Sudanlı, Habeşli, Hîveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli, Serendib'in, Cava'nın, Mağrib'in bütün şekli; Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden, Cihan cihan dolaşıp, müntehâ-yı şarka giden, O dûdmân-ı kerîmin sayılmaz evlâdı, Huzur içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı!   Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût! Ki vecde geldi temaşadan ansızın melekût: Hurûş edip beşi birden yanık minarelerin, Huda'yı bağrına basmış yığın yığın beşerin Gömülmüş olduğu ummanı dalgalandırdı; Deminki mahşeri inletti, Sûr'u andırdı! Birinci "Eşhedü en-lâ-ilâhe illâ'llâh" Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh, Duyuldu Merkad-i Pâk'in de, aynı ikrarı, Derin derin gelen âvâzelerle tekrarı. Bütün o ma'kese dönmüştü cebheler şimdi; Onun sadâları artık muhîte hâkimdi. İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd, Huda'yı etti zeminden için için tevhîd. Üçüncü oldu şehâdet ki: Tuttu eb'âdı, Muhammed'in ebediyyet-güzîn olan yâdı. Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan! Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Canan? Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı? Kıyâm-ı Haşr'e kadar yoksa hiç uyanmaz mı? Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke: Şu hâbgâhı derâgûş eden demir şebeke, -Yerinden oynamayan dağ kadar vücûdunda- Bütün bu cuşişi ürpermelerle duysun da; O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle, Uyanmasın koca bir mahşerin enîniyle?    Minareler yeniden "Lâ-ilâhe illâ'llâh" Teranesiyle coşarken, ayaklanıp nâgâh, Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ'da; Yayıldı velvelesiz bir inilti eb'âda. Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber; Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler; Ne ihtiyarıma sâhib, ne i'tiyâdıma râm, Bu girdibâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm; Sularla engine düşmüş sefîne-pâre gibi, -Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi, İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda, Yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da, İyân olur yeniden- öyle çalkanıp durarak; Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak! Ayılmışım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş, Sükûna münkalib olmuş da bekliyor, medhûş. İnince yerlere mahfilden akıbet bir enîn, Boşandı gitti o binlerce sineden «âmîn!» Boyun bükük, kol açık âsumâne, göz kapanık; Ne inliyor o cemâ'at, ne inliyor artık! Fezayı dolduran eller ki Hakk'a yalvarıyor; Yarıp da loşluğu bir müttekâ-yı nûr arıyor! Bu başka başka lisanlar, bu here ü merc âvâz, Birer niyaz idi Mevlâ'ya...Hem de aynı niyaz! Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli, Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli; Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete, Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete, Ne istesin ki, beraberce ben de istemeyim? Şu ben.ki... Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim. Ezelde kaynaşan ervaha ayrılık var mı? Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı? Olunca minberimîz, arşımız, Huda'mız bir; Benim de beklediğim nûr onun da gayesidir.    O nuru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter! Bunaldı milletin âfâkı, bir şabâh ister. İnayetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm! Bu secdegâha kapanmış yanan yürekler için; Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için; Harîm-i Kabe'n için; sermedi Kitâb'ın için; Avâlimindeki âyât-ı bî-hisâbın için; Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;  Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için; Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm'ın!  Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın? O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken, Bir inkılâb ile mahrum olunca azminden, Esaretin ne kadar şekli varsa katlandı... Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı! O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan, Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can. Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mazinin.             Henüz duâ ediyordum ki, "Yâ Resûlallâh!" Nidası kükreyerek, bir kanadlı tayf-i siyah, Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere, Süzüldü uçtaki "Babü's-Selâm" önünde yere. Mehîb sayhası hâlâ fezada çınlardı, Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb'âdı. Düşünce Ravza-i Peygamber'in ayaklarına; Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına. Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak. Diyordu inleyerek:    - Yâ Nebî, şu hâlime bak! Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın; Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın! Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum; Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum. "Tahammül et!" dediler... Hangi bir zamana kadar? Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var! Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak; Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak... Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sudan'ı, Üç ay «Tihâme!» deyip çiğnedim beyabanı. Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada; Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada: Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin; Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin! İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm, Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram. Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim; Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim! Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü... Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü? Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir... Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir? Beş altı sineyi hicran içinde inleterek, Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek? Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden; Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden! Nedir o meş'ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!...   Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa "ah!"... Ne gördüm, oh! Serilmiş zemine Sudanlı... Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı, Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini. Bitince hârice nakliyle gasli, tekfini,  "Bakî'"a gitti şehidin vücûd-i fânisi;   "Harem"de kaldı, fakat, rûh-i câvidânîsi.  MEHMED AKİF ERSOY
Mar
04

NA’T

Posted by zixak

 

Yâ Resûl-i fahr-i âlem seyyid-i zât u sıfat

Bahr-ı zâtın gevherisin hem sıfatın ayn-ı zât.   Kuvvet-i zât-ı ezel dâim seninle müstakim Hikmet-i dâru l-ebed kâim sanadır muhkemât.   Mazhar-ı sırr-ı dakâyık matla-ı nûr-ı ezel Mahzar-ı kân-ı hakâyık menba-ı her mu'cizat.   Ahmed ü Mahmud u Kâsım  şâh-ı sultân-ı rusûl "Künt ü kenz"in ma'deni hem keşf-i hall-i müşkilât   Vasfına "Ve'n-Necm"ü "Ve'ş-Şems"ü "Tebârek" söyledi Şânına "Tâ-Hâ" ve "Yâ-Sîn" geldi Hakk'tan beyinât   Sûret-i envârının her zerresi şems ü kamer Turre-i anber-feşânın Leyletü'l Kadr ü Berât.   İzz ü ikbâlinden ötürü oldu terkîb-i cihan Yer ü gök ins ü melâik asi u fer-i kâinat.      NESÎMÎ
Mar
04

NA’T

Posted by zixak

 

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Huda'dır bu  Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafa'dır bu     Felekde mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir Bunun kandîli cevzâ, matla'-ı nûr-i ziyadır bu.   Habîb-i Kibriya'nın hâb-gâhıdır fazîletde Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriya'dır bu.   Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı Adem zail Âmâdan açdı mevcudat dü-çeşmin tûtîyâdır bu.   Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha Metaf-ı kudsiyândır cilve-gâh-ı enbiyâdır bu. 

NÂBÎ

Mar
04

Muhammed’e Medhiye

Posted by zixak

 

 Tuttu  cihanı  ser-te-ser  envâr-ı  Mustafâ   Çünkim belirdi dünyâda âsâr-ı Mustafâ   Uruldu canda nevbet-i  şer'-i Muhammedi  Doldu  cenan cinânına ezhâr-ı  Mustafâ   Tevhîd servi ravza-i îmânda bitti hoş  Aktı çü ayn-ı hikmet-i esrâr-ı Mustafâ   Hakk gülşeninde öttü  ger ü  vahy  bülbülü  Rahmet güliyle doldu bu gülzâr-ı Mustafâ   Oldu meşâm-ı akl u dil ü can    muattar  Açıldı çünki nâfe-i güftâr-ı Mustafâ   Kalmadı kadr ü kıymeti dürr ü cevahirin  Dürler çü saçtı  la'l-i  dürer-bâr  Mustafâ   Bâzâr-ı küfr ü kibr ü dalâlet harâb olup  Hem hoş bezendi şer' ile bâzâr-ı Mustafâ   Dînin çerâğı yandı vü yandı kamu oda  Küffâr-ı ehl-i şirk ü hep ağyâr-ı Mustafâ   Gerçi ki yok dürür bu Süleyman'da hoş amel Lakin anın ümîdi dahi var-ı Mustafâ   Sen Mustafâ'yı cân ile tekrar eyle kim Nûr artırır gönüllere tekrâr-ı Mustafâ  SÜLEYMAN ÇELEBİ
Mar
04

MEVLÃŽD’den

Posted by zixak

 

"Hazret-i Muhammed'in  doğuşundan sonraki olaylar üzerine"  Yedi kat gök ehli cümle geldiler  Ahmed'i görüp ziyaret kıldılar    Yerde vü gökte ferişteh kalmadı  Kim Muhammed yüzünü ol görmedi   Hem sekiz uçmak içinde hûr-ı 'în   Görmeğe geldi ol şahın manzarın   Her biri elinde bir nurdan tabak Kim yaratmış sun'ı Birle anı Hakk   İçleri dolu cevahir anların  Başına saçu için Peygamberin   Gelüben cümle saçu saçtı ana Ay yüzün görüp bu(n)lar kaldı tana   Saçu saçıp çün ziyaret ittiler  Hûrî vü Rıdvan melekler gittiler   Yaradılmıştan kime k'oldu nasîb  Anlara dahi göründü ol habîb   Hem bu(n)lar dahi ziyaret kıldılar  Ol resûl-i Hakk bu durur dediler   Çün cihâna geldi ol şâh-ı cihan  Zahir oldu anda çok türlü nişan   Ol gece hep putlar oldu ser-nigûn  Canına şeytânın uruldu düğün   Doldu küffarın içi vü taşı gam  Urdu her biri başına taşı hem   Hem kiliseler dahi yıkıldı çok  Kaldı altında keşişler oldu yok   Taak-ı Kisrâ öyle çatladı katı K'işitenin gitti akl u takati    Sâve bahri yere geçti ser-te-ser  Kimse anda bulmadı sudan eser   Ol Mecûsîler odı kim var idi  Nîce yıllar idi kim yanar idi   Ana taparlar idi ol kavm-i şûm  Hiç olup od söyündü san ki mum   Buncaleyin dahi  nice türlü var Anları ger dersevüz key söz uzar   Bildi âlem halkı doğdu Mustafâ  Cümle âlem nûr ile buldu safa   Olalı başladı ol sâhib-i kemâl Ay vü gün buldu cemâlinden cemâl   Çünkü ol şâh erdi on dört yaşına  Kamu halk and içer oldu başına   Ulu kişi hep kamu ehl-i Arab  Cümle andan buldular ilm ü edeb   Görmediler ana benzer ademî  Hulk ile tuttu cemî-i âlemi   Mu'cizâtı zahir ola başladı  Cümle-i dillerde söylendi adı   Mevlidinden çün biraz kıldık beyân  Mu'cizâtından dahi işit ey can   

SÜLEYMAN ÇELEBİ

Mar
04

Aşkın İle Âşıklar

Posted by zixak

Aşkın ile âşıklar yansın yâ Rasûlullah

 

İçip aşkın şarâbın kansın yâ Rasûlullah.   Şol Seni seven kişi komuş yoluna başı  İki cihan güneşi Sensin yâ Rasûlullah.   Şol Seni sevenlere kıl şefaat onlara  Mü'min olan tenlere cansın yâ Rasûlullah.   Âşıkım şol dîdâra bülbülüm şol gülzâra  Seni sevmeyen nâra yansın yâ Rasûlullah.   Derviş Yunus'un canı âlem şefaat kânı  İki cihan sultanı Sensin yâ Rasûlullah.  

YUNUS EMRE

Mar
04

Canım Kurban Olsun Senin Yoluna

Posted by zixak

Canım kurban olsun Senin yoluna  Adı güzel kendi güzel Muhammed. Şefaat eylesin kemter kuluna Adı güzel kendi güzel Muhammed.     Mü'min olanların çokdur ceâsı Âhiretde olur zevk u safâsı, Onsekiz bin âlemin Mustafa'sı Adı güzel kendi güzel Muhammed.    Yedi kat gökleri seyrân eyleyen Kürsünün üstünde cevlân eyleyen Mî'râcında ümmetini dileyen Adı güzel kendi güzel Muhammed.    Dört, çâr-yârânın gökçek yâridir Ânı seven günahlardan berîdir Onsekizbin âlemin Sultânıdır Adı güzel kendi güzel Muhammed.    Sen hak peygambersin şeksiz gümansız Sana uymayanlar gider imansız Âşık Yunus n'eyler dünyayı Sensiz Adı güzel kendi güzel Muhammed.

YUNUS EMRE

Mar
04

Kutsal Metinler Işığında İslam’ın Sanat Anlayışı ve Tasvir Yasağı

Posted by zixak

Dr. Aziz Doğanay   

 
İslâm’ın sanata bakışını doğru algılayıp yorumlayabilmek için önce sanatın ne olduğu konusunda ortak bir karara varmak gerekir. Ancak bu konu yazımızın boyutunu aşacak kadar uzun bir meseledir. Şunu belirtmek gerekir ki sanat sadece resim ve heykel yapmaktan ibaret bir fiil değildir. Sanat, ayrıntıları fark etme, derin duyguları anlama ve anlatma, hissederek yaşama ve paylaşma işidir. Evrensel bir duygu dilidir sanat. Tasvirler ve notalar bu dilin ancak birer alfabesini oluşturmaktadırlar.Meselenin köklerine ulaşabilmek için önce kutsal kitaplara yansıdığı kadarıyla İslâm öncesi semavî dinlerin sanat karşısındaki tutumlarını ve uygulamalarını inceleyerek işe başlamak lâzımdır.Bildiğimiz kadarıyla ne İslâm öncesi semavî kitaplarda ne de Kur’â’n-ı Kerîm ve Hadîs-i Şeriflerde, açık bir sanat tarifi yapabilmemize yardımcı olacak vazıh ifadeler bulunmaktadır. ‘Estetik’ tabiri yeni bir kavramdır. ‘Güzellik’ ise Kutsal metinlerde çoğu kez iyilikle anlamlandırılmıştır. Daha çok ahlâkî öğütler gibi görünen bu ifadeler bizlere, sanatın olması gereken esasını da bildirmektedir.Birçok kimse, göze hitap eden bir sanat eseri ortaya koymayı, resim ve heykel yapmakla eşdeğer gördüğü için İslâm’da sanat denince bütün bakışlar tasvir yasağına odaklanmış ve hep bu meselenin meşruiyeti tartışılır olmuştur. Gerçi musıkî ve hatta edebiyat için de durum çok farklı değildir. Biz burada daha çok plâstik sanatlar açısından konuyu ele alacağız.Semavî kitaplara bakıldığında, sanat faaliyetleri alanında en geniş malûmatın Tevrat’ta bulunduğu görülür. Burada Allah (cc) Hz. Musa’ya, insanların Kendisi’ne ibadet edebileceği bir mesken yapmasını emretmiş ve bu meskenin, hangi malzemeden hangi teknik ve kalitede, nasıl yapılacağına ilişkin ayrıntıları kitabında kendisine bildirmiş, bütün ölçü, şekil ve renklere varana kadar yapılacak işin esasını tarif etmiştir. Öyle ki burada muhataba hiç bir tercih hakkı bırakılmamıştır:
  • “Ve aralarında oturayım diye, benim için makdis yapsınlar. Meskenin örneÄŸine ve bütün takımlarının örneÄŸine, sana göstermekte olduÄŸum her ÅŸeye göre yapacaksınâ€? (Çıkış 25/8-9).
  • “Ve meskeni on perdeden yapacaksın, bükülmüş ince keten ve lacivert, erguvanî ve kırmızıdan üstad iÅŸi kerrubîlerle (kerubim: güvercin veya kanatlı bir ruhanî varlık, melek) onları yapacaksınâ€? (Çıkış 26/1).
Tevrat’ta, “Kendin için oyma put; yukarda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın; Onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin� (Çıkış 20/4) denilerek bu sanatın sınırları kesin hatlarla çizilmiş ve tasvir yasağı konusu Hz. Musa’ya verilen ‘On Emir’ içerisinde ikinci sıraya yerleştirilmiştir. Aynı emir Hıristiyanlık için de geçerlidir; zira İncil’de “Sanmayın ki ben Kutsal Yasa’yı yahut Peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil fakat tamam etmeğe geldim� (Matta 5/17) denmektedir. Bazı araştırmacılar Allah (cc)’ın, Hz. Musa’ya, Kutsal Yasa levhalarının saklanacağı bir sandık yapmasını ve bu sandığın üzerine konulmak üzere, kerrubîler yapmasını emrettiğini (Çıkış 25/18-19) ve Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Süleyman Peygamber’in kıssasını da (Sebe 34/13) delil göstererek, bu genel tasvir yasağının aslında sadece tapınılmaya mahsus şeyler için geçerli olduğunu ve Tevrat’ta da tasvir yasağının bulunmadığını iddia etmişlerdir.İncil’de, Tevrat’ta olduğu kadar ayrıntıya yer verilmemekle beraber güzellik, iyilikle buluşturularak; iki şey arasında bir uyum ve dengenin bulunması gerektiği ve yapılan işte samimi olunması gerektiği çeşitli benzetmelerle izah edilmiştir:
  • “Ey engerek soyları! Bu kadar kötü olduÄŸunuz halde, nasıl güzellikten söz ediyorsunuz? Çünkü ağız yürekten taÅŸanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik; kötü insan ise kötülük çıkarır (Matta 12/ 34-35).
  • “Hiç kimse eski bir giysiyi çekmemiÅŸ bir yeni kumaÅŸ parçasıyla yamamaz. Çünkü konulan yama çekerek giysiden kopar ve yırtık daha da kötü duruma gelirâ€? (Matta 9/16).
  • “İmdi, Benim bu sözlerimi kim iÅŸitir ve onları yaparsa evlerini kaya üzerine kuran adama benzer. YaÄŸmur yaÄŸdı, seller geldi, yeller esti ve eve çarptılar ve ev yıkılmadı; çünkü kaya üzerine kurulmuÅŸtuâ€? (Matta 7/24-25).
Yukarıdaki ifadeler dışında İncil’de sanatla veya tasvirle ilgili herhangi bir beyan bulunmamaktadır. Bu beyanlardan da anlaşıldığı üzere bütün semavî dinlerin kurmaya çalıştığı hayat nizamında birlik, bütünlük, uyum ve samimiyet arandığı gibi, sanatta da düzen, ahenk ve samimiyet aranmaktadır. Hz. Musa’nın şeriatını tamamlamaya geldiğini belirten Hz. İsa’nın kitabı İncil’de, Tevrat’taki tasvir yasağının kaldırıldığına dair hiç bir ifade yer almamaktadır. Tarihteki ikonoklazm (put kırıcılık) hareketi, bu yasak neticesinde ortaya çıkmış en dikkat çekici hâdisedir. Bu yasağın hayata nasıl yansıdığı hususu farklı bir bahis konusudur. Zira hayatında hiç bir kiliseye gitmemiş olan Hz. İsa, büyük ölçüde putperest Roma kültürünün etkisi altında kalmış olan, resim ve heykellerle dolu özellikle Katolik kiliselerin bugünkü durumunu görse, tepkisi ne olurdu doğrusu merak konusudur. Çünkü Büyük Mabed’i pazar yerine çeviren Yahudileri “Benim evime dua evi denecek diye yazılmıştır. Ama siz burayı haydut inine çevirdiniz� (Matta 21/13) diye azarlayarak Mabed’den nasıl kovduğu İncil’de ibret verici bir şekilde anlatılmaktadır.Semavî kitapların sonuncusu olan Kur’ân-ı Kerîm’de resim, heykel ve benzeri sanat dallarının icrasını yasaklayan herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Şimdi, Kurân-ı Kerîm’in sanatla ilişkilendirilebilecek bazı beyanlarına işaret edelim:
  • “Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!â€? (Mü’minûn 23/14).
Bu ayetteki ‘en’ sıfatından anlaşıldığına göre yaratanların en güzeli olan ve en güzeli yaratan Allah’tır.  İnsanların yaptıkları sadece O’nun yarattığı güzellikleri şerh eden cüzi sanat yaratımı çabalarıdır.
  • “Allah'ın boyasına bak. Kim, Allah'dan daha güzel boya vurabilir ki? İşte biz O'na ibadet edenlerizâ€? (Bakara 2/138).
  • “Gökleri ve yeri yüce bir hikmete göre yaratmıştır. Size ÅŸekil vermiÅŸ ve ÅŸeklinizi en güzel biçimde yaratmıştır; dönüş O’nadırâ€? (Teğâbün 64/3).
  • “Göğü yükseltti ve mîzânı (ölçü ve dengeyi) koyduâ€? (Rahmân 55/7).
  • “Muhakkak ki Biz insanı en güzel biçimde yarattıkâ€? (Tîn 95/4).
  • “Sonra onu düzenli bir ÅŸekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!â€? (es-Secde 32/9).
  • “Muhakkak ki göklerde ve yerlerde müminler için âyetler vardırâ€? (Câsiye 45/3).
Yukarıda sıraladığımız ayet-i kerimelerde Allah’ın (cc) insanı en güzel bir biçimde ve kâinâtı yüce bir hikmetle yarattığı belirtilmiş ve tabiatın yaratılışında bir ölçü ve dengenin mevcudiyetine işaret edilmiştir. Bugün ‘altın oran’ diye bilinen ölçüler, en güzel biçimde yaratıldığı bildirilen insanın beden ölçülerinden çıkmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de insana kulaklar, gözler ve gönüller verildiği belirtilerek göklerde ve yerde inananlar için işaretler bulunduğu hatırlatılmış ve bu işaretleri okumanın yolu da gösterilmiştir; bu yol gözler, kulaklar ve gönüllerden geçmektedir.Allah teâlâ yarattığı şeylerin mükemmelliğinden söz ettikten sonra, insanı düşünmeye ve bu mükemmellikte yatan incelikleri anlayıp derinden hissetmeye çağırmaktadır. Gören göz için söyleyecek pek fazla bir şey yoktur. Baştan başa bir kitaptır kâinât, bakmasını ve görmesini bilene. Kulaklar, bu kusursuz nizâmın ahengini ve ritmini duymak, gözün algıladığı temaşayı, ondaki musıkî ile birlikte hissetmek için yaratılmıştır. Gönül ise aşkın, muhabbetin ve dahi sanatın potasıdır. Gönül süzgecinden geçmemiş hiç bir eser, sanat işvesi taşıyamaz.İslâm’ın sanat anlayışını kavramak için bizâtihî Kurân-ı Kerîm’in kendine bakmak yeterlidir. Edebî anlatım bakımından erişilemez bir kelâm ustalığına sahip olan Kur’ân-ı Kerim bu alanda bir meydan okumadır. Kur’ân-ı Kerîm bu meydan okumayı “Hadi onun benzerinden bir sûre getirin!� (Bakara 2/23) sözleriyle ifade etmektedir. Aynı meydan okuma onun seslerinde gizli olan musıkî için de geçerlidir. Hat, tezhib ve ciltçilik gibi Kur’an-ı Kerim etrafında gelişen bediî sanatlar, İslâm medeniyetinin sanat dünyasına kazandırdığı estetik hazlardır. Kur’an-ı Kerim mücerred duygulara önem verdiği için, Tevrat’ta olduğu gibi sanata müşahhas sınırlamalar getirmemiştir.Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kur’ân-ı kerîm’de, tasvir yapımı ile ilgili hiç bir kısıtlama getirilmezken, bazı hadislerde şiddetli bir karşı tutum sergilenmiştir. Aslında bu karşı duruş doğrudan doğruya putperestliğe ve ona götürecek vasıtalaradır. Çünkü resim ve heykel, tarih boyunca putperestliğin ana objelerini temsil ede gelmiştir.Suret yapımı konusunda çok farklı ifadelerle en sık atıfta bulunulan olay Hazreti Âişe’nin bir uygulamasıdır ki bu konudaki rivayetlerin hepsinin özünde; Hz. Âişe’nin, üzerinde resimler bulunan bir perdeyi hücresinin kapısına asması ve Hz. Peygamberin bu perdeyi indirmesi üzerine Hz. Âişe’nin de bu perdenin kumaşından yastık yapması ve buna Hz. Peygamber’in ses çıkarmaması hâdisesi yer almaktadır (Müslim, Libas 93).Peki, bu perde o kapıya sırf gösteriş için veya dekoratif maksatla mı asılmıştır? Perdenin asılı olduğu yer ve görevi nedir? Hz. Peygamber bundan niçin rahatsızlık duymuştur?Birçok şerhte, Hz. Peygamber’in bu perde üzerindeki resimleri namaz kılarken dikkatini dağıttığı için kaldırttığı yorumu yapılmaktadır ama tam olarak perdenin konumu aydınlatılmamaktadır. Bu perde, Kur’ân-ı Kerîm’de “(...) Peygamberin eşlerinden bir şey isteyeceğinizde onu perde arkasından isteyin. Bu sayede sizin gönülleriniz de, onların gönülleri de daha temiz kalır (...)� (Ahzab 33/53) diyerek dolaylı bir şekilde sözü edilen perdedir. Bu perde ev içerisinde bölme perdesi ya da giriş kapısını örten perde olabilir. Bu perdenin Hucurât Suresi’nde bahsi geçen, Mescid-i Nebi bitişiğindeki, Peygamber eşlerine ait hücrelerin mescide açılan kapısını örten perde olması kuvvetle muhtemeldir. Yani bu perde Mescid-i Nebî duvarında kapı vazifesi gören bir açıklığı örtmektedir. Bu perdenin ön yüzü doğrudan mescidin içine, arka yüzü de hücreye bakıyor olmalıdır. Resimli kumaştan, üzerine oturulan veya yaslanılan bir yastık yapılışına ses çıkarmazken bu resimlerin mescid duvarındaki kapıda yer alması, hayatını putperestlikle mücadeleye adamış bir peygamber tarafından elbette hoş görülemezdi. Şunu hatırda tutmak gerekir ki bahsi geçen perde yastık yapıldıktan sonra da onun üzerindeki resimler duruyordu. Burada değişen şey sadece resmin konumudur.Peygamber Efendimiz’in hayatı incelenirse O’nun, nasıl estetik duygularla yüklü bir hayat anlayışına sahip olduğu uygulamalarından hemen fark edilir. İbn Sa’d’ın rivayet ettiği şu hadîs-i şerif buna güzel bir örnek teşkil etmektedir:
  • Hz. Peygamber bir gün bir cenaze merasimine gitmiÅŸti. Kabir içinde gözü rahatsız eden hafif bir kazılış hatası görerek bunun derhal düzeltilmesini emretti. Birisi ona bunun ölüye rahatsızlık verip vermeyeceÄŸini sordu. O da, “Aslında böyle ÅŸeyler ölüyü ne sıkar ne de ona rahatlık verir, fakat bu saÄŸ olanların gözlerine güzel görünmesi içindirâ€? demiÅŸtir.
Birkaç dakika sonra üzeri toprakla örtülecek olan bir kabirde bile gözü rahatsız eden bir pürüzün giderilmesini isteyen Hz. Peygamber’in şu sözü, İslam’ın sanat anlayışına esas teşkil etmektedir: “Allah güzeldir, güzeli sever.� (Tirmîzî, Edeb/41; Müslim, İmân/147) Bu esas, tevhid inancı etrafında gelişmiş ince ayrıntılarda saklıdır. Bu ayrıntıları yakalayabilmek için Allah (cc)’ın gösterdiği yolu takip etmek lazımdır.
 http://www.sonpeygamber.info
Mar
04

Minyatür Sanatında Hz. Peygamber(s.a.v)

Posted by zixak

Dr. Hilal Kazan   

 
İslam dininde resim ve resim yapma, daima tartışılan, yeri tespit edilememiş nazik bir konudur. Bu hassasiyete binaen bütün Müslümanlar Hz. Peygamber’in tasvirini yapmamak ve yapılmaması gerektiği hususunda çok dikkatlidirler. Ancak zaman içerisinde gerek genel tarih kitaplarında gerekse hem dinî kitaplarda hem de onun mübarek hayatını anlatan siyer kitaplarında -başta Miraç hadisesi olmak üzere onun mucizelerinden ayı ikiye yarması vs. gibi konuların daha iyi anlaşılması amacıyla kitapların- yazarları tarafından öğretmek maksadıyla tasvir ettirilmişlerdir.XIV. asırdan itibaren yazılan eserlerde Hz. Peygamber’in tasvirleriyle karşılaşılmaktadır. Eski devirlere ait onun yüz çizgilerini belirten birkaç resmin dışında umumiyetle Rasulullah yüz hatlarının belirtilmemesi üzerinde hassas davranılmaktadır. İlk devirlere ait resimlerin bir kısmında Hz. Peygamber’in başında nurdan bir hâle veya peygamberlik simgesi olan bir bulut kümesi ile birlikte resmedilmiştir. Bunlar onun dinî kişiliğinin sembolleridir. Daha sonraki tasvirlerde onun yüzü perdelenmiştir. Rasul-i Ekrem hemen hemen bütün minyatürlerde mübarek yüzü beyaz örtü ile örtülü, başında beyaz sarığı üzerinde yeşil uzun cübbesi ve doğu tarzı bir hâlesi ile yer almaktadır. Son devirlerde çizilen bir kısım resimlerde ise ya beden veya başı ele alınmadan tamamen ışınlar saçan toplu bir şekille yetinilmiştir. Başkanlık ettiği savaşlarda Hz. Peygamber de, tıpkı Osmanlı sultanlarının resme konu edilişine benzer biçimde, kenardan ağırbaşlı tavırlarla olayı seyreder. Kalabalık askerler arasında halesi ve yüz örtüsüyle ayırt edilir. Toplantı yerlerinde en göz alıcı yere yerleştirilir. Az figürlü ya da tek figürlü kompozisyonlarda ise gerçekten derin bir etki uyandırmaktadır. Yücelik, kutsallık ve doğaüstü bir ortam seyirciye anlatılmak istenir. Tasvirlerde melekler daima Hz. Peygamber’in etrafında koruyucu şekilde daire oluşturmuş ve onu ansızın gelecek tehlikelerden korumak, moral vermek veya yüce Tanrı’nın emrini iletmek için bir veya bir grup halinde uçarak gökyüzünden onun çevresine doğru iner bir halde gösteren sahnelerde görülebilir. İslam kitap ressamlığında Hz. Peygamber ile ilgili ilk tasvirlere erken dönemlerde rastlandığı İbn Vehb tarafından bildirilir. Verilen bilgilere göre devrin Çin İmparatoru’nun sahip olduğu ve yine Çinli ressamlar tarafından yapılmış tasvirli bir kitapta Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın tasvirleri ile beraber Hz. Muhammed (sav)’in de deve üzerinde canlandırılmış bir figürü bulunmaktadır. Daha sonraları onun tasvirine XIII. yüzyılın ilk yarısında Abdü’l-Mü’min b. Muhammedu’l-Hôyî tarafından Varka ve Gülşah isimli iki sevgilinin aşklarını anlatan eserde rastlanır (TSMK  , H.841). Bu kitabın son iki minyatüründen biri (69b) Hz. Peygamber’i halifeleri Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali ile beraber Şam şahını dinlerken, diğeri ise Onu Varka ve Gülşah’ı öldükten sonra diriltirken tasvir ediyor. Bu figürlerde Hz. Peygamber resimde yer alan diğer kişilerden farklı bir şekilde tasvir edilmemiş, figürün üzerindeki yazıdan onun ancak Hz. Peygamber olduğu anlaşılmaktadır.Moğollarla birlikte İslam’a geçen doğunun dinî resim geleneğinde Hz. Peygamber’in ilk tasvirlerine 1307 tarihinde rastlanır. İlk resimleri bu devirde yazılan tarih kitaplarında yer almıştır. Bu eserde de Hz. Muhammed (sav)’in kutsallığını belirten herhangi bir işaret yoktur. Sadece figür olarak diğerlerinden daha büyük olarak çizilmiştir . Daha sonraları 1306-7 ve 1314 yıllarında Reşidüddin Fadlullah tarafından hazırlanan üç genel dünya tarihi olan Câmiu’t-Tevârih’de de Hz. Peygamber ile ilgili tasvirlere yer verilmiştir . Bunlardaki tasvirlerde göze çarpan önemli unsur bu resim geleneğinin henüz Hıristiyan ikonografyasına olan sıkı bağlılığıdır. Onun özel durumunu belirten herhangi bir ayırım söz konusu değildir. Taberi Tarihi’nin Washington Freer Galery’de bulunan nüshasında da aynı özellikler söz konusudur.7Hz. Peygamberle ilgili en önemli ilk tasvirler Moğollar devrinde resimlenen Miraçname’de yer alır. Kitap metni günümüze ulaşamamış olmasına rağmen minyatürlerinden bir kısmı TSMK.’nde yapraklar halinde bir albümde bulunmaktadır (H. 2154). Metniyle birlikte günümüze ulaşan tasvirli Miraçnâme, Paris Bibliothèque National’dadır (Turc. 190). Baysungur’un nakkaşhanesinde 1436 senesinde hazırlanmış eserin dili Uygurca olup içinde 57 adet minyatür bulunmaktadır. Eserin ilk minyatürü Cebrail (as.)’ın Hz. Peygamber’in evine gelerek O’nu miraç yolculuğuna davetini göstermektedir. Aynı zamanda Nizamî’nin Hamse’sinde de miraç tasvirleri bulunmaktadır. Nizamî Hamse’nin ilk bölümü olan Mahzenü’l-Esrar’a başlarken Hz. Peygamber’den ve miraç olayından bahseder. Bu nedenle bütün resimli Nizamî Hamse’lerinin ilk minyatürü simgeleşmiş miraç tasviridir.XV. yüzyılda Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili tasvirlere gene bir siyer kitabında rastlanır. Bu eser tahminen 1417 yılında Timurlu Sultanı Şahruh adına hazırlanmıştır (TSMK, B.282). XV. asrın sonunda Hz. Peygamber’in tasvirleri daha farklı tarih kitaplarında yer almaya başlar. Bu kitaplar, Hz. Ali, Hz. Hamza gibi peygamberin yakınlarının kahramanlıklarını anlatan eserlerdir.Tasvirli siyer kitapları içinde en önemli ve sahip olduğu minyatür açısından en zengin olanı, Erzurumlu Darirî’nin Siyer-i Nebî adlı XIV. asırda yazdığı eserin Sultan III. Murad tarafından XVI. asrın sonunda yeniden minyatürlü olarak hazırlanmış olan nüshasıdır. Arşivlerde bulunan belgeye göre 349 bölümden meydana gelen ve 810’dan fazla minyatür bulunan bu eser ancak III. Mehmed devrinde tamamlanabilmiştir  . 1003/1594-95 yılında tamamlanan eser altı cilttir . Eser tamamlandığında çalışanlara in’amlar verilmiştir.

Hz. Peygamber’in minyatürlerinin yer aldığı diğer eserler:

Havernâme: 1476 tarihli kitap İbn Hüsam tarafından yazılmıştır. Hz. Ali’nin kahramanlıklarından bahsetmektedir. Ravzatü’s-Safâ: XVI. asırda Mir Havend tarafından yazılmış genel tarih kitabıdır. Kısas-ı Enbiyâ: Nişabûrî tarafından yazılmıştır. Bütün peygamberlerin hayat hikayeleriyle birlikte tasvirler mevcuttur.TSMK’nde nüshaları mevcuttur. Ahsenü’l-Kibar: XVI. yüzyılda 1526 yılında Hüseyin el-Alevî el-Verâmî tarafından Şah Tahmasp adına yazılmış, biyografi karakterinde bir eserdir. Hz. Peygamber ile 12 imamdan söz edilmektedir. Şah Tahmasp devrinde 1568 yılında yazılan bir diğer minyatürlü eser, Âsâr-ı Muzaffer adıyla bilinen manzum Siyer-i Nebi kitabıdır. Mecâlisü’l-Uşşak, XVI. asırda Timurlu sultanı Hüseyin Baykara tarafından yazıldığı tahmin edilen Hz. Peygamber’in minyatürünün bulunduğu bir başka resimli eserdir.Enbiyânâme: Kanuni devrinde şehnameci Fethullah Ârifî tarafından 1558 senesinde yazılmış minyatürlü bir eserdir. İki minyatürde Hz. Peygamber yer almaktadır. Zübdetü’t-Tevârih: Osmanlı kitap sanatlarının hâmisi olan III. Murad devrinde şehnameci Seyyid Lokman Urmevî tarafından 1583-86 yıllarında yazılmış genel bir tarih kitabıdır. İçinde Hz. Peygamber’in iki minyatürü bulunmaktadır. Ahvâl-i Kıyamet: XVI. yüzyıl sonu XVII. yüzyıl başlarında hicrî 1000. yılda kıyametin kopacağına ilişkin inanca bağlı olarak yazılan bu eserde kıyametle ilgili birçok tasvirin yanı sıra Hz. Peygamber’in de minyatürleri yer almaktadır. Fal-ı Kur’an: İslam dinî tasvirlerini içeren bir diğer minyatürlü eserdi.
  http://www.sonpeygamber.info